Günün ManşetiKöşe YazılarıManşet

Piyasalar da eşekler gibi fazla dürtersen teper!

Yaşam pahalılığı, alım gücünün düşüyor olması günümüz anketlerinde Türkiye halkının en birincil sorunu olmaya devam ediyor. İkinci sırada işsizlik geliyor. Bu da yaşadığımızın bir ekonomik kriz olduğuna şüphe bırakmıyor.

Bunun son veçhelerinden biri de soğan, domates, biber üzerinden şahit olduğumuz gelişmeler. Hükümet sorunun kökenlerini tespit edip onların üzerine gitmek yerine Tanzim Satış’ı tekrar keşfedip günü kurtarmayı tercih etti. Bu girişimin alım gücü düşen halka nefes aldıracağına kuşku yok. Sorun gıdayla sınırlı olsaydı bunda bir sorun da yok. Aslında yerel yönetimlerin bir görevi de piyasa şartlarında ulaşımı kolay olmayan ürün ve hizmetleri vatandaşlara ulaştırmak olmalı. Tamirat gibi kimi hizmetleri ucuza sağlayan başarıyla uygulanan birçok örnek var. Kar amacı gütmeden, ama sağlıktan da feragat etmeden belediyeler sebze/meyve/et/temizlik maddesi vs. satabilir ve ihtiyaç devam ettiği müddetçe de satmalıdır. Ama fiyatı artan sadece sebze/meyve değil ki, diğer ürün ve hizmetleri ne yapacağız? Bunlarla tek tek uğraşmak mümkün mü? Yoksa ekonomi yönetiminde temel bir hata mı var da bunları yaşıyoruz?

Temel sorun yaklaşık 10 yıldır ağırlaşarak devam ediyor. O da, gerçekçi olmayan bir ekonomik büyüme patikasındaki ısrardır. Türkiye son on yıldır giderek dikleşen bir arazide suyu yokuş yukarı akıtmaya  çalışıyor. Elektrikler kesildi, motor sustu (siz bunu teşvik olarak dağıtacak para kalmadı diye anlayın), su geri tepti. Son yaşananları, piyasanın tepmesi olarak nitelendirmem bundan. Tanzim satış, motordan umudu kesenlerin kovayla tepeye su taşımasına benziyor. Seçimlere kadar bir şekilde devam eder, ya sonra? Bir rasyonelitesi olmayan bu müdahalelerin sonunda piyasalar bugün domateste, biberde yarın elektrik piyasasında, ilaç sektöründe tepmeye devam edecek.

Ekonomi yönetimini “değerden” ziyade “rant” yaratma olarak algılayan mevcut yönetim önceleri bol keseden dağıttığı teşviklerle, para bitince de depo baskınları/enformel fiyat dayatmaları/kredi faizlerini gerçekdışı düzeylere zorlama gibi düzenlemeler eliyle piyasaların işleyişini iyice bozdu. Ortaya, nereye atsan elinde kalan bir ekonomik yapı çıktı. Bir yeri düzeltirken, birçok yerin çatlayıp patlaması bu yüzden. “Piyasa gerçekleri” yerine “rant-inat” ekseninde inşa edilen Osmangazi Köprüsü’nün ne işletenini, ne onunla rekabet edeni (İDO) ne de onu kullananları bir türlü memnun edemiyor oluşu da bu yüzden. Popülist müdahaleler bir sonraki adımda daha maliyetli müdahaleleri doğuruyor. Halkın sırtındaki yük ise artmaya devam ediyor.

Neden piyasalara bu kadar müdahale edilmemeli?

Piyasa, ya da piyasa ekonomisinin kutsanması ne kadar yanlışsa, piyasalara her aklına (işine) geldiğinde müdahale de bir o kadar yanlıştır. İktisat diye bir bilim yokken piyasalar vardı. İnsan topluluklarının tarihi kadar eskidir piyasalar, kimileri iyi çalışır (alanı satanı memnun eder), kimisi ise aksar. İktisat bilimi müdahalenin şartlarını şu şekilde belirler. İkinci durumdaki gibi eğer bir piyasada satıcılar güçlü pozisyonları gereğince fiyatları arttırıyorsa, ki bu klasik tekel olma durumudur, hükümetler piyasadaki rekabeti arttırıp fiyatları düşürmek amacıyla müdahale etmelidir. İlk durum ise, biraz daha çetrefillidir. Alan razı satan razı durumlar her zaman toplumun genel refahını istenilen düzeyde arttırmayabilir. Örneğin, biyo-yakıt piyasasında hem o bitkileri üreten hem de satın alan petrol şirketi memnun diye tarım alanı açmak için kesilen ormanlara, ya da yerinden yurdundan edilen topluluklara sesimizi çıkarmayacak mıyız? Toplumun genel refahı düşünüldüğünde ormanlar ya da tarımsal alanların temel ihtiyaçlara hasredilmesi daha anlamlıdır. Bu durumda hükümetler biyo-yakıt üretimine kısıtlamalar getirebilir.

Kısaca, piyasaya müdahale edilebilir ama bunun şartları vardır. Önü arkası düşünülerek kullanılmalıdır. Piyasaların bir mantığı vardır. Müdahaleler piyasaları coşturabilir, hatta o güne kadar piyasaya konu olamamış ürün ve hizmetleri insanlığa sunabilir. Burayı biraz açmak gerekiyor. 2012 yılında,  Alvin E. Roth ve Lloyd S. Shapley’e ekonomi alanında Nobel Ödülü’nü kazandıran çalışmaları piyasaların işleyişi ve tasarımı üzerineydi. Timaş Yayınları’ndan yayınlanan “Kim Neyi  Neden Alır?” kitabında Roth, bazı piyasaların başarılıyken kimilerinin neden çöktüğüne dair sayısız örnek sunar ve kendi kuramı uyarınca sebeplerini inceler. Bundan daha önemlisi, böbrek gibi piyasada alınıp satılması etik sebeplerden yasaklanmış (İran dışında), sadece bağışlarla yürüdüğü için oldukça kısıtlı kalan bir alanı, masa başındaki hesaplamalarla piyasaya açmayı başarmış, birçok insanın hayatını kurtarmıştır. Böbrek piyasası oluşsa da burada paranın geçmediğini tekrar vurgulamak gerekir. Roth ve Nobel Ödülü’nü alırken adlarını sıkça andığı, Tayfun Sönmez ve Utku Ünver adlarındaki iki Türkiyeli araştırmacının yaptıkları temel iş, böbrek bekleyenlerle böbreklerini bir yakınları için vermeye hazırken kan grubu uymadığından bunu yapamayan insan gruplarını bir zincire dahil edecek kuralları belirlemekti. Piyasaların temel mantığı herkesin gönül rahatlığı içinde kabul edeceği kuralları olmasıdır. Başardılar, sıfırdan bir piyasa yarattılar. Önce böbrek bekleyenler ve bir yakını için böbreğini vermeye hazır olanların bilgileri bir merkezde toplandı. Uygun alıcı ve verici çiftleri belirlendi. Kim kimle eşleşirse, bu grup içinde en fazla sayıda takas gerçekleşir diye hesaplandı. Önceleri, sizin hastanıza böbrek vermeye hazır olan kişinin hastasıyla eşleşmek zorundayken, bu zincire dahil olmakla böbrek bulma olasılığının arttığını gören insanlar zincirlere akın ettiler. “Ben senin hastana böbreğimi veriyorum, senin yakının şu kişiye verirse onun yakını da bana verecek” şeklinde özetlenebilecek bu eşleşme problemini bireysel düzlemde çözmek çok zordu ki o güne kadar böyle bir piyasanın gelişmemiş olmasının temel sebebi de budur.

Piyasa mantığına uygun kurallar belirlediğinizde olmayan piyasalar yaratıp hayat kurtarmak, ya da o mantığa aykırı hareket ederek varolan piyasaları çökertmek mümkün. Başta gıda olmak üzere Türkiye’deki birçok piyasa ne yazık ki, popülist/rant yaratma odaklı bir yönetim anlayışının kurbanları olmuşlardır. Suyu tersine akıtmak, yokuş yukarı çıkarmak maliyetlidir. Motor bozulursa su geri teper. Doğalgaz ya da kaliteli kömür rezervi varmışçasına Türkiye’yi termik santrallere boğan bir enerji politikası, rant odaklı inşaata dayalı bir ekonomik büyüme modelini yaratmak için yapılan düzenlemeler, verilen teşvikler tüm piyasaların işleyişini bozmuştur. Sonuç, geçilmeyen köprüler, gidilmeyen hastaneler, AVM’ler, atıl durumdaki termik santraller, ortaklığından ayrılmak için yarışılan havaalanı işletmeleri ve bunları gerçekleştirmek için alınan borçların yarattığı ekonomik kırılganlıklardır. Dövizin ucuz olduğu dönemde ithalat bağımlılığının artmış olması, döviz kıtlığında maliyet artışı olarak karşımıza çıktı. Tüm bunları gözardı ederek kimi kesimleri günah keçisi ilan etmek kolaycılıktır.

Çözümün ne olduğu bellidir ve bilmesi gerekenlerce bilinmektedir. Ne var ki, yapılması gereken değişiklikler (ne kadar küçük de olsa) irrasyonel biçimde yükseltilmiş duvardan birkaç tuğla çekme anlamına gelecektir. Yapısal reformlara alerjinin kaynağı tüm duvarın bu müdahale sonucu yıkılacağı korkusudur. Ve doğrudur. Ama korkunun ecele faydası yok, ne ekonomik ne toplumsal ne de ekolojik anlamda sürdürülebilir olmayan bu yapı eninde sonunda kontrolsüz biçimde üstümüze yıkılacaktır. Bizi yönetenlerden talebimiz yama yerine, bu yapının kontrollü, insanlara ve çevreye en az zayiatla yapılması olmalıdır. 

.

.

Ahmet Atıl Aşıcı