[Yaşadım Diyebilmek] Çetin ama hoş bir yaz tâtili – Şahin Tekgündüz

Önce müteahhitlik

Niğde Lisesi’nde yatılı okuyorum. Dört yıl olan lise öğrenimi o yıl üçe indiriliyor ve ikiye katlanan ders yoğunluğuna rağmen sadece cebir geometriden bütünlemeye kalarak üçüncü, yânî son sınıfa geçiyorum. Yaz tâtili burnumda tütüyor. Doya doya dinleneceğim, uyuyacağım ve arkadaşlarımla başıboş bir üç ay yaşayacağım. Ama ne mümkün?.. Daha ilk hafta tatsız bir sürprizle karşılaşıyorum çetin geçecek yaz tâtili tatsız bir sürprizle başlıyor. Babam, artık büyüdüğümü, arkadaşlarımla aylaklık etmek yerine çalışmamı, borç içindeki aile bütçesine katkı sağlamamı istiyor. Kitap ciltleme işinden anladığımı hatırlatarak, Dâmat İbrahim Paşa Kütüphanesi’nin o yılki ciltleme ihâlesine katılmamı, işi alabilmem için gerekli şartların uygun olduğunu söylüyor ve işin üstesinden gelip gelemeyeceğimi soruyor. Bu emrivâkî karşısında ben de büyüdüğüme inanarak böbürleniyorum ve gözümü kırpmadan evet diyorum. İhâleye girebilmek için yaşım küçük ve ticari ehliyetim yok ama babam bu durumun önemsenmeyeceğini söylediğine göre bu benim sorunum değil. Ciltçilik de nerden çıktı diye düşünebilirsiniz. Kitap ciltlemeyi hobi olarak öğrendiğim, teyzemin kayınbiraderi Refik Atay da, Ankara’daki resmî işinin dışında mücellitlik (ciltçilik) yapıyor ve aile bütçesine katkı sağlıyor.

Sonunda ihâleyi kazanmam, özellikle arkadaşlarım arasında büyük bir itibar sağlıyor. Daha önce doya doya kitap okuduğum o târihî binaya ve o yüksek tavanlı muhteşem okuma salonuna ihâle kazanmış genç bir işadamı olarak girmek garibime gidiyor. Benden büyüklerin yanında bile daha olgun, daha kişilikli, meslek sahibi birisi gibi kasılmaya başlıyorum.

Bunun, çetin bir yaz tatiline mal olacağının ise farkında bile değilim. İhâlenin sonucu açıklanır açıklanmaz evimizin ikinci katındaki büyük oda atölye olarak bana tahsis ediliyor. Kütüphaneden at arabasıyla getirdiğimiz kitapları, arkadaşlarımın da yardımıyla odanın bir duvarına özenle istif ediyoruz. O odada saatlerce satranç oynadığım arkadaşlarım Mehmet Tutan, Özer Aydınatay ve Rüstem Esensoy da, kaçamaklar dışında üç ay satranç oynayamayacağımızın farkında olmadan bana destek veriyorlar.

İşi bir an önce bitirip şenliklere katılacağım

Kitapları istif ettikten sonra Ankara’dan Refik Atay’a, Nevşehir’de bulunması mümkün olmayan cilt bezi, panduzot, ara kâğıdı, şirâze, mukavva vb siparişlerini veriyorum. Kitapları dikmek için kendi olanaklarımla bir de tahta tezgâh hazırlayıp işe koyuluyorum. Sabahları annem erkenden kaldırıp öne kahvaltımın sonra da işimin başına geçmemi sağlıyor. İlk günlerde değişik bir oyun gibi gelen kitap ciltleme işi birkaç hafta sonra öylesine koyuyor ki, odaya girmemek için bahaneler uydurmaya başlıyorum, çünkü aklım dışarda. Oda, yarısı dikilip bir kenara yığılmış, yarısı sırtı tutkallanıp kapak takılmak üzere bir başka köşeye istif edilmiş kitaplarla ve kapak için kesilmiş gri mukavva yığınlarıyla dolu. Odanın bir köşesindeki gaz ocağının üzerinde kaynatılan boncuk tutkalın ve cilt bezlerinin ağır sentetik kokularıyla, kâğıt tozlarının insanın içini gıcıklayan ve okuma duygusunu kışkırtan kokusu bulamaç haline geliyor, odanın havasını iyice ağırlaştırıyor. Bazen, tam kapak takmak için elime aldığım bir kitabın sayfalarını çevirip okumaya dalıyorum da kaynayan tutkaldan gelen yanık kokusuyla kendime geliyorum. Böyle durumlardan birinde annem büyük bir telaşla aşağıya inip “Oğlum bu gidişle evi de yakacaksın. Ödüm kopuyor, bitir şu işi bir an önce Allahaşkına…” diye sızlanıyor. Oysa ben de işi bir an önce bitirip vilayet şenliklerine katılma çabasındayım. Acele davrandıkça kitaplara göstermem gereken özeni yitirdiğimin de farkındayım ama aklım hep dışarda. Bu arada akşamları işten dönen babam sürekli moral veriyor bana. Hattâ yardımcı olmak istiyor ama kurduğum düzen(!) bozulur bahanesiyle kabil etmiyorum. Kütüphane müdürü Ârif bey de sık sık uğruyor, elinde ceviz, kuruüzüm, dutkurusu, badem vb dolu kesekâğıtlarıyla. Onun endişesi ve çabası işin zamanında ve şartlara uygun olarak tamamlanması. “Kuzum kuzum, çok yoruluyorsun biliyorum ama, kitaba hizmet mukaddestir biliyorsun; sana karşı nâmütenâhi (sınırsız) takdir hisleri içindeyim” diyor.

Ucuz atlatılan bâdire

Zor geçen iki ayın sonunda bin bir güçlükle ciltlenen kitapları yine bir at arabasıyla kütüphaneye götürürken üzerimden büyük bir yükün kalkmak üzere olduğunu düşünüp rahatlıyorum ama karşılaşacağım tatsız durumun farkında değilim. Büyük bir merakla kapıda bekleyen Arif Bey, birkaç kitabı arabadan alıp sayfalarını çevirdikten sonra yüzünü buruşturarak bana bakınca, düşkırıklığının ilk etkileri yüreğime oturuveriyor. Daha önce de fark ediyordum ama anlaşılmaz nasıl olsa diye gönlümü ferah tutuyordum. Kitap kapaklarında öylesine kalın mukavvalar ve öylesine bol tutkal kullanmıştım ki, kitapların bir bölümü âdetâ tahta parçasına dönmüş. Kapakları çatır çutur ses çıkararak açılıyor, açılırken de kitabın sırtı ayrılıyor. Kimi kitapların da sayfaları fazla tutkalın bulaşması yüzünden birbirine yapışmış. O, hastalık derecesinde titiz Ârif Bey sarsılmış durumda. Bir bana bir kitaplara bakıyor, yüzünde seyrimeler oluşuyor, bir şeyler söylemek istiyor ama bir türlü söyleyemiyor. Beş on kitaba daha böyle baktıktan sonra “Kuzum kuzum, bu kitaplara ne yaptın böyle, bunları komisyon üyelerine nasıl göstereceğiz?..” diye yakınıyor.

Bu sözlerden, kitapları bir komisyonun teslim alacağını anlıyorum. Başımı önüme eğip susmaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Yıllar gibi geçen bir günden sonra, bütün kusuruma ve kimi kitapları rezil etmiş olmama rağmen, o yaşımda çalışıp para kazanmak gibi bir erdemi sergilediğim için bana sempatiyle bakan komisyon üyelerinin anlayışlı davranışları sonucunda kitapların sâdece bir bölümü defolu bulunup ayrılıyor. Aralarında yaptıkları kısa bir görüşmeden sonra da bir miktar parayı, o dönemde ne demeye geldiğini bir türlü anlayamadığım “nefâset (Bir anlamda kalite) farkı” denen bir gerekçeyle kesip, geriye kalan 345 liranın bana ödenmesine karar veriyorlar. Burada Ârif Bey’in, kahrolarak bana kol kanat geren tavrını hiç unutmuyorum. Gerçi önemli bir bölümü cilt malzemesi için harcanmıştı ama o 345 lira ailenin hayatı boyunca göremeyeceği bir servet yerine geçiyor. Babamın maaşı ise 70 ya da 75 lira…

Kambersiz düğün olur mu?

Çetin geçen yaz tâtilimin ikinci aşamasına zincirden boşalmış gibi dalıyorum. Çünkü bensiz vilayet şenliği, kambersiz de düğün olmaz… Nevşehir büyük bir şenlik içinde. Ana cadde, hükümet konağı, belediye ve kimi işyerleri bayraklarla donanmış. Eski Nevşehir’in tâcı gibi duran tepedeki kalede büyük bir bayrak dalgalanıyor. Davul zurna sesleri ve halay naraları dalga dalga dolaşıyor bu şirin (o günler için kullanıyorum bu tınımı) kasabanın yıllanmış dokusu içinde. Hükümet konağının önündeki kalabalık ise izdiham hâlinde. Takvimler 20 Temmuz 1954’ü gösteriyor. Saat ona gelirken arazözle (yangın söndürme ve yaz sıcağında caddeleri sulamakta kullanılan araç) sulanıp tozları yatıştırılmış ana caddeden kornalar çalarak peş peşe otomobiller geliyor ve alkışlar arasında duruyor kalabalığın ortasında. Koyu renk şık giysili insanlar iniyor otomobillerden. En öndekilerden biri de belediye başkanı Avukat Ahmet Kemal Dedeoğlu. Önde uzun boylu, saçları hafif kırlaşmış biri fötr şapkasıyla kalabalığı selamlıyor, ötekiler de öyle yapıyor. İlçe kaymakamları ile Nevşehir ileri gelenlerinden oluşan heyet, alkışlar ve davul zurna sesleri arasında bahçenin girişinde başlayan taş yoldan hükümet konağına doğru ağır ağır ilerliyor. Büyük taş binanın kemerli giriş kapısının üzerindeki yenilenmiş tabela güneş ışığında pırıl pırıl parlıyor: NEVŞEHİR VALİLİĞİ. Binaya ilk giren ise uzun boylu, saçları hafif kırlaşmış yeni vilayetin yeni valisi Fâzıl Uybadın

Demokrat Parti DP’nin iktidardaki en azılı dönemi. Parti, birkaç ay önce yapılan genel seçimlerde iktidarını büyük bir çoğunlukla yeniliyor. Osman Bölükbaşı’nın genel başkanlığındaki Cumhuriyetçi Millet Partisi CMP’nin (Bu günkü Milliyetçi Hareket Partisi MHP’nin çekirdeği) hâkim olduğu kuzey komşumuz Kırşehir vilayetinden ise tek milletvekili çıkaramıyor. Bu durumu hazmedemeyen Celal Bayar ve Adnan Menderes Mayıs ayında bir kanun çıkararak Bölükbaşı’ndan intikamlarını acı bir şekilde alıyorlar. Kırşehir vilayetlikten düşürülüp Niğde’den koparılıyor, vilayet yapılan Nevşehir’e bağlanıyor. Çünkü Nevşehir DP’nin kalesi.

Nevşehir vilayet olmanın sevinciyle çalkalanıyor günlerdir. Aslında bunu da hak ediyor. Bölgenin târihî zenginlik, doğal yapı, iş ve üretim gücü, ulaştırma olanaklarıyla önemli merkezlerinden biri. Tren hattı Nevşehir’i teğet geçip Kayseri’den Niğde’ye uzandığı için halk yıllardır bunun kahrını ve kıskançlığını yaşıyor; bu eksikliği dengeleyebilmek için de özellikle kamyon taşımacılığında geniş bir bölgenin girişimci gücü hâline geliyor. Kıraç toprakta yetiştirilen üzümlerinin kalitesi, zengin şarap üretimi (Sonraki yıllarda marka kimliği ve reklam hizmeti verdiğim örnek kuruluş Tarım Satış Kooperatifleri Birliği TASKOBİRLİK) meyve sebze üretimindeki yüksek kapasitesi ile Kayseri’den sonra ticâri yönden de yörenin lideri.

Arkadaşlarımı örgütlüyorum

Vilayet olma kutlamaları değişik odaklarca geliştiriliyor. Belediye, dernekler, esnaf kuruluşları ve diğerleri, ben ise cilt atölyesinden kurtulmuş bir tâze güç olarak inisiyatifi ele alıyorum ve bütün arkadaşlarımı hükümet konağının sol bitişiğindeki yemyeşil çay bahçesinde bir araya getiriyorum. Kazandığım paradan babamın bana ödül olarak verdiği on beş lirayı ortaya atarak herkesin katkıda bulunmasını öneriyorum. Aramızda Örneğin Fâik ve Zühtü Ellialtı, Mehmet Tutan, Turgut Acerer, Ceyhan Diker, Ersoylu Dilmen, Yılmaz Özyürek gibi varlıklı arkadaşlarımız da var. Oluşturduğumuz mütevazı bütçe ile dükkân vitrinlerine konulacak küçük afişler ve yaka rozetleri hazırlıyoruz. Rüstem ve Mehmet’le, işi bittiği için terk ettiğim atölyemde HOŞ GELDİNİZ yazan ışıklı bir pano hazırlayıp belediyenin de yardımıyla hükümet konağının ana girişinin yanındaki kapının üzerine asıyor ve ışıklandırıyoruz.

17 yaşımda başyazar mı oluyorum ne?..

O şenlik curcunası içinde Demokrat Nevşehir adlı haftalık bir gazeteyle karşılaşıyorum. Önce, adı Demokrat Parti’yi çağrıştırdığı ve çok da beceriksizce hazırlandığı için küçük bir rahatsızlık duyuyorum. Ama son satırına kadar dikkatle okuyorum. İçimde birikmiş, zaman zaman öfke hâline gelen isteklerimi dile getirebileceğim bir araç olabilir mi diye düşünüyorum. Gazetenin sahibi komşumuz ve aile dostumuz Avukat Ahmet Kemal Dedeoğlu. Akşam evine gidip gazetede yazı yazmak istediğimi söyleyeceğim ama ne mümkün Nevşehir’in bütün büyükleri şehrin tek meyhanesi Delidamı’nda günlerdir kutlama seansları yaşıyorlar. Akşam anneme ve babama açıyorum konuyu; her ikisi de itiraz ediyor ve sen daha öğrencisin, böyle şeylere burnunu sokma da okulunu bitirmeye bak diyorlar. Ben ona rağmen ertesi gün Dedeoğlu’nu yazıhanesinde buluyorum ve isteğimi iletiyorum, “Yaz bakalım delikanlı, sen ve senin gibiler yazmayacak da kim yazacak, ama sakın zülf-i yâre dokunacak bir şeyler olmasın, yoksa gazeteye basmam” diyor. Sevinçten uçuyorum. Ertesi gün babam işe gidince, gözü gibi sakladığı Olympia daktilo makinesini bulup yazıya girişiyorum. Yazının başlığı ‘Bekliyoruz’. Yazıdaki yakınmamla birlikte beklentim, kültür yetersizliğine ve iki aydır canıma okuyan kitaplara, kütüphaneye yabancı kalınmasıyla ilgili… Yazımın yer alacağı gazeteyi üç hafta heyecanla bekliyorum. Sonunda birinci sayfanın başyazı köşesinde adımı görünce yere göğe sığamayacak gibi hissediyorum kendimi.

Yazımın yayımlanması küçük çapta bir olay oluşturuyor. Hemen herkes kutluyor, özellikle ortaokul Türkçe hocam Ahmet Özdemir’in beni görmek isteği iletiliyor. Bütünleme sınavlarında olduğu için okulda bulup elini öpüyorum. Yazımı çok beğendiğini ama imla konusunda daha dikkatli davranmam gerektiğini söylüyor ve alnımdan öpüyor. Bu ilk yazımdan kasa bir bölümü aktarıyorum:

“Bekliyoruz…

Temmuzun yirmisi idi… Nevşehir’in İl Merkezi oluşu dolayısıyla şenlikler yapılıyordu… Bu arada çarşıda dolaşıyordum: Bir ara gözüme, gazete satan bir çocuk ilişti. Gidip bir tane aldım. Bir de ne göreyim: Nevşehir gazetesi değil mi? Ne kadar sevindim tahmin edemezsiniz. Ben epeyden beri bir Nevşehir gazetesinin hasretini duyuyordum. Bu ufak, mini mini gazeteyi görünce içime bir ferahlık geldi. Nevşehir’de ilk defa bir gazete çıkıyordu. (Evvelce de teşebbüse geçilmiş, fakat hepsi de sonuçsuz kalmıştır.) İlk defa içimde bu gazeteyi çıkarmaya sebep ve önayak olanlara bir hürmet hissi uyandı. İftiharla koltuklarım kabarıyordu. Bu ufak gazete gerçi ihtiyacı karşılayacak gibi değildi, fakat ilerde gelişeceğini hayal ettikçe insana bir iftihar mevzuu oluyordu.

Bu mini mini gazete ilk sayısından sonra intişarına bir ay kadar ara verdi. Bun gazetenin artık çıkmayacağını zannederek üzülüyordum. Fakat geçenlerde ikinci sayısının da çıktığını görünce sevincim yenilendi.
Bunun üzerine içimde bir yazı yazmak hevesi uyandı. Bu naçiz yazımı da gazetemizin ancak bu ayısına yetiştirebildim.

İnsanın kendi memleketinde bir gazetenin çıkması büyük bir iftihar konusu olurken, diğer taraftan da bazı acı hakikatler meydana çıkıyor.
Şehrimiz bir çok bakımlardan Orta Anadolu’nun en büyük ve en ileri beldelerinden biri olduğu halde ne yazık ki, kültür bakımından biraz geri kalmıştır. Bu geri kalışın saymaya lüzum hissetmediğim bir çok sebepleri olmuştur.

Fakat bunlar da telafisi mümkün sebeplerdir.

Şehrimizin bildiğiniz gibi büyük ve zengin bir kitaplığı ve içinde 7000’i aşan kitapları okuyucu bekliyor. Fakat ne yazık ki okuma salonu istenildiği kadar dolmuyor, adeta bomboş kalıyor. Mecmualar desteleri ile duruyor, kitaplar raflarından inmiyor. Yalnız yazın tatil aylarında kütüphaneye öğrenciler devam ediyor; fakat onların da sayıları mahdut…”

Gazetecilik güzel bir duygu, hızımı alamıyorum

Hızımı alamayıp ikinci bir yazı daha yazıyorum. O da Nevşehir’in posta hizmetlerinden yakınan bir yazı. Özellikle İstanbul ve Ankara gazetelerinin haftada bir ya da iki kez gelmesinin, Nevşehir’de yaşayanların dünyadan geç haberdar olmalarına yol açtığından yakınıyorum. Seksen kilometrelik Niğde yolunun çok kötü olduğunu, posta kamyonunun haftada iki gün bin bir güçlük içinde gelip gidebildiğini, bununsa yetersiz olduğunu dile getiriyorum ve çözüm bulunmasını talep ediyorum. Bu yazım da çok beğeniliyor. Yalnız arkadaşım Ayhan Gökalp’in gezici başöğretmen olan babası İsmail Bey eleştiriyor beni ve dilimin biraz laubâlî olduğunu söylüyor. “Evladım gazete sana başyazarlık köşesini tahsis etmiş, başyazılar gazetelerin en mühim ve en ciddî yazılarıdır. Öyle ‘kelle koltukta’ falan gibi sokak ağzıyla yazmanı doğru bulmadım” diyor.

Nevşehir’de çok mutluyum ama bütünleme sınavı için Niğde’ye gitmem gerekiyor ve başyazarlığım iki yazıyla sınırlı kalıyor. Babam sanki geleceğimi görmüşçesine ama desteklemeyen bir tonda “Sen hele şu okulu bitir, bu gidişle gazeteci olacaksın galiba ilerde” diyor. Annem de onu tamamlıyor “Olacak oğlak bokundan belli olur…

.

Şahin Tekgündüz