Günün ManşetiManşetRöportaj

Zulmet Diyarı’nda buluşma: Eser Epözdemir’in gözünden tarihi sokak çeşmelerimiz

Her gün önünden geçip gittiğimiz artık gözlerimize görünmez olmuş sokak çeşmelerini düşünün. Suyu akmadığı için kulaklarımızın da duymadığı bu çeşmeler suyun şırıltısıyla değil sessizlikleriyle bir şeyler anlatıyorlar artık.

Zulmet Diyarı, 2017, detay

Sanatçı Eser Epözdemir, yitip giden çeşmelerimizin ve geçmişimizin hikâyesini anlattığı çalışmasını 31 Ocak Perşembe akşamı 19.00’da Studio-X’te bizlerle paylaşacak. Kentlilikten su hakkına yaşamımızı doğrudan ilgilendiren bir dizi meselenin ele alınacağı bir sohbetin de yer alacağı etkinlikte Eser Epözdemir’e fotoğrafçı ve akademisyen Murat Germen ve su meselesine dair çalışmalarıyla tanıdığımız akademisyen Akgün İlhan eşlik edecek. Programın detayları için bakınız.

Eser Epözdemir kimdir?

İç mimarlık, resim ve görsel sanatlar bölümlerinde eğitim aldı. Kültür-sanat alanında çeşitli dergilerde ve Açık Radyo’da çalıştı. Çalışmalarına; koruma, saklama ve hafıza konuları üzerinden devam ediyor. Kayıtsızlık özel ilgi alanı. Üretiminin yanı sıra, çocuklara ve yetişkinlere yönelik kültürel atölyeler tasarlıyor. Geçtiğimiz haziran ayında river-run’da, Görsel-Sözel bir deneme başlığıyla yüksek lisans sürecinde yaptığı sanatçı kitaplarını da içeren bir sergisi oldu. Ardından, trans-making projesi kapsamında misafir sanatçı olarak Valensiya’da gündelik hayat ve değişim üzerine araştırmalarda bulundu.

Akgün İlhan: Valensiya Politeknik Üniversitesi ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde eğitim gördükten sonra Açık Dergi programının yapımcılığını yürüttün. Ardından Sabancı Üniversitesi Görsel Sanatlar bölümünde asistanlıkla birlikte yüksek lisansını geçen sene tamamladın. Zulmet Diyarı tezinde de yer alan bir çalışma. Bu çalışmada İstanbul’un tarihi çeşmelerinin peşine düştün. Neydi seni çeşmelere doğru çeken kuvvet?

Eser Epözdemir: İstanbul’da, neredeyse her yokuşta ve sokakta çeşmelerle karşılaşıyoruz. Yaşadığım yere inen yokuşlar ve ona çıkan sokaklar da çeşmelerle örülü. Defterdar Yokuşu günlük yolumun önemli bir kısmıydı Açık Dergi’yi yaptığım dönemde. Yaklaşık 5 yıl oluyor. Zaman içinde çeşmelere daha dikkatli bakmaya başladım. İlk aklıma düşen, bu çeşmelerin akmıyor oluşuydu. İnceledikçe evimi çevreleyen bu çeşmelerin büyük bir kısmının akmadığını, hatta artık o koca taş yapıların varlıklarını fark edemeyeceğimiz şekilde asfaltın altına gömülmeye başladıklarını fark ettim. Bir amaç doğrultusunda yaptırılan çeşme ya da sebil, önce işlevini yerine getiremez oluyor, sonrasında da kimisinin fiziki varlığı görünmez oluyor. Bununla birlikte araç park yeri, çöp bırakma alanı, ayakkabılık gibi yeni kullanım alanlarına dönüşüyor. Mesela Kuledibi’nde bulunan Raymond D’Aronco imzalı çok şık bir köşe çeşme maalesef bu çöp alana bir örnek olarak gösterilebilir.

Günümüzde konutlara su sağlanıyorken, sokak çeşmeleri su ihtiyacına tam olarak karşılık gelmeyebilir. Hayrına olan çeşme suyu zaman içerisinde neye dönüştü, asıl ihtiyaç neydi ve konutlara su sağlanmasıyla birlikte çeşme ihtiyacımız tamamen ortadan kalkmış mı oldu? Diyelim ki kalktı. Asırlık bir çeşmenin her belediye çalışmasıyla birlikte asfaltın altına gömülmesi, neredeyse görünmeyecek hale gelmesi, bu şehirde yaşayan bizlere şehircilik ve kültürel miras anlamında neler düşündürmeli? “Hayrına hizmet etmesi için yaptırılan kamusal bir su yapısı o noktadan buraya nasıl geldi” sorusu benim için önemliydi. Kentsel planlama, mimari, su hakkı ve kültürel miras üst başlıkları, gündelik yaşamda çeşme üzerinde birleşen kocaman soru bankaları haline geldi ve bunlarla ilgili su meselesi üzerinden araştırmaya başladım.

Akgün İlhan: Peki, su meselesine olan ilgin nasıl şekillendi?Peki, su meselesine olan ilgin nasıl şekillendi?

Eser Epözdemir: Çeşme ile başlayan süreç ayazmalar, sarnıçlar, su kemerleri gibi su yapılarına ve dolayısıyla hepsinin var olmasını sağlayan su ve su ihtiyacına olan ilgimi körükledi. Bizans dönemi su kültürü kapalı, durağan su ile bütünleşmişken, Osmanlı bunun tersine, suyun hareket halinde olduğu bir su kültürü benimsemiş. Bizans sarnıçlarının günümüze ulaşamamış olanları belki de altında bulundukları yapıların orada keşfedilmeyi bekliyor. Sıkça “binanın bodrumunda, altında sarnıç bulundu” haberleriyle karşılaşıyoruz. Bir palimsest gibi bu su yapıları günümüzün temellerinden olsalar da gündemimizden uzak bir yere konumlanmış haldeler. Gezgin Cristoforo Buondelmonti, Osmanlı öncesi İstanbul’un son dönem halini haritalayan isimlerden biridir. Buondelmonti, Konstantiniye’yi ziyaretinde, çeşitli sarnıçların şarap mahzeni olarak kullanıldıklarını kaydeder. Dönemin farklı gezginlerinin notları arasında ise suyu çekilen sarnıçların iplik atölyeleri olarak kullanıldığı bilgisi geçer.

Günümüz politikalarının hayati noktası olan su ve suya erişimle ilgili olarak üzerine daha fazla düşünmemiz ve tavır almamız gereken bir durumdayız uzun bir süredir. Su erişimi temel bir haktır, insanlık olarak neyin hak, neyin lütuf olduğu konusunda sanki bir kafa karışıklığı yaşıyoruz. Hala suyun özelleştirilebilirliği tartışaladururken, 2017’de Yeni Zelanda bir nehri (Whanganui Nehri) canlı varlık olarak kabul edip ona hukuki statü verdi. Maoiri Kabilesi bir buçuk asırdır bunun mücadelesini veriyordu. Sıkı bir su hakkı aktivistlerinden olan Maude Barlow, Çin ve Amerika Birleşik Devletleri’nin toprakları dışındaki su rezervlerine de el uzattıklarından kimi kitaplarında bahsediyordu. Dünya Bankası’nın su politikaları ortada. Diğer yanda “su mültecisi” diye bir kavram var artık hayatımızda. Biraz geriye gidersek, Necati Cumalı’nın öyküsü olan Susuz Yaz, 1964’te filmleştiriliyor. Senaryo uyarlamasını filmin yönetmeni Metin Erksan’la birlikte Cumalı yapıyor. Film, su mülkiyeti üzerine şahane bir bakış ortaya koyuyor. Su dikkatli baktıkça genişleyen hakiki bir mesele.

Cristoforo Buondelmonti , 15. yy İstanbul

Akgün İlhan: Peki, Zulmet Diyarı adı nereden geliyor?

Eser Epözdemir: Zulmet, karanlıklar anlamına gelen Arapça “Zulümat” kelimesinin tekil hali.  Zulümat ya da Zulmet Ülkesi tanımı kaynaklara göre farklılık gösterebiliyor. Bu ülke ab-ı Hayat’ın orada bulunduğuna inanılan, konumu bilinmeyen, karanlık yer olarak geçer. Ab-ı Hayat ya da ölümsüzlük suyu birçok mitolojiye, geleneğe konudur bilindiği üzere. Hızır onu arar… Büyük İskender onun peşindedir. Rivayete göre yakalandığı elim hastalıktan Bingöl yakınlarındaki bir gölden çıkan suyu içerek kurtulmuştur.  Ardından göl çoğalır küçük gölcüklere bölünür ve kaynağı bir daha bulamazlar. Styx nehri de benzeri bir miti barındırır. Örnekleri çoğaltmak mümkün.

Osmanlı mirasından ve onun korunmasından altı çizilerek bahsedilen bir dönemdeyiz. Bu dönem aynı zamanda kültürel ve mimari açıdan ivmesi yüksek bir tahribat dönemi. Bunu söylerken sadece büyük şehirlerdeki çeşmeleri odağa alarak değil, genel olarak kültüre, kültür mirasına, kültür emekçisine verilmeyen öneme yüzümü dönerek söylüyorum. Durum oldukça ironik. Dolayısıyla akmayan çeşmeler bir Zulmet Diyarı olarak isimlendi.

Eklemek gerek, yıllar içerisinde çeşmelerle ilgili çeşitli koruma ve iyileştirme çalışmaları yapıldı. 80’lerde Avniye Tansuğ’un içinde olduğu “Tarihi İstanbul Çeşmeleri Kurtarılmalıdır” kampanyası, yakın tarihte Saka’nın kapsamlı restorasyon projesi ilk akla gelenlerden. Eminim daha farklı çalışmalar yapılacak da çünkü alanda emek veren çok kıymetli kişiler var. İyi ki de varlar, önünden geçtiğimiz çeşmelerin hala ayakta kalmasını büyük oranda onlara borçluyuz. Asıl tahribatın köküne inmek lazım çünkü x yüzyıllık bir kesme mermer ancak vandalizmle ya da doğal afetle öylesine zedelenebilir. Bir yapı restorasyona girmeyebilir, çok farklı sebeplerden yıkıma uğrayabilir. Muslukların mütemadiyen çalınmasını da belki bir nebze anlayabiliriz. Ancak bir çeşmenin bulunduğu kaldırım ya da çevresi düzgün iken kendisinin toprağın, daha doğrusu hatalı şehir planlaması çalışmaları ile kat kat dökülen asfaltın altında kalması, pek akıl alır bir durum değil. Keza kurnanın çöp kutusu olarak kullanılması da öyle. Kimi yerlerde asfalt seviyesi o kadar yükselmiş ki çeşmenin üçte biri toprağa gömülü halde. Kullanım anlamında iyileştirmeye çalışmayıp, yıkılıp dökülünce replikasını yapma kültüründen uzaklaşmayı işaret eden bir sürece katkısı olsun, tartışma zeminine destek olsun istedim Zulmet Diyarı’nın.

Hekimoğlu Ali Paşa Çeşmesi, (1732), Kabataş

Akgün İlhan: Çalışmada, Beyoğlu’nda bulunan 37 tarihi çeşmenin fotoğrafı yer alıyor. Bu çeşmeleri saptama, fotoğraflama ve tarihi arka planını araştırma sürecinde neler yaşadın?

Eser Epözdemir: Kitap, Beyoğlu’nun çeşitli semtlerinde yer alan 37 çeşmenin cephe fotoğrafından ve bir haritadan oluşuyor. Çeşmeleri fotoğraflamaya 2017’de başladım. İlk durağım ana dağıtım noktası olan Taksim Maksem’i idi. Bu arada bilindiği kadarıyla Taksim Maksem’i benzerleri arasında tahrip olmamış tek örnektir. Konu üzerine yazılmış kitapları taradığınızda farklılık gösteren tarih ve isimlerle karşılaşıyorsunuz. Bir tarihçi değilim ve Zulmet Diyarı bir belgeleme çalışması sayılmaz. Ancak şu çok açık, kitabelerin çalınması veya herhangi bir sebepten dolayı tahrip olması araştırmacının işini çok zorlaştırıyor. Hiç kaydı olmayan çeşmeler ya da kaydı olup artık kendisi olmayan çeşmeler de mevcut. Kimine şebeke suyu geliyor musluğu yok, musluğu olanın da suyu yok. Bölgede suyu ve musluğu olan çeşmeler çoğunlukla camilerin içinde aktif olarak kullanılan çeşmelerdi. 37 fotoğrafın içinde tek bir işler çeşme var, o da Karaköy Hırdavatçılar Çarşısı’nın girişinde bizi etrafında su bidonlarıyla selamlayan Gülnuş Emetullah Sultan Çeşmesi. Onun araştırma hikâyesinde de güzel bir sekme oldu. 2017’de fotoğraflamayı bitirmiş, kitap tasarımı ile uğraşırken Salt’taki “İşveren Sergisi” paralelinde, Dr. Muzaffer Özgüleş’in Gülnuş Sultan Çeşmeleri Turu’na katıldım. Özgüleş, son araştırmaları doğrultusunda çarşının girişindeki bu çeşmenin asıl adının Gülnuş Emetullah Sultan Çeşmesi olduğunu söyleyince, ben de kitap basılmadan önce bu bilgiden faydalanıp çeşmenin doğru ismini kullanabildim.

Fotoğrafları kare bir formatta basmak için çekim yaparken kadrajı da o düzene göre ayarlamak gerekiyordu. Ancak bazı çeşmeler o kadar yerin altında kalmıştı ki, görüntüsünü düzgünce alabilmek mümkün değildi.  İfade biçimi olarak fotoğraflama, neden-sonuç ilişkisi bağlamında en doğrusuydu. Fotoğraflama ve tasarım sürecinde Murat Germen, Onur Özen ve Ayhan Selim’e teknik destekleri için tekrar teşekkür ederim.

Akgün İlhan: İstanbul’un kent yaşamının tarihinde, suyun belirleyici rolüne dair geçmişten günümüze sağ kalabilmiş sokak çeşmeleri sayesinde bilgi sahibi olabiliyoruz. Beyoğlu’nun tarihi çeşmeleri neler fısıldadılar kulağına?

Eser Epözdemir: Su hep birleştirici güç, en büyük ihtiyaç. İstanbul’da, I. Mahmut döneminde Taksim su yolları yapılıyor ve su burada depolanarak şehre dağıtılıyor. Artan su ihtiyacı çeşitli dönemlerde bentler ve çeşmeler gibi yapılarla karşılanmaya çalışılıyor. Çeşmelerin berisinde, İstanbul farklı dönemlerden kalan birçok su deposunu ve sarnıcı barındırıyor. Taksim Maksemi bunlardan biri. Burası 2009’dan beri Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı ve sergi alanı olarak kullanılıyor. Bu arada İstanbul’daki üç Roma sarnıcından biri olan Theodosius Sarnıcı, yani Türkçe adıyla Şerefiye Sarnıcı da, 2018 Nisan’ında yapılan restorasyonun ardından açılarak bir galeri ve konser mekanı olarak işletiliyor. Bu örneklerde en azında işlevsel bir dönüşüm var diyelim.

Firuzağa Meydanı’nda, köşede bir çay evi var. Orada çok şık bir Hamidiye çeşmesi bulunuyor. Çeşmeye biraz daha geriye gidip bakarsak, bu çay evinin aslında Firuzağa Camisi’nin bahçesi olduğunu görürüz. Çeşmenin Defterdar Yokuşu’na bakan cephesinde bir mermer yüzey bulunur ki o aslında bir musalla taşıdır. Bir gün o köşeden geçerken cenaze namazına denk gelip, absürt bir film sahnesi sandığım, sonrasında idrak ettiğim bir örnekti bu mesela. Her şey birbirine o kadar girmiş, işlev o kadar sapmış ki, şu küçücük alan içerisinde bahsettiğim kare, bazen bu topraklara sinen o tanımlayamadığımız garip anlayışın bir mikro yansıması mı diye düşündürtüyor beni. Bir kayıtsızlık, takipsizlik hali söz konusu. Sadece akmayan bir çeşme değil bahis, bir anlayış ve tavır bütününün sonuçları. Kaldırıma ve zaten sınırlı sayıda döşenmiş yer işaretlerinin üzerine aracını park eden kişi, mimari ödül almış ama engelli rampası olmayan bir yapı, toplu taşımada diğerlerini rahatsız edecek sesle müzik dinleyen, uyarılınca vatandaşı bıçaklayan ve savcının serbest bıraktığı bir kişinin rahatça hayatına devam edebilmesi durumu, barış için imza atan ama hukuki olarak terör örgütü üyeliği ile yargılanan akademisyenler… Kimi zaman öznenin kimi zaman etkilenenin kayıtsızlığı ve sapmaya uğramış tespiti… Örnekler çoğaltılabilir. Zaman içerisinde, olumsuzu işaret edip vah, tüh diye hayıflanmaktansa, bu tür durumları malzemeye dönüştürmek oldu benim yaklaşımım.

Su örneğinde; önce çeşmeden akan suyu kaybediyoruz, ardından su evimize parayla giriyor, sonra plastik şişelere doldurulup bize satılıyor ve fark ediyoruz ki bu plastik şişeler – tüm diğer plastik kullanımlarıyla birlikte – bütün dünyayı felakete sürüklüyor. İşte o zaman diyoruz ki, “poşet ücretli olsun”. Aslında hepimizin görebileceği açıklıkta bir acayip senaryo var ortada. Dediğin gibi, sağ kalabilmiş çeşmeler sayesinde bilgi sahibi olabiliyoruz eski kent yaşamı hakkında. Ancak hem evet hem hayırlık bir durum söz konusu. Buna paralel bir sosyo-politik tartışma konusu da kaç çeşmenin kitabesi var ve bugün hayatta olan kaçımız onu okuyabilir.

Hamidiye Çeşmesi, (?) Defterdar Yokuşu

Akgün İlhan: Bu çalışmaya erişmek isteyenler ne yapmalı?

Eser Epözdemir: 31 Ocak 2019 Perşembe akşamı Columbia Üniversitesi’nin bir uzantısı olan İstanbul Studio-X’te şehir ve su hakkı konuları ile birlikte Zulmet Diyarı üzerinden konuşmak için bir araya geleceğiz. Murat Germen ve seninle birlikte bu kitap ve su meselesi üzerine konuşacağız. Basılı halini konuşma esnasında incelemek mümkün olacak. Kitap yakın zamanda başka platformlarda da yayınlanacak. Etkinlikle ilgili daha geniş bilgiye şu adresten de erişebilirsiniz.

Bilal Ağa Çeşmesi, (1769) ,Lüleci Hendek Caddesi
Hamidiye Çeşmesi, (1906), Yeni Çarşı Caddesi

.

Röportaj: Akgün İlhan

(Yeşil Gazete)