Hafta SonuKültür-SanatManşetRöportaj

André Vltchek: “Nasıl devrimci ve enternasyonalist oldum?”

Countercurrents.org editörü Binu Mathew’un
André Vltchek ile gerçekleştirdiği röportajı Ali Çakıroğlu’nun çevirisiyle yayımlıyoruz.

André Vltchek: II. Dünya Savaşı çıktığında annem daha bebekmiş. Ailemin yarısı Leningrad kuşatmasında, Alman Nazilerinin yol açtığı açlık ve bombardımanlarda ölmüş.

Binu Mathew: Sen emperyalizmin başta gelen eleştirmenlerindensin. Bu kimliğini nasıl edindiğini bize anlatabilir misin? Bize büyüdüğün yılları anlatabilir misin?

AV: Büyüdüğüm yıllar… Aslında o kadar yıl var ki, hatta şimdi bile hâlâ geliştiğimi hissediyorum. İnsanların her zaman böyle olduğuna inanıyor, bunu umuyorum. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde, sivrisinek kaynayan bataklıkların hemen yanında geniş ve güçlü bir nehir olan Neva’nın kıyılarında deli Büyük Petro ile yine onun kadar deli birkaç İtalyan ve Fransız mimarın inşa ettikleri inanılmaz güzel bir şehir olan Leningrad’da doğdum. Orada uzun yaşamadım, sadece üç-dört yıl kadar ama şehir her zaman içimde kaldı. Annem yarı Rus, yarı Çinli, babamsa Çek, bilim adamı. Üç yaşındayken, o sırada Çekoslovakya’da yer alan sıkıcı bir sanayi şehri Pilsen’e (Plzen) götürüldüm. Bu şehir ayrıca birası ve Bavyera’ya yakınlığıyla da ünlü. Babam, dünyayı değiştirip geliştirebileceklerine inanan eski kuşak bilim insanlarındandı. Klasik müzik, felsefe, edebiyat ve iyi şarap severdi – ona göre bütün bunlar bilimsel kavramlardan, hayal kurmak ve düşünmekten ayrılamazdı. Bana Einstein’ın Görelilik Teorisi’ni öğrettiğinde 8 yaşındaydım. Ayrıca satranç oynamayı ve mantıklı düşünmeyi de öğretmişti. II. Dünya Savaşı çıktığında annem daha bebekmiş. Ailemin yarısı Leningrad kuşatmasında, Alman Nazilerinin yol açtığı açlık ve bombardımanlarda ölmüş. O da aslında açlıktan ölmek üzereyken kıl payı kurtulmuş. Anneannem Almanlarla savaşmış; cesaret madalyası almıştı. Sevgili şehrinin savunmasına, sonra da yeniden inşasına katkıda bulunmuştu. Onun kocası, benim dedem Komünist’ti, bir Sovyet hükumetinde bakandı ve Kazakistanlı etnik bir Çinliydi. Bakanlığı sağlık hizmetleri ve besin maddeleri sağlanmasıyla ilgiliydi. Savaştan önce Japon casusu olmakla suçlanmıştı (o sırada Alman istihbarat ağı Sovyet istihbaratının iletişim şebekesine sızmış ve savaştan önce Sovyet liderliğine sahte bilgiler göndererek, onu önemli ölçüde yıpratmıştı). Dedem idam edilmişti. En sonunda hakikat ortaya çıktığında, ölümünden sonra ‘itibarı iade edildi.’ O anneannemin biricik aşkıydı ve anneannem bir daha hiç evlenmedi. Sana bütün bunları neden anlatıyorum, Binu? Çünkü büyüdüğüm yıllar ben 3 yaşındayken başlamıştı. Ailem bende bir bölünme yaratmıştı. Anneannem ve annem beni büyük Rus edebiyatı, müziği, şiiriyle bir Sovyet çocuğu olarak eğitmişti. Her yıl 2-3 aylığına Leningrad’a, anneanneme giderdim. Beni çok şımartır, operalara, konserlere, müzelere götürürdü. Yılı çoğunlukla soğuk ve pragmatik Çekoslovakya’da geçirirken, Rusya’yı delicesine sever ve özlerdim. İki kadın da – annem ve anneannem – savaş sırasında yaşamış oldukları bütün bu dehşeti bana anlatmakta bir sakınca görmezdi. Şehrin kuşatılması sırasında yaşadıkları hikâyeleri dinleyerek büyüdüm. Annem bana sık sık Rus şiirleri okur ve ağlardı. Ülkesini ve şehrini çok özlerdi. Savaşın bitmesinden çok uzun yıllar sonra bile savaşın dehşetini içinde yaşıyordu. Ben de Leningrad’ı özlüyordum. Hâlâ özlüyorum.

Derken 1968 yılı geldi, o zaman daha 5 yaşındaydım. O zamana kadar çocukluk denen şeyi hiç yaşamamıştım. İlkokul birinci sınıfta hayatım dev bir hayatta kalma savaşı gibiydi. Teneffüslerde birkaç çocuk yanıma gelip sırf annem Rus diye beni döverlerdi. Önce hiç ses etmeden katlandım. Sonra ben de cevap vermeye başladım. Irkçı Avrupalıları tanırsınız. Bana sürekli sadece annem “Rus” diye değil, aslında Asyalılara benzeyen yüz hatları nedeniyle de saldırıyorlardı. Hâlâ onların laflarını hatırlarım: “Şu rezil Asyalı kulaklarını görmüyor musun, bok!” Jimnastik salonunda badminton oynarken kışın ayakkabılarıma işerlerdi ve çişleri donardı.

Annemle babam boşandı. Evlilikleri yürümedi. Ama siyasal fikirleri de farklıydı. Babam Çekoslovakya Komünist Partisi’nden ayrıldı. Daha 5 yaşından beri siyasal olayların tamamen farklı iki yorumuyla karşı karşıyaydım. Neyin doğru, neyin yanlış olduğuna karar vermek zorundaydım.

Çocukluğumu yok ettiler ama daha çok erken yaşta benden sağlam bir yazar yarattılar. Onları hiç affetmedim. Aynı zamanda onlara çok minnettarım. Ama en başta aramızdan 20 yıl önce ayrılmış olan anneanneme. Onu giderek daha özlüyorum, ona giderek daha çok hayran oluyorum.

BM: Yeniyetmeyken ABD vatandaşı oldun. Bunun arkasındaki siyaseti bize anlatabilir misin?

AV: Doğrusu 20’li yaşlarımdayken ABD vatandaşı oldum. Ama Çekoslovakya’dan çok genç yaşta Sovyet pasaportuyla ayrıldım. Bak, bu çok uzun bir hikâye. Genelde kısaltıp anlatırım, ama burada daha çok detay vereyim.Yirmili yaşlarıma gelirken, nihayet ‘iflas ettim’. Bir yerde ‘her şey çok fazlaydı’: Aile geçmişim, paramparça çocukluğum ve etrafımı saran samimiyetsizlik. Çekler yeminli Rus/Sovyet düşmanlarıydı, aynı zamanda da sistemle rezil bir işbirliği içindeydiler. Her zaman böyleydiler: Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’yla, Nazilerle ve şimdi de Batı’yla. Bütün modern tarihleri boyunca her şeyi berbat ettiler; güç sahiplerine hizmet ediyorlardı. Her zaman da son derece iyi yaşıyorlardı. “Komünizm”de konforlu apartmanları, yazlıkları, otomobilleri vardı.

Büyüdüğümde, “kutsal” bir şey yoktu. İnsanlar neredeyse her şey hakkında kaba saba espriler yapıyordu. Hiçbir kadın“erişilmez” değildi, içki âlemleri her yeri sarmıştı. Sanırım, genç bir yazar olarak en azından biraz saflığı özlüyordum. İçki şişesi elimden düşmüyordu. Günde iki paket sigara içiyordum. Seçkin bir lisede, “farklılığım” aniden hazineye dönüşmüştü. Neredeyse istediğim her kızla çıkabiliyordum. Ancak bir bakıma her şey yanlış istikamette ilerliyordu. Batının propaganda medyasını izlemeye başladım. Pilsen bunlarla doluydu: Kısa dalgadan yayın yapan radyolar, Batı Almanya’dan gelen televizyon şovları ve samizdat (en çok mesai sonrası resmi dairelerin fotokopi makinelerinde çoğaltılan çoğu Batı propagandasından ibaret ‘yasak’ edebiyat). İngilizce, Rusça ve Çekçe Voice of America, Radio Free Europe ve BBC’yi dinlemeye başladım. “1968 olayları”yla ilgili resmi Batılı anlatıyı kabul edebilecek şekilde tam bir beyin yıkamayla yüz yüzeydim. Sovyetlerin Afganistan müdahalesini “suç” olarak gösteren beyin yıkamaya maruz kalmıştım.

Anne ve babamın boşanması, benim çok erken yaştan başlayarak temelde her istediğimi yapabilmem anlamına geliyordu. Cebimde çok az para ile tek başıma Balkanlar’dan Polonya’ya kadar tüm Doğu Avrupa’yı dolaştım. Sanırım bu gezilerim 15 yaşındayken başladı. Polonya’da”Dayanışma”nın öğrenci kanadına üye bir kız arkadaşım oldu. Protestolar sırasında Gdansk’a birkaç kez gittik. Ben kendimi erotik/devrimci şiirler yazan, BBC ile yazışan büyük genç bir muhalif gibi hissetmeye başladım. Notlar umurumda değildi. Paraya ihtiyacım olduğunda, birkaç dilde akıcı konuştuğumdan biraz çeviri yapıyordum. Geriye bakınca, bütün bunlar için çok gençtim; elbette öyle. Ama önceden söylediğim gibi, hiç çocukluğum olmamıştı,hiç aidiyet duygum olmamıştı, hiç patria’m (vatan) olmamıştı. Hayatım karman çormandı. Farklı olmaya çalışmıyordum; temelde koşullar gereği farklıydım. O günlerde kendimi Komünist olarak görüyordum, ama ‘reformist’ bir komünist. Aslında, Batı propagandasının giderek daha çok etkisinde kalıyordum ve yönümü kaybediyordum.

İleri sarayım: İlk şiir kitabımı Batı’ya yolladım ve bir noktada ülkeyi terk etmem istendi. Bir kere Sovyet vatandaşıydım ve Çekoslovak yetkiler beni bir çıbanbaşı gibi görüyor – beni ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Avrupa’nın yarısında film gibi bir otostop gezisinden sonra, bir süre İtalya’da vakit geçirip siyasal iltica talebim kabul edilince, New York’a gittim. Sinema okudum; bir yandan da çevirmen olarak çalıştım. İlk karım Houston’lu, son derece yetenekli bir konser piyanistiydi. En başından başlayarak, bana Batı doktrininin aşılandığını ve Batı’nın gerçekliğinin medyanın propagandasından duyduklarımdan tamamen farklı olduğunu kavradım.

Libya’ya ilk saldırı gerçekleştiğinde, Colombia Üniversitesi Sinema Fakültesi’nden öğrenci arkadaşlarımla birlikteydim. Hemen olan biteni izah ettim. Colombia Üniversitesi’nin Doğu Kampüsü’nden geceleri bütün Harlem’in ateşe verildiğini görebiliyordum. Harlem’in bir orta sınıf mahalleye dönüşmesinden, yoksul halkın zorla boşaltılmasından önceydi. Gerçek Harlem’di. Oraya her zaman giderdim, hayatları hakkında bilgi alıp mahalle halkıyla içmek için Baby Grand adlı eski bir caz kulübüne.

BM: Seni harikalar diyarı ABD’den çıkıp halkın safında yer almaya ne itti? Neden zor yolu seçtin?

AV: O yıllarda gerçek Amerika’yı gördüm. Çok seyahat ettim ama bütün bunlar en başta şu “’harika” kapitalizmin iç yüzünü görmemi sağladı. İlk karım çok zengin bir ailenin kızıydı. Aile petrolcüydü. Ne istersem ayağıma gelebilecek gibiydi. Ama böyle bir şeyi hiç istemedim. Ancak o dünyanın nasıl döndüğünü açıkça gördüm. Yani daha birkaç yıl önce onların komşuları au pair olan Lady D idi. İşte böyle… Henüz film çekmeye hazır değildim. İlk romanımı Çekçe yazdım. Çevirmen olarak da para kazanmaya başladım. İşte o zaman ‘her şeyi gördüm’. Yani Sovyetler Birliği’nin dağıldığı ve Batı’nın aslında her şeyi yağmalamaya çalıştığı yıllardı. Büyük Sovyet şehirlerinin ‘özeleştirilmesi’ ya da onur duyulan Sovyet bilimsel araştırma gemilerinin Şili ve Peru açıklarında derin denizlerde ıstakoz avlamalarına yardımcı olsun diye çok uluslu gıda şirketlerine üç kuruşa satılmaları için telefonla müzakereler yürütüldüğünde oradaydım. Çevirmen olduğumdan, kapalı kapılar arkasındaki toplantılarda hazır bulunuyordum. Hiçbir zaman böyle bir kinizmin, böyle bir ahlaki çürümenin olabileceğini hayal edemezdim. Kapitalizm çıplak haliyle ortadaydı. Eski Sovyet cumhuriyetleri, ama eski Çekoslovakya’da soyulmaktaydı. Ben kimsenin göreceğini sanmayacağı şeyleri görmüştüm. ‘Üst düzey çeviri’ye iyi ödeme yapıyorlardı. O günlerde rayiç günde 500-1.000 dolar artı masraflardı. Ama “sırf” çeviri yapmak bile kendimi kirlenmiş hissetmeme, kendimden ve dünyadan nefret etmeme yol açtı. Kendimi depresif, intiharın eşiğinde görüyordum. Hayatımı bu şekilde sürdürmenin hiçbir anlamı yoktu. Kaçmak istiyordum. Kaçmaya ihtiyacım vardı. Sonunda kaçtım. Eşimden boşandım. Her şeyi bir kenara bıraktım. Ve hemen hemen beş parasız Peru’ya gittim (geliriniz ne olursa olsun, New York’ta tasarruf etmek imkânsızdı). O günlerde,“Kirli Savaş”ın içindeki Peru bazı kişiler tarafından “Dünya’nın en hüzün verici yeri” olarak tanımlanıyordu. Gerçekten de yıkılmış, umutsuz, tehlikeli ve son derece çetin bir yerdi. Bütün köprüleri yaktım. Yeni bir başlangıca ihtiyacım vardı. Her şeye rağmen, her zaman Komünist olduğumu iddia ettim.Şimdi bunu ispatlama zamanıydı. Hâlâ bir omurgamın, delikanlılığımın ve olması gereken yerde –solda – bir kalbimin olduğunu kanıtlama zamanıydı.

BM: ABD’yi ve siyasetini reddettikten sonra durumla nasıl başa çıktın? Nasıl hayatta kaldın?Mücadele etmiş olmalısın!

AV: Önce zordu; çok zor. Ama yazabileceğime, film çekebileceğime ve bunları da iyi yapabileceğime her zaman inandım. Ama görüyorsunuz ki kararlarımı ‘ahlaki zeminler’de aldım. Batı sistemini ve emperyalizmini “burada beceremedim” diye reddetmedim. Tersine: “Orada becerdim”, hem de “çok fazla, çok iyi, becerdim.” Göçmenlerin çoğunun sadece hayal edebilecekleri her şeye, hatta daha da fazlasına sahip oldum. Ama doğrusunu istersen, diğerlerinin arzu ettikleri şeyler midemi bulandırdı; beni hayatın kendisinden tiksindirdi. Bu sadece ABD’nin reddi değildi; bütün Batı’yı, temelde Avrupa’yı reddediyordum. Avrupa’yı dünyanın karşı karşıya kaldığı tüm problemlerin (ve dehşetin) kökeni olarak görüyorum. ABD, Avrupa’nın sadece bir ürünü. Onun kaba saba, iri yarı bir versiyonu. Ama bu küresel Batılı sömürgeci projenin gerçek kötü özü Avrupa kaynaklı. Yerli halka karşı soykırım ve köleciliğin girişi gibi ABD topraklarında gerçekleştirilmiş en korkunç suçlar bile birinci ve ikinci kuşak Avrupalılar tarafından işlenmişti. Aynı kalıbı bugün bile net görebilirsin: Neredeyse bütün Rus karşıtı propaganda İngiltere’de üretilip tezgâhlanıyor. Ama soruna ve Batı emperyalizmine karşı savaşırken yaşadığım zorluklara geri döneyim. Sömürgeci Batı’yla savaşmak büyük bir ayrıcalık, bir onur. Dünyanın bütün kıtalarında, her köşesinde onunla, özellikle de beyin yıkayan anlatısıyla karşılaşıyorum. Bu çok büyük bir savaş ve onunla savaşmayı seviyorum. Binu, senin gibi insanlar tarafından değil, ama bazı yoldaşlarım tarafından sık sık ihanete uğradığımı, hatta terk edildiğimi hissediyorum. Ancak bu yola baş koymaktan hiçbir zaman pişman değilim. Daha iyi bir dünya, sosyalist bir dünya için savaşmak benim yükümlülüğüm. Bunu hiçbir zaman bir fedakârlık olarak görmedim.

BM: Senin“imparatorluk”tan koptuktan sonra ilk anti-emperyalist projen neydi?

AV: Önceden söz ettiği gibi: Peru. Ama Peru sırf Peru’dan ibaret değil. ‘Çevre’de yoğun çalışmalar yaptım: Bolivya’da, Ekvator’da ve Pinochet sonrasının Şili’sinde. Latin Amerika’nın yerli halkına ne yapıldığını hızla kavradım ve tanımlamaya başladım. Batı’nın zenginliğinin başkalarının yağma edilmesine dayandığını gördüm ve kavradım. Kuzey ve Güney Amerika’nın ‘Kolomb öncesi’ kültürlerinin ne kadar muhteşem olduğunu anladım.

BM: Uzun yıllar Latin Amerika’da çalıştın. Yaptığın çalışmalardan bahseder misin?

AV: Orada, temelde bütün İspanyolca konuşulan ülkelerde artı Brezilya ve Karayiblerde çok şey yaptım. Diğerlerini saymazsam, Peru ve Kolombiya’daki savaşları, özellikle de Venezüella, Bolivya ve Ekvator’daki büyük devrimci mücadeleleri haber yaptım. Her zaman belirli aralıklarla Küba’ya giderim; çünkü orası benim entelektüel ve duygusal vatanım. Bütün devasa ülkede taban teperek, Lula ve Dilma döneminde Brezilya’yla ilgili çok şey yazdım. Paraguay’da Strossner diktatörlüğünün bıraktığı “Dehşet Arşivleri”ni haberleştirdim. ” Latin Amerika’nın Kesik Damarları”nı yazan Uruguaylı büyük yazar Eduardo Galeano’yla birlikte çalıştım. Şili’de Alman Nazi kolonisi “Colonia Dignidad”ı çektim. Guatemala, El Salvador ve Honduras’ın korkunç çetelerini yazdım. Panama’ya karşı ABD saldırısının ertesini, özellikle Colon şehrini yazdım. Meksika’da uzun zaman geçirdim… Son ziyaretim, 2018 Eylülünde, Meksikalılar on yıllar sonra ilk solcu hükümeti seçtikleri AMLO’nun seçim zaferinin arkasından geldi. Üç hafta boyunca, Tijuana’dan Merida’ya, Yucatan’a kadar bütün ülkeyi filme çektim. Toplamda Latin Amerika’da 5 yıl geçirdim.

BM: Afrika’da da yoğun çalışmalar yapmışsın. Bize bunlardan söz eder misin?

AV: Orası Yerküre’nin en yaralı kıtası. Bütün dünya Batı emperyalizmi ve yağmasından acı çekti. Oysa Afrika ‘benzersiz’dir; çünkü modern tarihte hiçbir yerde Batılıların vahşeti böyle zirve yapmış değildir. Belki de Güneydoğu Asya istisna. Latin Amerika televizyon kanalı Telesur için Kenya ve Uganda’nın berbat gecekondu mahallelerini filme alıyordum. Bir çölün orta yerinde temelde Somalili mülteciler için inşa edilmiş korkunç Dadaab kampı hakkında belgesel çektim. 90 dakikalık “Rwanda Gambit” belgeselini çektim. Batı’nın Ruanda soykırımıyla ilgili yalanlarını ve tüm zamanların en canavarca soykırımlarından biri hakkında nasıl suskun kaldığını anlattım: Ruanda ve Uganda’nın Batı adına bu maden zengini ülkeyi tamamen soyduğu Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ndeki (DRC) soykırım. DRC her şeye sahip -koltandan uranyuma, altından elmasa kadar. Ruanda’nın istilasından bu yana yaklaşık 9 milyon Kongolu ölmüş durumda.

BM: Sanırım Asya’ya âşıksın. Uzun yıllar Asya’da, özellikle de Endonezya’da çalıştın. Bu nasıl oldu?

AV: Asya benim vatanım. Ben kültürel olarak Asyalıyım; damarlarımda Asyalı kanı var. Çin’i seviyorum, ama Japonya diğer ülkelerde de kendimi çok rahat hissediyorum. Endonezya kesinlikle bunlardan biri değil. Ben orada hiç yaşamadım, yaşayamazdım da. Ölmüş olurdum. Orası beni o kadar dehşete düşürüyor ki bu konuda sık sık yazdım ve filmler çektim. Bunu dünyaya bir uyarı olarak yaptım. “Aşk”ın tam zıddı nedenlerden dolayı Endonezya’daydım. 1965’ten sonra, dünyanın bu en kalabalık 4. ülkesi, Batı tarafından dev bir laboratuvara dönüştürüldü. Endonezya bir ülke değil, bir ‘kavram’. 1965’ten önce, solcu,anti-emperyalist Başkan Sukarno zamanında, Endonezya ilerici bir ülke, Bağlantısızlar Hareketi’nin beşiğiydi. Tüm doğal kaynaklar ulusallaştırılmıştı.Batı, Sukarno’yu 20. yüzyılın en kanlı darbesiyle devirdi. 1-3 milyon arası insan katledildi ve nehirler cesetlerle dolup taştı: Komünist Parti (PKI)üyeleri, entelektüeller, öğretmenler, sendikacılar. Buna ‘entelektüel Hiroşima’ diyorum. Batı, tüm tiyatro ve film stüdyolarının kapatılmasını, Komünist ideolojiyle birlikte Çince ve Rusçanın yasaklanmasını istedi. Nerdeyse tüm yazarlar ve ressamlar Buru toplama kampına kapatıldı. Endonezya adalarının her yerinde kitlesel tecavüzler görüldü. İnsanların ya katledildiği ya da sonsuza kadar susturulduğu düşünüldü. Ucuz pop, Hollywood filmleri, kötü gıda maddeleri sokuldu ve teşvik edildi. Birçok yolla, Endonezya kültürü varlığını kaybetti ve çeşitliliği yok edildi. Endonezya Batı’dan aldığı büyük yardımla, yarım yüzyılı biraz aşkın bir sürede üç soykırım gerçekleştirdi: 1965 soykırımı, sonra Doğu Timor ve şimdi hâlâ süren Batı Papua’daki soykırımlar. Ülke giderek aşırı dindar, baskıcı ve dogmatik bir hale büründü. Aynı zamanda, 300 milyonu çok aşan nüfusta (resmi istatistiklerin nüfusu 250 milyonun hemen üstünde göstermesi yalan) bir tek büyük yazar, film yapımcısı, düşünür ya da bilim insanı bulamazsınız. Orada herkes aynı şekilde – ‘nasıl düşünmeleri isteniyorsa” öyle – düşünüyor: Kapitalizmi seviyor, Komünistlerden nefret ediyor, kendi doğal kaynaklarının yok edilmesini ‘ilerleme’ olarak görüyor. Hepsi eski moda Batı pop müziği dinliyor, berbat yerli korku filmler gibi en kalitesiz Hollywood yapımlarını izliyor ve nüfus başına en az kitap bu ülkede okunuyor. Orada ne olduğunu açıklamaya, analiz etmeye çalışıyorum. Aynı anda iki büyük belgesel yapıyorum: Biri dünyanın üçüncü en büyük adasının – Borneo(Endonezya’da Kalimantan adıyla biliniyor) – doğasının tümüyle yok edilmesi ve şimdi dünyanın en kirli havasını soluyan ve belki de en ‘yaşanılmaz’ büyük şehirlerinden olan Jakarta’nın çöküşü hakkında. Bunu elbette herhangi bir sponsorluk almadan yapıyorum; çünkü Batı’da ve Güneydoğu Asya’da, Endonezya’dokunulmaz’. Bu kesinlikle Batı’nın olmasını istediği şey: Batılı nüfusun refahı için yüz milyonlarca insanını ve doğasını feda ediyor. Bu yüzden de neredeyse uygarlık denen şeyi hiç bilmiyor. Endonezya hakkında bu kadar. Asya’yı genelde seviyorum; burası benim vatanım; özellikle de kuzey Asya. Çin, Japonya, iki Kore ve Rusya’nın ‘Uzak Doğu’su. Güneydoğu Asya bambaşka bir hikâye. Sürekli belgeselini yaptığım zifiri ‘karanlık bir hikâye.’ Son 60 yıldır korkunç acılar çekti: Vietnam, Laos, Kamboçya, Doğu Timor, Batı Papua, Endonezya, hatta Tayland. Kesinlikle Batı emperyalizmi nedeniyle acı çekmekte. Ama insanlar kendilerine yapılanları görmemek, anlamamak için koşullanmış. Bu nedenle, orada çalışıyor, kitaplar yazıyor ve filmler yapıyorum. Birileri yapmak zorunda çünkü…

BM: Siz ayrıca savaş muhabirisiniz de. Savaş muhabiri olarak belleğinizde birçok olay yer etmiş olmalı. Bizimle paylaşmak istediğiniz özel anılarınız var mı?

AV: Evet. Ama savaş her yerde, sadece resmen kabul edildiği birkaç yerde değil. Tabii ki, Afganistan, Suriye, Irak’ta çalıştım. Ama Keşmir’de ya da Afrika’nın en zorlu gecekondu semtlerinde, Orta Amerika’da çetelerin kontrol ettiği mahallelerde ya da Gazze’de de çalıştım. Oralar da savaş bölgeleri. Sosyal adalet dâhil adaletin yok edildiği her yerdedir savaş. Hemingway’in şu yazdığına tamamen katılıyorum: “İki tip yazar vardır: Savaşa gidenler ve onlara imrenenler.” Savaş her yerde olduğundan, buna dokunmayan yazar yalancının tekidir. Savaş gerçektir. Berbattır ama adalet ve özgürlük için savaşılması, batılı sömürgecilerin yarattığı sahte barışlardan çok daha iyidir. Bu tip “barış”ta, bir savaş bölgesinin tüm sağlık ve yaşam beklentisi göstergeleri mevcuttur. Tecavüz, yaralanmalar… her şey savaş bölgesindeki gibidir. Batılı propagandacılar çok tehlikeli bir “barış kültü” yarattılar. Batı için, ülke doğal kaynaklarını ve halkını Batılı şirketlerin kârlarına bütünüyle feda ettiğinde, ama halk boyun eğerek geri çekildiğinde barış olur. Latin Amerika’da sık sık ve çok doğru bir şekilde söyledikleri gibi, adalet yoksa barış da yok!

André Vltchek ve Noam Chomsky

BM: Bir kitap ve belgeselde Noam Chomsky ile birlikte çalıştın? Bu efsane insanla ilgili bir şeyler söyleyebilir misin? İnsan olarak Chomsky hakkında biraz sır ver, lütfen!

AV: Noam gülleri sever. İyi şarabı da. Özünde çok espritüel, çok nazik biridir. Sonunda yazık ki anlaşmazlığa düştük: Söz gelimi, Rusya, Suriye ve Çin konusunda. Ancak onun çalışmalarının çoğuna saygı duyuyorum. İnsanlığımız ve gezegenimiz için çok şey, gerçekte çok şey yaptığını söylemek zorundayım.

BM: Noam Chomsky,senin Oceania kitabın hakkında dedi ki: Kitap “günümüzün dünyasının gerçekliği”ni gözler önüne seriyor. “Özellikle Batı’nın acı verici, utanç verici gerçeklerinin tarihsel köklerinin izin sürmekte de başarılı.”Yorumun ne?

AV: Noam, nezaket gösterip birkaç kitabımı onayladı ve hatta bunların Ön sözlerini yazdı. Noam’ın “utanç verici gerçeklerinin tarihsel kökleri” denilen şeyle ilgili kendi yazdıklarına gelince, onun “Yeni Dünya,” özellikle şimdi Latin Amerika dediğimiz kıta, ama aynı zamanda ABD ve Kanada’nın fethini betimlerken özellikle güçlü olduğunu söylemeliyim. Bu konularda yazdıklarının dünyanın her yerinde milyonlarca insanı uyandırdığına inanıyorum.

BM: Tarih, güncel siyaset, felsefe, kurgu, vb. konusunda pek çok kitap yazdın. En iyi karşılanan kitabın hangisi?

AV: Eleştirel bakımdan en çok beğenilen kitap devrimci romanım Point of No Return’dür (Dönüşü Olmayan Nokta). Le Monde, Le Figaro ve Paris Match’in en korkulan eleştirmenlerinden süper pozitif eleştiriler bile aldı. Aynı zamanda 840 sayfalık Exposing Lies of the Empire – emperyalizmin halkı soyduğu, yıkıma uğrattığı ve yönlendirdiği tüm kıtalardaki araştırmalarımı toplayan kitap – da büyük başarı kazandı. Yepyeni, deneysel bir üslupla yazıldı ve okurlar bunu çok beğendi: Roman ve siyasal kurgu, felsefe ve gazetecilik arası bir şey.

Tabii ki Noam Chomsky ile ortak kitabımız On Western Terrorism* (“Batı Terörizmi” adıyla Türkçe çevirisi yayınlandı) çok iyi karşılandı ve yaklaşık 35 dile çevrildi (aslında sayısı unuttum).

BM: Aynı zamanda bir belgesel yapımcısısın. Yazarlık ve film yapımcılığı arasında nasıl bu kadar kolay geçiş yapabiliyorsun?

AV: Doğrusu böyle bir geçiş yapmıyorum. Her şey Batı emperyalizmine karşı ve küresel Komünizm’in parlak günleri için bir tek dev mücadele mi? Hayır? Benim çalışmam bir tek muazzam mozaik ve tek büyük muharebe gibi. Kendimi ifade etmemin farklı yollarından yararlandığım gibi farklı silahlar kullanıyorum. Bu romanlar, araştırmacı gazetecilik, felsefe aracılığıyla, kurgusal olmayan kitaplar, filmler, fotoğraflar, ama ayrıca sürekli yaptığım röportajlarda ya da halk karşısındaki ya da belli başlı üniversitelerdeki konuşmalarım aracılığıyla da olabilir.

BM: Bütün dünyada 160 ülke gezdin. Emekliliğinizde hangi ülkede yaşamak istersiniz? Tabii ki emekliliği bir kere bile düşünmeyen türden bir savaşçı olduğunu biliyorum.

AV: Haklısın. Hiç emekli olmayacağım – bu benim sonum olurdu. Hikâyem hayatımdır ve yolculuğum hikâyemdir. Devrime Latin Amerika’nın birçok ülkesinde ‘süreç’ denir. Bu bir tek kesintisiz yolculuktur: Asla sona eremez. Bu yolculuktan bıkarsanız, bu dünyadan, hayatın kendisinden bıkmış olursunuz.

Seçebilseydim, nerede mi yaşardım? Devrimci mücadelem ile hiçbir ilgisi olmadığından, senin için sürpriz olacak. Tamam, burasını tahmin edeceksin, bu ülkelerden biri sevdiğim Küba olurdu. Bir diğeri Japonya. Ancak ben orada uzun yıllar yaşadım. Ya da daha doğrusu, yaşamakta olduğum ülkelerden, şimdiye kadarki “üslerim”den biri bu ülkeydi. Doğru, Japonya’nın kesinlikle korkutucu bir dış politikası var. Ama onun kültürüne, doğasına, şiirine, edebiyatına, sinemasına, mutfağına hayranım. Ülkenin her tarafını gezdim. Orada kendimi güvende hissettim ve rahat yazdım. Bir de Şili. Orada değişik vesilelerle toplam 4 yıl yaşadım. Tekrarlayayım – Şili’nin büyüleyici bir doğası, derin kültürü, muhteşem şiiri, edebiyatı, leziz yiyecekleri ve şarabı var.

BM: Tüm dünyayı dolaştığından, hangi ülkenin kendi yurttaşları için en iyisi olduğunu düşünüyorsun?

AV: Aslında sorunun içinde iki soru gizli: Birincisi, yağmalanıp sömürgeleştirilen ülkelerin aleyhine, hangi ülke kendi yurttaşları için en iyisi? Bunun cevabı şöyle olurdu: Kesinlikle hemen hemen bütün Avrupa. İkincisi: Dünyaya yağmalamadan, hangi ülke kendi yurttaşları için en iyisi? Cevap: Bolivya, Küba, Çin, Rusya, İran, (mümkün olduğunca) Kuzey Kore, (dışarıdan ithal edilen terör altında mümkün olduğunca) Venezüella.

BM: Emperyalizmin boğucu kıskacının nasıl kırılacağını seziyorsunuz?

AV: Faşizm ve emperyalizmle müzakere edemezsiniz. Ezilen, yağmalanan ülkeler birleşip savaşmak zorunda. Mücadelenin ilk raundu geçmişte zaten kazanıldı. Söz gelimi, kahraman Vietnam ulusu hem Fransız sömürgecilerini, hem de ABD emperyalistlerini askeri yenilgiye uğrattı. Ama sonra Batılı emperyalistler kendilerini toparladılar. Önce Çin ve Sovyetler Birliği’ni bölmeyi başarıp sonra da ahmak Gorbaçev ve tehlikeli alkolik Yeltsin döneminde Sovyetler Birliği’ni tahrip ederek, cüret buldular. Kaybettiklerini geri kazandılar. “Barış, Barış!” naraları, “bizimle savaşmaya cesaret etmeyin, sadece kabullenip boyun eğin!” demektir. Emperyalistler yenilebilir. Bu Suriye’de açıkça gösterildi. Şimdi hem Çin, hem de Rusya Batı’nın tehditlerine, kışkırtmalarına, yaptırım ve gözdağına karşı koyarak, sağlam duruyor. Batı’nın terörü karşısında asla zayıflık göstermemeli. Gezegene bakın; teslim olan, diz çöken ülkelere ne olduğuna bakın: Endonezya’da, Doğu Afrika, Ortadoğu’da, Güneydoğu Asya’daki şu dehşete bakın. Piyasa fanatizmine tapmaya başladıktan sonra Hindistan’a bakın. İstediğimiz dünya bu mu? Değilse, tüm anti-emperyalist güçler birleşip savaşmalı. Batılı kamuoyunun bize katılacağını asla ummamalıyız. Batılı kamuoyu ayrıcalıklarıyla çürümüştür ve artık hiçbir solu yoktur. Sadece kendinden menkul, ağlamaklı tartışma kulüplerine sahip. Batılı emperyalizme karşı gerçekten savaşanların Batı’da hiçbir müttefiki yok.

BM: ABD’de Trump, Hindistan’da Modi, Brezilya’da Bolsonaro gibi otokrat liderlerin yükselişi konusundaki sezgilerin neler? Bunun bir model olduğunu düşünüyor musun? Bir dip akıntısı?

AV: Evet. Batılı efendiler, sağcı medya ve eğitim sistemlerinin itaatkâr, omurgasız sözde “elitler”i başarıyla imal ettiği kafası karışık ülkelerde, ne beklenebilir? Solu kazıdılar, sol partileri ve hareketleri kılı kırk yararak mikroskop altına aldılar. Seçmenlerin beynini yıkadılar ya da en azından kafasını karıştırdılar. İster inan, ister inanma, Brezilya ya da Ekvator gibi sol hükümetlerce yönetilmiş olan ülkelerde bile halkın büyük çoğunluğunun sol medyaya neredeyse hiç erişimi yoktu. İspanyolca CNN ya da İspanyolca FOX gibi propaganda kanalları yurttaşlara ‘enformasyon’sağlıyordu. Brezilya’da durum buna çok benziyordu, hatta daha da kötüsüydü. Yıllardır bu konuda uyarılarda bulundum. Sol, kendi medyasına, eğitimine, hatta karşı propaganda kanallarına “yatırım yapmak” zorunda. Bu konuda Chomsky ile epey konuştum. O neler döndüğünü gerçekten çok iyi kavrıyor. Kitabımızda daha çocukken, Batı yanlısı, emperyalizm yanlısı radyo ve televizyon kanaları tarağından nasıl beynimin yıkandığının hikâyesini anlattım. Elbette sadece ben değil: Suriye’de ve İran’da, Çin’de ve Rusya’da, bütün Latin Amerika’da herkes tehlikede. Bu yüzden, birleşmek zorundayız; çabalarımızı iki misline çıkarmak ve hikâyenin bizim tarafını anlatmak için elimizden geleni yapmak zorundayız. Ve çabalarımız birbirini beslemeli. Bu röportaj gibi: Bunu sevdim. Hintli kardeşim ve ben, Küba düşünceleriyle eğitilmiş bir Sovyet enternasyonalisti fikir alışverişi yapıyoruz! Açıkça ve içtenlikle.

BM: İklim Değişikliği ve kaynak Krizi dünyaya çöküşe sürüklüyor? Dünyanın hâlâ kurtarılabileceğine inanıyor musun? Önerilerin neler?

AV: Kurtarılabilir, ama tekrarlarsam ancak emperyalizm ve yeni sömürgecilik yok edilirse. En iyi örnek Endonezya ve filmini yapmakta olduğum Borneo Adası’nın tahrip edilmesiyle ilgili yapmakta olduğum film. Batı’da insanlar kendilerini rahat hissetmek için odadan çıkarken elektriklerini, musluklarını kapatıyorlar. Ama şirketleri yerel tropik ormanlardan kalanları yağmalıyor, koca dağları yerle bir ediyorlar. Batılıların aşırı-üretim ve aşırı-tüketimleri nedeniyle, Okyanusya’daki bütün ada-ülkeler yerleşilemez hale geliyor. Gereken şey bütün ‘dünya düzeni’ni yeniden düşünmektir. Ekonomik büyümeye gerçekten ihtiyacımız var mı? Yoksa her şey yeniden-dağıtımla mı ilgili olmalı? Çin yükseliyor! Yine Batılı propaganda kaynaklarının marifetiyle, insanlara nelere inanacakları söylenmesine rağmen, Çin”Ekolojik Uygarlık” için mücadelenin ön cephesidir. Bu konuda epey şey biliyorum; çünkü büyük filozof John Cobb Jr. ile birlikte çalışıyorum. Onun ekolojik uygarlığı anayasaya sokmak gibi tarihsel bir karar almaları dâhil, Çin liderliği üzerinde muazzam bir etkisi var. Çin, ekonomik büyümesini bilerek yavaşlatıyor; geleneksel bilgeliğine geri dönüyor. Ayrıca kırsal yaşamı büyük ölçüde geliştirerek kırsal kesimden şehirlere göçü de terine çevirmeyi başardı.Kitap en fazla bir ay içinde yayınlanacak.

BM: Mutlu musun?

AV: Evet. Çılgıncasına. Ağzıma sıçıldığında ve kımıldayamaz duruma geldiğimde bile. Ben bir savaşçıyım. Enternasyonalist, Komünist’im. Biz kazanıyoruz. Yavaş yavaş, çok yavaş, ama kazanıyoruz. Yolculuk zorlu, tehlikelerle dolu. Ama başka bir yolculuğa çıkmak ya da bir başka kader istemiyorum. Hayatım mükemmel değil ama hiçbir şeye değişmem. Elimden gelenin en iyisini yapıyorum. Ve hayatımı olduğu gibi seviyorum. Hikâyeleri de seviyorum. İyi hikâyeler olmadan, hayat olmaz. Yolculuk boyunca, yolda milyonlarca hikâye var. Bunlar bizim insan türümüzü tanımlayıp resmediyorlar. Bu hikâyeler temelinde, gezegenimizi bir kez daha tutuşturan büyük devrimci mücadele var. Emperyalistler hikâyeleri unutmamızı istiyorlar. Bizim Hollywood ve Disney’in kurmaca pis hikâyelerine yaslanmamızı istiyorlar. Gerçek hikâyeleri anlatmak bizim görevimiz. Çünkü bilgisayar oyunlarından çok daha güzel ve gerçekler. İşte bu yüzden yaratıyor, yazıyor ve film yapıyorum. Hikâyesiz devrim olmaz! Ne kadar çok duyar, görür ve yaratırsam, o kadar mutlu oluyorum.

Pravda’dan Çeviren:Ali Çakıroğlu


André Vltchek kimdir?

Filozof, romancı, film yapımcısı ve araştırmacı gazetecidir. Onlarca ülkelerde savaş ve çatışmalarda muhabirlik yapmıştır. Son kitaplarından üçü Revolutionary Optimism, Western Nihilism, devrimci roman “Aurora” ve kurgu olmayan siyasal çalışma, çoksatar: “Exposing Lies Of The Empire”dır. Ruanda ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti hakkındaki çığır açıcı belgeseli Rwanda Gambit ile Noam Chomsky ile birlikte film/diyalogu “On Western Terrorism” önde gelen belgeselleri arasındadır. Vltchek, şimdi Doğu Asya ve Ortadoğu’da yaşıyor, tüm dünyada çalışmalarını sürdürüyor. Ona kendi website ve Twitter’ından ulaşabilirsiniz.

Ali Çakıroğlu kimdir?

1954 doğumlu… Belge yayınevi, Aykırı, İletişim ve Galeri Kültür (Kıbrıs) yayınbevlerine yüzün üstünde kitap çevirisi yaptı…

Kategori: Hafta Sonu