Devlet-Toplum kıskacında “sokak hayvanları” – Abdullah Onay

Bu yazı birikimdergisi.com/ dan alınmıştır

Kayseri Hacılar’da “köpeklerin saldırısı” sonucu bir gencin ölmesinin ardından, alışılageldiği üzere, hayvan hakları savunucuları ve hayvanseverler suçlandı.[1] Bir hayvan hakları savunucusunun bu ölüm karşısında duyarsız olabileceğini sanmıyorum. Ancak, türcülük eleştirisi karşısında mevcut paradigmayı korumaya kalkanlar, refleks olarak hemen bu mizantropi (insan düşmanlığı) yaftalamasını yapıyorlar. Feminist hareket de uzun dönem, erkek düşmanlığı ile suçlanmıştı.

Acılı ailenin tepkilerini anlayabiliriz, ateş düştüğü yeri yakar. Genç bir insanın ölümü üzücü. Ama cenazede “hayvan hakları”ndan bahseden müftüye tepki gösteren cemaati müsliminden epey kişinin de bu acı olayda masum olmadığını da söylemek durumundayız; onlara düşen payı da belirteceğim aşağıda.

Köpekler saldırır mı? Evet saldırır. İnsan köpekler için bir “tabu” olmasına, insan öldürmeye yönelik güdüleri olmamasına rağmen (yoksa köpek saldırıları sonucu her gün ölüm haberleri duyardık, özellikle kırsal bölgelerde) insan eli değdiğinde bu mümkün olabiliyor.[2] Ama burada tartışılması gereken saldırırlar mı/saldırmazlar mı olmaması gerekir. Bizatihi bu sorunun kaynağındaki insanı tartışmalıyız.

Gelelim Hacılar olayına. Bu “sokak hayvanları”nın “sorun”laştırıldığı ne ilk ne de kuvvetle muhtemel son olay olacaktır. Çünkü bu “sorun”un bütün aktörleri/bileşenleri bu “sorun”un çözümünden değil, devamından yanadır. Hiçbir zaman “sokak hayvanları” diye adlandırdıkları canlıların karıncalar gibi topraktan mı çıktığı, gökten mi düştüğü, kaynağının ne olduğu sorusuna cevap vermeyeceklerdir. Bakalım bu aktörlere.[3]

Devlet

Devletin sokak hayvanları “sorun”unu çözmeye yönelik ilk girişimi, 1911 yılında 60-70 bin köpeğin İstanbul’dan toplatılıp, Hayırsızada’ya atılması ile başlar. Köpekler açlık ve susuzluktan, birbirlerini parçalayarak ölürler. Ama yine de “sorun” çözülmemiş olacak ki, bir süre sonra İstanbul Belediye Reisi olan Cemil Topuzlu, anılarında 30 bin köpeği yavaş yavaş imha ettirdiğini yazmakta sakınca görmez.[4]

Bu tür türkırımları, 2000’lerde Hayvanları Koruma Kanunu çıkana kadar sürer. Yasa öncesinde imha işleri, belediye görevlilerince sokak ortalarında aleni biçimde, zehirleyerek veya tüfekle vurarak yapılırdı. Kimi zaman bazı belediyeler kuduz bahanesi ile çoluk çocuk dahil olmak üzere halkı, üç-beş kuruş vererek kedi-köpek avına çıkartırdı. Yine hatırlamakta fayda var: Örneğin 12 Eylül gibi büyük acılara yol açmış bir dönemde, belediye başkanlığına tayin olunan Abdullah Tırtıl ve ardından gelenler döneminde katliama hız verildi. “İstanbul Belediyesi Veteriner İşleri Müdürlüğü’nün 1984 yılı kayıtlarına göre üç yıl içinde 88.153 köpek ve 3089 kedi öldürülmüş”tür. Seçimle birlikte belediye başkanı olan Bedrettin Dalan da bu türkırımları ile adını bu utanç verici karanlık tarihe büyük harflerle yazdırmıştır.[5]

İBB Kısırkaya toplama kampı
İBB Kısırkaya toplama kampı

1990’ların ortalarında açılan, hayvanseverlere ölümü gösterip, sıtmaya razı eden barınaklar yasa gereği hızla yayılır. Artık “İmhalar” ya barınaklarda ya da geceleri sokaklarda, gizlice yapılır. Hayvansever kitlenin büyümesi, tepkilerin artması belediyeleri dolaylı ölüm yollarına sevk eder. Toplatılan köpekler, diğer belediye sınırlarına ya da ormanlara atılır. Yoğun kısırlaştırmalar da başlamıştır. (Tabii ki bu anlattıklarımız bazı büyük şehirlerdeki seyirdir, taşrada ve küçük yerlerde, nüfus kontrolü, ya resmî görevlilerce ya halk tarafından dişi köpeklerin ortalık yerde vurulması ile gerçekleşmeye uzun süre devam etmiş, epey yerde de devam etmektedir.) Yasaya göre belediyeler artık veteriner istihdam etmek zorundadır. Ama bu hizmet de “imha”da kullanılır çoğu zamanlar. Şimdi bu resmî kurumların Hacılar olayındaki tavırlarına bakalım.

Hacılar’da Devlet-Belediye

Hacılar Belediye Başkanı Bilal Özdoğan olay sonrası şu açıklamayı yapıyor:

“Çocuklarımıza saldıran köpek sayısıyla ilgili net bir bilgi ulaşmadı. Belediyemiz başıboş köpekleri düzenli olarak topluyor, Büyükşehir barınağına ulaştırıyor. Ama çok anlık bir mesele. (…) Düzenli işlem yapmamıza rağmen ilçemizin merkeze çok yakın olması nedeniyle bırakılan köpekler olduğunu görüyoruz. Şikayet üzerine sürekli toplamalar var. Bu bölgede de dün 5 köpek alınmış, kayıtlarımızda var. Gün içerisinde de 170 köpek Büyükşehir barınağına teslim edilmiş durumda.”[6]

Kayseri Büyükşehir Belediyesi’nin açıklaması ise şöyle:

“Büyükşehir Belediyesi olarak her konuda olduğu gibi sokak hayvanları konusunda da kanun ve yönetmelikler çerçevesinde hassasiyetle üzerimize düşeni yapmaktayız. Büyükşehir Belediyesi’nin bazı sosyal medya hesaplarında iddia edildiği gibi köpek toplama gibi bir görevi ve uygulaması yoktur. Büyükşehir Belediyesi, ilçe belediyeleri tarafından toplanan köpekleri bünyesinde oluşturduğu Köpek Barınma Evi’ne tutanakla kabul ederek bu köpeklerin veteriner hekimler tarafından muayenelerinin yapılmasını sağlar, hastalık ve saldırganlık açısından tespitlerini yaptırır. 10 günlük süre içerisinde de temiz çıkan köpekler, kısırlaştırma ve mikro çip uygulaması yapılarak sahiplendirilir, sahiplendirilemeyen köpekler ise tekrar teslim eden ilçe belediyesine tutanakla iade edilir.”

Görüldüğü gibi belediyeler ezberlerini sürdürüyorlar, düzenli olarak toplama yapıp, barınaklara doldurduklarını asli görevlerini yerine getirmenin huzuru ile dile getiriyorlar.

Gelelim devlet erkânına. Hacılar kaymakamı öfkeli ve iddialı. Mevcut koruma yasasına kızıyor, elinin kolunun bağlandığını düşünüyor:

“Barınakla yapmakla o iş olmuyor, barınağa götürülen köpekler buraya bırakılıyor. Hayvanlarsa, serbest yaşam hakkı tanıyor kanun. Bizim yapacağımız o kanunla ilgili mecliste gereğinin yapılmasını sağlamak. Burada belediyenin kusuru yok. Belediyede şikayet edilen memur bu konuda gereğini yapmadıysa biz yarın gereğini yapacağız. Yarından itibaren Valimizin de desteklerini alarak bizzat bu işi 1 ay içinde çözeceğim. Şubatta bu sorunları çözmüş olarak karşınıza çıkacağım.”

Hacılar toplama

Nerede o eski zamanlar, yasanın falan olmadığı. Şimdi zorunlu olarak sözünü yerine getirip “imha”yı gizlice yapmak durumunda! Oysa bu “sorun”un bir tarihi olduğunun farkında değil. Seneye yerine/yerlerine bir başka kaymakam geldiğinde meydana gelecek bir olayda benzer demeci vereceğine iddiaya girebiliriz. Yasaları suçlu buluyor, yasaların bunu eskiden olduğu gibi aleni yapmasına izin vermeyip, zorluk çıkarmasından şikâyetçi. Ne soruna dair bir ilgisi ne de bilgisi var!

Peki Vali Şehmus Günaydın desteğe hazır mı? Her daim duyduğumuz resmî açıklamayı yaptığına göre hazır:

“Bu konuda hemen adli ve idari soruşturmalar başlatıldı. Bu olayın bütün yönleriyle araştırılması için gerek cumhuriyet başsavcılığımızca, gerek milli eğitim müdürlüğümüz gerekse kaymakamlığımızca. Hiç kimsenin şüphesi olmasın, en ince detayına kadar gerekli soruşturma yapılacak. Bu konuda suçu, ihmali olan kim varsa adli ve idari işlemler yapılacak, bundan kimsenin şüphesi olmasın.”[7]

Velhasıl devlet-belediyeler, bugün de yüz yıldır bildiğimizden farklı bir hareket içinde olmayacak! Ülkede ne kadar soğan üretildiğini kimler tarafından depolandığını bilen devlet, köpeklerin kimler tarafından çiftliklerde üretildiğini, kimler tarafından alınıp-satıldığını, takas edildiğini, “sahip”lendirildiğini, barınaklara doldurulduğunu, sokaklara, parklara bırakıldığını, vb. bilmiyor; ya da doğrusu bilmezden geliyor![8] Bu konuda toplum tarafından zorlanmayacağını da biliyor. Sorunun kaynağı olmak konusunda toplumla olan ortaklığını bozmak istemiyor.

İBB’nin kendi broşüründen

Ayrıca “çalışıyor” görünmesine de vesile oluyor, övünebiliyor icraatlarıyla. Mesela nüfusun dörtte birini idare eden, bu alanda da uzak ara önde olan İBB, kısırlaştırma sektöründeki rekoltelerinden gururla bahsedebiliyor, devasa barınaklar inşa ediyor.[9]

Ya Toplum!

İnsan-köpek ilişkisi, toplumsal değişimlere ayak uydurarak/uydurmayarak sürüp gidiyor. Kırsal kesimde bekçilik görevinde istihdam edilen köpekler, Doğan Kuban’ın söylediği gibi şehirlere köylülerce getirilmiyor, şehir tarihi kadar eskiler.[10] Ama her toplumsal değişim onların durumunu zora sokuyor. Önceleri mahallelerde yaşayıp giderlerken, zamanla küçük cinsler üst sınıf evlerde “süs” olarak bulundurulmaya başlıyor. Nüfus artıyor, orta sınıflar büyüyor, kedi-köpek edinme katlanarak artıyor. Kedi-köpek merakı da büyüyor. Çocuklar istiyor, karne hediyesi olarak, oyuncak olarak alınıyor, sevgilisine doğum günü hediyesi oluyor, evlere hapsediliyor, yazlıklarda eğlence oluyor. Villalarda, işyerlerinde ise bekçilik işlerinde istihdam ediliyorlar.

Ancak bu artışla paralel sokaklara, parklara ya da barınaklara atılıyorlar, yazlık yerlerde geride bırakılıyorlar. Çünkü bahane, mazeret çok: Çocuğu yurtdışına okumaya gidiyor, kızı doğum yapıyor, çocuklara hastalık bulaşır diye korkuyor, yazlık evde oluyor da kışlıkta olmuyor, tülleri tırmalıyor, yere işiyor, tüyleriyle başa çıkılamıyor, tüyü kist yapıyor, veteriner masraflarına para yetişmiyor, elini tırmalıyor/ısırıyor, sürekli seyahat etmek zorunda kalıyor, evleniyor eşi istemiyor, alerjisi çıkıyor ve benzeri akla hayale gelmedik bahanelerle hayvanlar oraya buraya terk ediliyor. Bu o kadar doğal görülüyor ki, kimse bu yaptığında bir tuhaflık görmüyor. Hayvanların yaşam mücadelelerine destek olan herkesin bildiği yüzlerce örnek vardır bildiği (ben sayabilirim mesela böyle yüzlerce örnek!).

Kısa geçiyorum, toplumda “pet modası” arttıkça, “sahiplenme” arttıkça, sokağa atılan, barınağa tıkılan dağlara taşlara atılan hayvan sayısı da aynı oranda artıyor. Bu ayrıca toplumda sık sık ortaya çıkan sokak hayvanlarından şikâyetlerdeki ikiyüzlülüğe de yol açıyor. Sorunun gerçekten çözülmesi konusunda devletten-belediyelerden şikâyetçi olamıyorlar, talepleri hep toplatılmaları yönünde oluyor. Ama biliyorlar ki, kendileri olmasa bile eşleri-dostları evcil hayvanlarını sokağa atmışlardır. Bunun unutulmasında fayda vardır. Yukarıda bahsettiğim gibi Hacılar’daki cenaze namazında müftüyü protesto eden cemaatin içinde de bunu yapanlar illaki vardır. Ama toplum sokağa atmayı, barınağa teslim etmeyi o derece hakkı olarak görüyor ki, aynen çöpünü kapıya bıraktığından farklı görmüyor. Bir farkı var, vicdanı da pırıl pırıl kalsın diyenler, “daha iyi yaşar” dediği bir bölgeye götürüp atıyor.

Sektörün Büyüyen Ekonomisi Ve Rantçılar

Bütün bu gelişmelerle birlikte gitgide büyüyen bir pet ekonomisi çıkıyor ortaya; pet mağazaları, küçük-büyük üreticiler, internet satıcıları, ithalatçılar, mamacılar, aşıcılar, kısırlaştırmacılar, veterinerler, pet aksesuarları, güzellik yarışmaları, köpek dövüşleri vb… Milyon dolarlık cirolardan söz ediliyor artık. Popüler kültür ikonları illaki kedisi köpeği ile poz veriyor medyaya, bu alana yaptıkları bağışlar ile reklamlarını yapıyorlar.

Elbette bu kadar hızlı büyüyen bir sektör, fırsatçılar için de iştah açan bir rant kapısına dönüşüyor. Hayvansever kılığında birçok kişi sektöre hücum ediyor. Sürekli yardımlar toplanıyor, kampanyalar yapılıyor. Bu işten ciddi gelirler elde edenler ortaya çıkıyor. Zaman zaman bazıları deşifre oluyor, ama boşlukları hissedilmiyor, yerlerini hep birileri dolduruyor. Ekonominin genelinde var olan kayıtdışılık, bu alanda da var, hatta fazlasıyla var! O kadar ki, bunları gayet iyi bilenler bile kabulleniyor, normal görmeye başlıyor.

Bütün bu çark içinde kedi ve köpekler, hakları olan birer canlı değil, meta olarak varlar. Ayrıca ekonomik rakamlar içinde bir kalem olarak doğrudan yer almaları sınırlı. Katma değerleri, mamadan, veterinerlik hizmetlerinden, ilaçtan, lüks tüketimden vesaireden geliyor. Ama küresel ekonominin bildik yasaları burada işlemiyor. Çünkü kedi köpek ucuz bir meta. Dünya ekonomisinde metaların fiyatları birbirine yakın hale gelirken, Türkiye’de kedi-köpeğin fiyatı Batı standartlarının çok uzağında kalıyor. Ki çoğunun sefil olmasını da unutmayalım. Nasıl ki, fiyatı düşen, mesela sebzeler, imha ediliyorsa, o derece değersizler.

Geldik Hayvanseverlere

Yukarıda saydığımız aktörler, “sokak hayvanları”nın makûs kaderini değiştirme ihtimalleri ve talepleri olmayanlar, tersine çıkarları gereği pastanın büyümesinden memnunlar, ne kadar çok üretilir, tüketilirse kazançları artıyor; geriye kalıyor, hayvanseverler, hayvan hakları savunucuları.

Buradaki en büyük sorun hayvansever kitlesinin de büyük bir bölümünün bu işleyişin sonucunda atılan kedi-köpeğin sokaklarda yaşamasını “doğal” kabul ediyor olması. Bu yüzen bütün mücadelesini, enerjisini bu sistemi sürdürmeye harcıyor. Oysa referans verdiği geçmiş, bütün değişimler sonucu tamamen değişti, değişmeye devam ediyor. Kentin hakimi otomobiller; otobanlar, caddeler, geçitler, köprüler… İnsanlar eski mahallelerden gökdelenlere taşındı. Yani kedilerin, köpeklerin de yaşayabildiği eski küçük sokaklar, bahçeler kalmadı artık. Ayrıca ülkemizde büyük kentlerde toplumun sokak ile ilişkisi bir aidiyet ilişkisi içermez, kendisini sokağın bir parçası olarak görmez. Nitekim kamuya ait meydanlarımız da pek yoktur. Devlet oldum olası toplaşmaların olacağı kamusal mekânlardan hazzetmemiştir. Sokaklar pek tekin görülmez yani. Peki o halde, niye bildik bileli topluma kapatılmış bu kent sokaklarında yaşamaya hayvanları mahkum ediyoruz? Bu haliyle, bu kentlerde kedilerin, köpeklerin sokaklarda yaşayabileceğini iddia edenler, kısa süreliğine de olsa sokaklarda yaşamayı düşünürler mi acaba?

Neticede, kedi-köpek için sistem tüketim sloganındaki gibi, “kullan at” şeklinde işliyor, birileri alıyor sonra terk ediyor, belediyeler öldürmez ise, toplayıp barınaklara, ormanlara atıyor. Birileri de korumaya, “sahip”lendirmeye, beslemeye çalışıyor. Kısır döngü sürüp gidiyor. Ömrü ortalama 15 yıl olan bu canlılar, ortalama bir yılı tamamlamadan hastalıktan, arabaların altında ezilmekten, açlıktan ölüyor. Resmî kurumların kaydı olmuyor, ama hayvanseverin de kaydı yok. Kedi ve köpek olarak varlar, tek tek birey olarak yoklar, hep kediler, köpekler oluyor civarında; biri ölüyor, öbürü geliyor (hepsini tek tek ismen çağıran beslemeci-koruyucuları tenzih ediyorum).

Hayvanseverlerin, bu terk edilen hayvanların yaşamaları için verdiği mücadele araçları, bir noktadan sonra amaca dönüşüyor. Barınakçılar, kısırlaştırmacılar, sahiplendirmeciler, mama dağıtıcıları vb. kendilerini bu çözüm araçlarına adamış bir hale geliyor. Diğer taraftan “kendini adamış” insan profilleri oluşuyor, bir üstünlük halesiyle herkese tepeden bakan, bir “kendini yücelten” insan olma hali.

Üstelik öyle böyle değil; insanüstü çabalarla fedakârlık destanları yazılıyor, zahmetli ve yıpratıcı bu sektörlerde enerjiler tükeniyor. Evet yorucu, ama çaresizlikten ezberin kolaycılığına da sığınılıyor. Haliyle çözümler üzerine bir şey duymak istenmiyor.

Çaresiz miyiz?

Olmamamız gerekiyor. Saydığım kesimlerin, bu “kurulu düzeni”n yüz yıl daha sürmesinden bir kayıpları yok, tersine çıkarları var. Ama bizler, hayvan hakları savunucuları, sokaktaki bu canlıların “kader”ine isyan etmeliyiz öncelikle.

Öncelikli hedefimiz bu kadar kolay, kayıtsız kuyutsuz sokaklara atılmalarını engellemek olmalı. Satın alan, değiştiren, eşe dosta dağıtan, sokağa, parka, üniversite bahçelerine, dağa, bayıra, Adalara, Moda’lara bırakan… bunların hepsinin takibi gerekiyor. Devletin-belediyelerin karşısına bu taleple dikilmeliyiz. Bir meta olmalarını sorunlaştırmalıyız; mesela yeni yasa tasarısında da bunda ısrar ediliyor, hâlâ malı zarara uğramış sahipler üzerinden cezalandırma formülleri aranıyor!

Elbette halihazırda sokaktaki canlıların yaşam mücadelelerini sürdürmelerine destek olmaya sonuna kadar devam edelim. Ama her şeyden önce her sokaktaki canlıları kayıt altına alalım, bir “kedi”, “köpek” olarak değil, kimlikleri ile var olabilsinler. (Çipleme gibi bir yöntem var mesela, ve belediyelerce göstermelik olarak kullanılıyor.) Hangileri ölüyorlar, kalıyorlar, bilinsin hep. Kimilerinin kullandığı tabirle “kimsesiz hayvan” kalmasın. Olabildiğince hepsinin koruyucusu, hamisi olsun.

Ama bunu sadece bildiğimiz yollarla yapmayalım, mesela yollara mamalar dökerek olmasın bu. Beslenme odakları, barınma odakları, vb. bunları hep daha iyiye doğru geliştirelim. Çöplerde tuvalet kâğıtlarına bulaşmış, bozuk yemek artıklarını yemesinler. Yani sokakları onların daha iyi yaşamaları için değiştirebiliyor muyuz, yollarını arayalım. Bu değişiklikleri yapabiliyorsak, zaten o sokaklar bizler için de daha iyi daha yaşanılası yerler olacaktır mutlaka.

Bu işten rant elde edenlerle de mücadele edelim. Ayrıca sınırsız sorumsuzluktaki, “iyi niyetli”, üstelik bazıları da “hayvansever” olan hayvanlarını terk edenlerin, oraya buraya taşıyanların yol açtıkları bu sorun karşısında hiçbir şey olmamış gibi ortalıkta dolaşmalarına da tepki gösterelim.

Tüm bunları ve daha kimbilir neleri, ancak örgütlü olarak, geniş ağlar içinde yapabiliriz. Çünkü, evi su basmış, kovayla sular boşaltılmaya çalışılıyor ama vanayı kapatmayı kimse düşünmüyor, belki de istemiyor. Bu durumu değiştiremezsek, daha kimbilir kaç yüz bin kedi köpek kısırlaştırılacak, kaydı kuydu olmadan ölüp gidecek; reklam ve tanıtım filmlerinde o sevimli halleriyle, gerçek tersyüz edilerek sömürülmeye devam edecekler ve kimbilir kaç kuşak da ellerinde mama poşetleri kendisini kahrederek yaşayıp gidecek!

Velhasıl Mehmet Özer’in ölümünden sadece köpekler sorumlu değil, hemen herkes oradaydı. Bu trajedi sona ersin artık. Ne kediler, köpekler ölsün ne de Mehmet Özerler…


Yazının girişindeki fotoğraf: Manisa’daki toplamadan.

[1] Eleştiri ve önerileri için Mine Yıldırım’a teşekkür ederim.

[2] Saldırganlık eğitimi verilen köpekler, bekçi olarak yetiştirilen köpekler, güvenlik teşkilatlarının istihdam ettiği köpekler, özellikle koruma bölgelerine girildiğinde ölüme sebebiyet verebilirler. Ayrıca birçok köpek türü, melezleştirmeler yoluyla daha güçlü, daha saldırgan olabilecek tarzda üretilmişlerdir, bunu da unutmayalım. Dünyada istatistiklere girmiş, ölümlü saldırı olayı var epeyce. Sokak köpekleri ise tehdit edilmedikleri sürece, kolay kolay saldırmazlar.

[3] Bunların hepsi ayrı ayrı uzun yazıların konusu, burada kısa geçmek zorundayım.

[4] Bu katliamların tarihi için, Ümit Sinan Topçuoğlu’nun İstanbul ve Sokak Köpekleri (2010) kitabına bakılabilir. Ayrıca bkz. https://hayvanlarinaynasinda.wordpress.com/2017/06/03/istanbulun-sokak-kopekleri-icin-karanlik-bir-yuzyil/

[5] Ümit Sinan Topçuoğlu, a.g.e.

[6] Aynı belediyenin, bir hafta önce donmak üzere olan beş köpek yavrusunu kurtarma haberi ile medyada göründüğünü not edelim.

[7] Hep şüphemiz var. Örneğin internet taramasında karşımıza çıkan, geçen sene Kayseri Sarıoğlan’da köpek dövüştürenlere bir operasyon yapıldığı haberlerini okuruz. Bayağı katılımı olan bir organizasyon üstelik. Bu kişilere para cezası vermenin dışında bir işlem yapılmış mı, tekrar köpek edinmişler mi? Bu ve başka dövüşler devam ediyor mu?

[8] Bir tanesi en azından sorunun bir kısmına dair çok doğru şeyler söyledi. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tuna, yönetime atandığında, “Pet shoplarda köpek satışının yasaklanması lazım. Ayrıca bir hayvanın satışının, bir emtia gibi satışının çok doğru olmadığını düşünüyorum. İnsani değil. Hayvan bir meta değil ki, kalem, kitap, ayakkabı değil ki. Hayvan, o da bir canlı. Onu köleleştiriyorsun. Onun öyle satılmaması lazım.” Ama icraata geçince, daha büyük bir barınak yapıp, sokağa atmayın, barınağa getirin deyip bildik ezbere dönüverdi.

[9] Örneğin İBB 2008-2107 arası 120 bin kısırlaştırma yaptığıyla övünüyor. Akıbeti meçhul yüz binlerce hayvan demek bu. Kısırlaştı, sonra ne oldu bilinmiyor! Epey önce İBB sitesinde 2004 ve 2011 tarihleri arasında; 39 bin 372 kısırlaştırma yapıldığı bilgisi vardı, şu anda erişilemiyor. Bir de ilçe belediyelerini eklerseniz, akıl almaz rakamlar çıkıyor ortaya.

[10]  https://hayvanlarinaynasinda.wordpress.com/2016/09/26/kopekler-koyluler-ve-kibarlar/

Bu yazı birikimdergisi.com/ dan alınmıştır

.

.

Abdullah Onay