Hafta SonuManşet

[Yaşadım Diyebilmek] Reklamcılığa nasıl sürüklendim? – Şahin Tekgündüz

Beyinleri iğdiş eden meslek…

Seksenlerde,eski yılların TİP üyesi Marksistlerinden, o günlerde ise özgürlükçü geçinen eski ve ünlü bir reklamcı dostumla yemekte birlikteydim. Birkaç yudum rakı içince “Köylülerden nefret ediyorum, yılın üç ayında çalışıp, dokuz ay kahvelerde pineklerler. Sonra da biz toplumun efendisiyiz safsatasıyla mangalda kül bırakmazlar. İşçiler çok mu farklı sanki, onları da hiç sevmiyorum. Aslında amelelik yaptıkları halde kendilerini işçi sayarlar. Oysa asıl işçi bizleriz.Yazarlar, fikir adamları, akademisyenler, araştırmacılar, gazeteciler,sanatçılar… Köylü ve işçi geçinenlerin daha iyi yaşayabilmesi için gecesi gündüzü birbirine karışanlar, topluma değer üstüne değer katanlar… Bizler üretiyoruz, onlar ise tüketmeyi bile beceremiyorlar” dedi.

Apışıp kalmıştım. Yıllarca sosyalist, hattâ komünist geçinen ve eylemlerin içinde yer alan dostum nasıl böyle şeyler söyleyebiliyor, nasıl böylesine pervasız konuşabiliyordu? Çok değil, yirmi yıl kadar önce ülkenin kurtarıcısı olarak gördüğümüz Türkiye İşçi Partisi TİP’in saflarında köylüleri, hamalları, kol ve beden işçilerini kutsayan biri şimdi nasıl oluyor da onları böylesine aşağılayabiliyordu? Bunu sâdece Ankara yerine İstanbul’un varlıklı semtlerinden birinde yaşıyor olmasıyla, ünlü sermayedarlarla düşüp kalkmasıyla, reklamcılıkta iyi para kazanmasıyla açıklayabilmek mümkün müydü? Bu sorular kafamda birbirine çarparken başka bir şeyi hatırladım. O yıllarda dillerde dolaşır ama kimdir, ne zaman nerede söylenmiştir bilemediğim bir söz vardı. Yanılmıyorsam, mahkûm solculardan birisi, hapishanede ziyaretine gelen bir yakınına “İbne halkımız, bizi anlayamadı” diye yakınmıştı. Gerçekten de öyleydi… Ne onlar anlayabildi ne de onlar için sözüm ona bir şeyler yaptığını sanan solcular… Hâlâ aynı aymazlıklar sürüp gitmiyor mu? Verdiğim, örnek, komünist militanlığın yüzeyselliğinden neoliberalizmin entelliğine geçişin yolunu da açmadı mı? O gün şaşkınlıktan kafamı toparlayamadığım için ona, proleter, işçi, köylü, emek, emekçi, üretici, sermaye gibi kavramları hâlâ birbirine karıştırdığımızı söylemekle yetindim. Yalnız kalıp sakinleşince, yeni mesleğimiz reklamcılığın beynimizi nasıl iğdiş ettiğini fark edip hem kahroldum hem de rahatladım. Bende reklamcılığa soyunduğuma göre beynime sâhip çıkmalıydım.

Nefrete dönüşen hayranlık


Beni reklamcı olmaya sürükleyen geçmişe dönüyorum. O yıllarda, ‘grafik’denildiği zaman hep apsisleri, ordinatları olan istatistik grafikleri anlardım da, bu cehâletin farkında bile olmadan reklam ajansı kurmuştum. Ajans’ta çalışmaya başlayan Ahmet adında bir grafiker ‘poster color’ boyalara ihtiyaç var dediğinde cehâletimi saklama gereği duymadan ne demek istediğini soracak kadar konunun dışındaydım ve ben de herkes gibi reklamı en iyi bilenlerden biri sanırdım kendimi. Cehâletin verdiği cesâretin tadını kim inkâr edebilir ki? Altı yıldır çalıştığım TRT’deki işimden sıtkım sıyrılmıştı ve reklamcılık yapmak istiyordum, nedense?

TRT’ye kuruluşunun altıncı ayında, 1964’te katılmıştım. Dünya Gazetesi’nin Ankara bürosunda çalışıyordum. Çok sevdiğim bir ortamdı. Patronumuz Bedii Fâik, gazetenin Ankara temsilcisi ise Zeki Sözer’di. Bedii Bey genellikle iki haftada bir işlerini izlemek ve siyâsîlerle görüşmek için Ankara’ya gelir, bize uğramayı ise hiç ihmal etmezdi. Ben onu, ortaokul yıllarında aksatmadan okuduğum, Falih Rıfkı Atay’ın Dünya Gazetesi’nden tanır, yazdıklarını çok iyi anlayamasam da, aydınlık ve çağdaş bir Türkiye için çaba harcadığını düşünür, doğru şeyler yaptığına inanırdım. Hele Yalancı adlı romanını okuduğumda, kendimi onun çocukluğuyla öyle özdeşleştirmiştim ki, yatılı okuduğum Niğde Lisesi’nin taş sınıflarında kendimi yalnız hissettiğim zamanlar onunki gibi bir romanyazmaya heveslenmiş ama becerememiştim. Onunla, yıllar sonra tanıştığımda,Yalancı adlı romanından çok etkilendiğimi ve ona öykünerek bir benzerini yazmaya heveslendiğimi bir türlü söyleyememiştim. Onun ‘yalancı’sı öylesine mâsum, öylesine mâzur ve öylesine sevimliydi ki, siyâsî ortamda tanık olmaya başladığım yalanları ve yalancıları başka bir sözcükle tanımlamak gerektiğine inanıyordum. Onun gibi ünlü bir gazeteci olma özlemiyle hayranlık duyduğum Bedii Fâik’ten, Türkiye’de giyilebilecek nitelikte bulamadığı için iç çamaşırlarını Londra’dan aldığını anlattığı günden itibaren de nefret etmeye başlamıştım. Ne hikmetse o yıllarda çağdaş ve ilerici geçinen herkesi potansiyel solcular olarak hayal ediyor, sonra da gerçek yüzleri ortaya çıkınca düş kırıklığına uğruyordum.

Ankara bürosunda, öteki gazetelere oranla çok zengin ve renkli bir kadroya sahiptik. O dönemin hem tiyatro sanatı, hem de dış politika muhabirliği ve yorumculuğu alanında en önemli adlarından Sermet Çağan ki ben onu daha önce Devlet Tiyatrosu’nda çalıştığım yıllardan tanıyordum. Deneyimli gazeteciler Levent ve Özer EsmerNurettin TekindorSelçuk AltanTeoman Erel, foto muhabirlerimiz Özden Vardar ve Erol Olgundemir… Ne yazık ki, pek çoğunu çok erken yitirdik.

Pazarlıkla kurulan TRT’ye ilk adım

O günlerde, henüz kadrolaşmakta olan TRT, biz gazeteciler için ulaşılması güç bir hedefti. Kim bilir hangi torpilliler kadroya alınacak diye düşünüyorduk. Meclis’te TRT Yasası’nın görüşmelerini izlemiş, kulislerde dönen çetin pazarlıklara tanık olmuştum. Ülkenin geleceğini belirleyecek bir kurumla ilgili yasanın pazarlıklar sonucu, genel kurulda sadece el kaldırmayla yasalaşmasının bende bıraktığı izlenim, o kuruma olan güveni kökünden yok etmişti. Ama bir yandan da her şeye rağmen böyle bir kurumun oluşmasını dört gözle bekliyordum.Çünkü kısaltılmış adı TRT’de televizyon sözcüğünün ilk harfi yer alıyordu ve bir gün televizyon yayınına da başlayacaktı.

Bu düşünceler içinde Dünya Gazetesi’ndeki işime devam ederken, Zeki Sözer’in TRT Haber Merkezi’nde göreve dâvet edildiğini öğrendim. Bu, hepimiz için önemli bir gelişmeydi. Bir yandan Dünya Gazetesi Ankara Bürosu’nun sahipsiz kalacağını düşünüp üzülüyor, bir yandan da Zeki’nin başına devlet kuşu konduğu için çok seviniyorduk. Zeki bir gün beni bir köşeye çekip de, “Benimle TRT’ye gelir misin?” sorusunu yönelttiğinde çok şaşırdım. Demek ki, TRT düşündüğüm gibi kadrolaşmıyor, çok önemli bir gazeteci olmamama rağmen, dolaylı da olsa bana bile teklif gelebiliyordu. Bu gelişmeye şaşırmamın bir başka nedeni de benim bir Türkiye İşçi Partisi sempatizanı olmamın bilinmesiydi.

Zeki’ye,olumlu yanıt verdim ve ertesi gün, Haber Merkezi Başkanlığı’na getirilen Doğan Kasaroğlu ile görüşmeye gittim. Doğrusu bu görüşmeye gitmek hiç de içimden gelmiyordu. Çünkü bir bir buçuk yıl kadar önce kapanan Hareket Gazetesi’nden işsiz kaldığımda, birlikte çalıştığım İnci Tuğsavul (Sonradan haftalık ANT Gazetesi’ni çıkaran Doğan Özgüden’le evlendi. Hâlen Brüksel’de‘vatansız’ olarak yaşıyorlar) beni Akşam Gazetesi Ankara Temsilcisi İlhami Soysal’a önermiş,Doğan Kasaroğlu’nun ise İlhami Soysal’a, “Boş ver o suçlu suratlı adamı,ondan gazeteci olmaz” dediğini öğrenmiştim. Niçin suçlu suratlı olduğumu bir türlü anlayamamıştım. Buna rağmen, suratımdaki suçluluk izlerini belli etmemeye çalışarak, Doğan Kasaroğlu ile görüşmeye gitmiştim. Görüşme çok kısa sürdü. TRT Haber Merkezi’ne katılmayı neden istediğimi sordu. Oysa teklif,dolaylı da olsa ondan gelmişti. TRT’nin televizyon yayınlarına başlayacağını,televizyonda görev almak için TRT Haber Merkezi’ne katılmak istediğimi söyledim. “O zaman düşünürüz” sözü, bu konuda kendime olan güvenle birleşince, ilerde televizyoncu olacağım konusundaki inancımı güçlendirmişti. Ama “O zaman düşünürüz” kaypaklığının bana nelere mal olacağını ve mesleğimi, hattâ hayatımın akışını değiştireceğini anlamam mümkün değildi.

Siyasete inanç nerede başlar, nerede biter?

TRT Haber Merkezi’nde çalıştığım dört yıl boyunca pek çok sorumluluk üstlenmeme, pek çok boşluğu doldurmama rağmen, televizyon yayınları başladığında hâlâ TBMM’de görevliydim ve “O zaman düşünürüz” kaypaklığının kurbanı olmuştum. TBMM’de çalışmayı kesinlikle istemiyordum. Ben, son derece dürüst bir memur ailesinin çocuğu olarak yetişmiş, ahlaksızlığı, üç kâğıtçılığı, çıkar pazarlıklarını hiç tanımamıştım. Oysa TBMM’deki görevim süresince hep bunlara tanık olmuş ve hep bunların içinde yaşamıştım. O yıllarda Cumhuriyet Halk Partisi benim için bir dürüstlük simgesiydi. Ama o partinin saygın bir milletvekili Tapulama Kanunu’nun 33. maddesinde yapılan önemli bir değişikliği aslanlar gibi savunduğunda bu partiye, TRT’ye ve saygıdeğer Doğan Kasaroğlu’na olan inancım ve saygım anında sıfıra inmişti. Neden mi?

Tapulama Kanunu’nun 33. maddesinde yapılmak istenen değişiklik, bir kamu arazisini 20 yıl süreyle kullanmakta olduğunu (yani zilyedliğini), sadece iki tanıkla kanıtlayana, o araziyi, tapusunu alarak üzerine geçirme hakkını veriyordu. Bu madde, tam bir talan maddesiydi, CHP tarafından Meclise getirilmişti ve en büyük savunucusu da TRT Genel Müdürü’nün yakın akrabası CHP Çanakkale milletvekili Şefik İnan’dı. Meclis görüşmelerinin radyoda yayımlanan ‘Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Bugün’ bülteninin o günkü yayın sorumlusu bendim. Bir yayın ilkesi olarak, milletvekillerinin konuşmalarını son derece hassas bir şekilde dengeliyor ve her birine eşit ölçüde yer veriyorduk. Ben de o gece için hazırlanan bültende, uzun ve hararetli bir konuşma yapmasına ve TRT odasına gelerek üç daktilo sayfalık konuşma metnini yayımlamam için bana vermesine rağmen, saygıdeğer CHP milletvekilinin söylediklerine de hak ettiği ölçüde yer vermiştim.

TBMM’de hazırlanan bülten, teleksle Haber Merkezi’ne geçilir, oradaki görevlilerce düzeltilir ve benim onayımla spikerlerce okunmak üzere servis aracıyla Radyoevi’ne gönderilirdi. Meclis’teki görevimi tamamlamış, saat onda yayımlanacak programın onayını verebilmek için Haber Merkezi’ne gelmiştim. Düzeltilip daktilo edilen metinler imzalamam için önüme getirildiğinde gördüm ki, Şefik İnan’ın konuşması hiç özetlenmeksizin, olduğu gibi bültene girmiş. Bunu kimin yaptığını sorduğumda, Doğan Kasaroğlu yanıtını almış, “O zaman bu bültenin yayın iznini de Doğan Kasaroğlu verir…”diye imzalamamıştım ve bülten, Kasaroğlu’na evinde imzalatıldıktan sonra yayımlanmıştı. Belleğim ihânet etmiyorsa, sevgili dostum Mustafa Yoldaş bu olayı çok iyi anımsayacaktır.

Yıllar sonra söyleniyordu ki, TRT Genel Müdürü’nün yakın akrabası olan ve partisinde bir erdem simgesi olarak gösterilen adı geçen milletvekilinin ve yakınlarının Trakya’da, 33. maddeyle mülkiyetlerine geçirdiği arazinin haddi hesabı yokmuş. Özellikle de Çanakkale yöresinde… Bu olay, dört yıldır tanık olduklarımın üzerine tuz biber ekmiş, TBMM’ye ve dolaylı olarak Türk tipi siyâsete karşı güvenimi iyiden iyiye sarsmış, devletin sefaleti duygusunun boşluğuna düşmüştüm.

Selvi gibi ümitler, döndü birer iğdeye…

Ben bu TRT tuzağına nasıl düşmüştüm? O günlerde inanılmaz bir şans sandığım TRT’li olmayı, içinde yaşadıkça bir talihsizlik olarak görmeye başlamıştım. İş yaşamımın TRT’de süreceği inancını da tümüyle yitirmiş ve yeni arayışlara girmiştim. Beş yıldır Haber Merkezi’nde çalışıyordum. Açık olduğu aylarda görevim Meclis’te devam ediyor, diğer aylarda ise haber merkezinin hangi biriminde boşluk varsa orada çalıştırılıyordum. Hani tam anlamıyla, “alavere dalavere Kürt Memet nöbete” durumundaydım.

1968’in ilk aylarıydı. Doğan Kasaroğlu Zeki Sözer’i, Özden Vardar’ı ve beni odasına çağırıp, televizyonun yakında yayına gireceğini, haber merkezi olarak bizim de bu gelişmede yerimizi almamız gerektiğini ve bir televizyon haber merkezi oluşturmak için çalışmaya hemen başlamamızın doğru olacağını söylemişti. Kasaroğlu’nun bu aşamada bizden beklediği, bir haber merkezinin kurulabilmesi için stüdyo, teknik donanım ve ilgili insan gücü gereksinimini saptamamız, bunun için ne ölçüde bir yatırım gerektiğini ve zamana dağılımını belirleyen bir rapor hazırlamamızdı. Kasaroğlu’nun odasından büyük bir heyecanla ayrılmıştık. Gözlerimizin içi gülüyordu. Beklediğimiz gün nihayet gelmişti. Televizyon yayınları, Mithatpaşa Caddesi’ndeki bir binanın bodrum ve alt katındaki stüdyolardan yapılacaktı. Televizyon haber merkezi ise, Genel Müdürlüğün de yer aldığı ana binada kurulacaktı.

Zeki, Özden ve ben, hummalı bir faaliyete giriştik. O günlerin sınırlı iletişim olanaklarıyla, BBC’den, Alman televizyon kuruluşlarından ve bildiğimiz diğer kaynaklardan benzer ihtiyaçlara ilişkin bilgiler edinmeye başladık. Bir yandan da binada haber stüdyosu için ayrılan bölümün krokilerini çiziyor, donanımın yerleşme planlarını yapıyorduk. Kısa bir süre sonra elimizde teklifler ve proforma faturalar toplanmaya başlamıştı. Özellikle yabancı dildeki bu ciddî belgeler elimize ulaştıkça, yaptığımız işin önemini ve ciddiyetini daha iyi anlamaya başlamıştık.

“Meclis açıldı, haydi bakalım”…

Aylarca süren çalışmalarımızın sonucunda ciddî bir rapor oluşmuştu. Eylül başlarında bu raporu Doğan Kasaroğlu’na sunduk. Bizi dikkatle dinledi ve teşekkür etti. Televizyon haber merkezinin kurulması talimatını beklerken günler, haftalar geçti, Meclis’in açılış günü geldi çattı. Bu duruma kulak asmadan haber merkezindeki görevime devam ediyor, arkadaşlarımdan “Meclis açıldı, haydi bakalım” tarzında uyarılar alıyordum. Meclisin açılışının üçüncü günü, öğle yemeği sonrasıydı. Haber merkezinin büyük salonuna önce haber müdürü Muammer Yaşar Bostancı girdi. Beni masamda oturur bulunca, kendine özgü alaycı üslubuyla, “Şahinim, sen kendini bir an önce Meclis’e atsan iyi olur. Doğan seni burada görürse fena bozulacak” dedi. Bu, bana iletilen, dolaylı bir Doğan Kasaroğlu talimatıydı. Hiç oralı değildim ve televizyon haber merkezi konusunda bana verilen sözün beklentisi içindeydim. İki gün daha böyle geçti. Arkadaşlarımın uyarıları artmıştı ve herkes direnmemem öğüdü veriyordu: Ahmet OktayHaluk TuncalıNizam PayzınBasri BalcıGünal SayınHüsamettin ÇelebiHüsamettin ÜnsalAltan AşarAycan Giritlioğlu… Ama benim de iflah olmaz inadım tutmuştu ve TRT’den ayrılmayı göze almıştım. Meclis’te çalışmayacaktım. Doğan Kasaroğlu her an beni çağırıp, meclise gitmeyişimin hesabını sorabilirdi. İstifa dilekçemi cebime koydum ve beklemeye başladım. Boşa beklemediğimi anlamam çok sürmedi. Kasaroğlu’nun sekreteri sevgili Güler Küpçü patronunun beni beklediğini söyledi.

Kasaroğlu, odasına girdiğimde, oturmamı bile önermeden, son derce kontrollü bir öfkeyle, “Sen üç gündür Meclis’teki işine gitmiyormuşsun?” dedi. Serinkanlılıkla, kendisinin verdiği söz gereği televizyon haber merkezinin kurulmasında görev almayı beklediğimi, bu nedenle de Meclis’e gitmediğimi ve gitmeyeceğimi söyledim. Öfkesini saklamaya çalışıyor ama zorlanıyordu. Belli ki işine yarayan bir elemanını kaybetmek istemiyordu ama, ödün vermesi de mümkün değildi. “Sen bundan böyle münhasıran Meclis’te çalışacaksın. Televizyonu falan da unut!..”dedi. Bekliyordum. Hiç istifimi bozmadan cebimden istifa dilekçemi çıkarıp masasına koydum ve soğuk bir ifadeyle “Ben de bundan böyle münhasıran ne Mecliste ne de TRT’de çalışacağım…” dedim ve arkamı dönüp odadan çıktım.

Geleceğimle ilgili büyük ümitler taşıdığım, yıllarımı verdiğim, tüm güçlüklere ve sevimsizliklere rağmen sıkı dostluklarla çalıştığım TRT’den ayrılmak içimde büyük bir yıkım yaratmış, bu duygu daha Kasaroğlu’nun odasından çıkarken yüreğime oturmuştu. Ama ben inatçı ve keskin kişiliğimle, karar verdiğim anda köprüleri atar, gemileri yakardım. Bu kez de öyle oldu. Arkadaşlarımın ricalarına, Doğan Kasaroğlu tarafından evime kadar gönderilen Zeki Sözer’in ısrarlarına rağmen kararımı değiştirmedim, sadece, iki yıldır kullanamadığım yıllık izinlerimin verilmesini istedim. Bu dileğim geri çevrilmedi ve ben 1970’in ilk aylarında TRT’den tamamen ayrıldım.

Kese kâğıdıyla başlayan reklamcılık sevdası

Ne yapabilirdim? Evliydim, altı yaşında bir kızım vardı. Eşim çalışıyordu ama onun geliriyle yaşamımızı sürdürebilmemiz mümkün değildi. Üstelik, her kamu görevlisinin olduğu gibi benim de bir yığın borcum vardı. Herhangi bir haber kuruluşuna girerek gazeteciliğe devam etmeyi hiç düşünmüyordum. TRT’de yaşadığım bu düş kırıklığını, önceki yıllarda gazetelerde yaşadıklarımla birleştirince artık gazetelerde iş aramam, bulmam ve çalışmaya başlamam benim için anlamsız ve kişiliğime ters düşen bir davranış gibi geliyordu. Aslında yaptığım işi çok sevmeme rağmen, TRT’de çalıştığım yıllarda beklediğim tatmine ulaşamadığım için reklamcılığa özenmeye başladım. Hattâ bu özlem sadece bende değil, Zeki Sözer,o dönemin önemli spikerlerinden Zafer Cilasun, Gökçen Solok ve başka arkadaşlarımda davardı.

Hiç unutmuyorum, bir gün öğle tatilinde Ziya Gökalp Caddesi’nin girişindeki Flamingo pastanesinde ben, Zeki ve Gökçen oturmuş, hararetli hararetli reklam konuşuyorduk. Parlak reklam fikrimiz ise, Samanpazarı ve Atpazarı’nda üretilen kraft kese kâğıtlarının üzerine reklam almaktı. Çok heyecanlanmıştık ve bu işin büyük para kazandıracağına inanıyorduk. O dönemin reklama en uygun ürünleriyle ilgili mânîler ve dörtlükler mırıldanmaya bile başlamıştık. Bu düşünceler hep iyimser hevesler olarak kalıyordu ama bir yandan da reklamcılığı bende bir ideal, bir idol haline getiriyordu.

Arayışlar içindeyken, bir rastlantı sonuca giden en önemli adımı atmamı sağladı. Ankara’da Selim Sırrı Tarcan Spor Salonu… Türkiye İşçi Partisi kongresi… Kongrede, üye değil inançlı bir sempatizan olarak izleyici bölümündeyim. Bir ara parti yöneticilerinden yakın arkadaşım Yalçın Cerit yanıma geliyor ve arka sıramızda oturan iki kişiyi göstererek, o paldır küldür tavrıyla “Siz muhakkak tanışmalısınız” diyor ve beni Sevim Onursal ve Kor Kocalak’la tanıştırıyor. Sevim Onursal, kısa kesilmiş sarı saçlarının üzerindeki lacivert beresi, sâde, yarı spor şık giyimi ve bakışlarına yansıyan kendinden emin tavrıyla orta yaşın güzelliğini yaşayan bir kadın, Kor Kocalak ise benim yaşlarımda, ince yapılı, biraz bulanık bakan, yakışıklı bir genç. Bu tanışmanın peşinden Kor Kocalak ve Sevim Onursal’ın, o yıllarda Ankara’nın, hattâ Türkiye’nin ilk gökdeleni olan Kızılay’daki Emek İş Hanı’nın on sekizinci katında Stüdyo İn adlı bir grafik atölyeleri olduğunu öğreniyorum. Yalçın Cerit’in, tanışmamız gerektiğini söylemesinin nedenini de böylece anlamış oluyorum.



Sanırım bir hafta kadar sonra Stüdyo İn’e gidiyorum. Buzlu cam gibi kirli camların arkasından, Ankara’yı ilk kez o kadar yüksekten seyredebiliyorum. Beyaz ıhlamur ağacından yapılmış masalarla köşesine bağlanmış ve sonradan akrobat denildiğini öğrendiğim özel lambalarla, o güne kadar hiç tanımadığım birtakım reklam araç ve gereçleriyle tanışıyorum ve etkileniyorum. Emek İşhanı’nın hemen bitişiğindeki Amerikan Haberler Merkezi’nin işlerini yapıyor olmaları biraz rahatsızlık veriyor. Yalçın Cerit bu iki insanı da bana Türkiye İşçi Partili ve sosyalist olarak tanıtmıştı da bu Amerikan Haberler Merkezi’nin işleri ne demek oluyordu?

O gün Sevim Hanım ve Kor’la uzun uzun konuşuyoruz. Onların grafik çözümlemelerine ben fotoğrafla katılabileceğimi, hattâ o güne kadar yaptığım kitap kapaklarından söz ederek, grafik konusunda da destek olabileceğimi, ancak asıl yapmamız gerekenin reklamcılık olduğunu söylüyorum. Onlar da bu görüşe katılıyorlar. Bulundukları ortamdan çok memnun değiller ve bir an önce Emek İşhanı’nın sınırlayıcı koşullarından kurtularak bağımsız bir mekânda çalışmak istiyorlar. Bu beklenti de işbirliğimizin itici etkenlerinden birini oluşturuyor. Birkaç hafta sonra Kızılay’da, İnkılap Sokak 3 numaradaki iş hanının üçüncü katında buluyoruz kendimizi. Hummalı bir faaliyete girişerek ajans kurmaya başlıyoruz ve binanın ön yüzüne ‘Odak Fotoğraf ve Reklam Stüdyosu’ yazan bir tabela asıyoruz.

.

Şahin Tekgündüz

[email protected]




Kategori: Hafta Sonu