[Bir Avrupa Macerası] Mutsuz insanlar ülkesinden başka diyarlara – Mehtap Doğan

21 Aralık’ta doğum günümü kutladık, hediyem ise bir çift biletti. Gezmeyi hep sevdim, yeni yerler görmeyi, farklı dünyalara adım atmayı, yeni tatlar keşfetmeyi… Seyahat etmek kendim için yaptığım en doğru yatırım, gezdiğim gördüğüm yerler sayesinde edindiğim deneyimler ise en büyük birikimim oldu.

Aktivistim. Uzun yıllar gazetecilik yaptım,tiyatroyla, belgesel sinemayla ilgilendim, çeşitli festivallerde çalıştım, onu aşkın filmin çekim ve yapım süreçlerinde bulundum. Kent gösterimleri,atölyeler, çekimler, turneler derken neredeyse bütün Türkiye’yi dere tepe dolaştım. Bundan beş yıl kadar önce, ‘İstanbul dışında bir yerde asla yaşayamam’diye düşünürken, İzmir’e yaptığım bir seyahatten, aklımda pek çok soruyla döndüm.

Barınmanın bedeli bu kadar ağır olmamalı

Hep yetişilecek bir yerler vardı, aranacak insanlar, tamamlanacak  işler… Çalar saatin sesiyle uyanmaktan bıkmış, çok sevdiğim doğadan, topraktan uzaklaşmıştım. İstanbul’un en canlı semtlerinden birine yerleşirken çok mutluydum. Çünkü tuttuğum evin çiçeklerle dolduracağım kocaman balkonları, güneş alan odaları vardı. İstanbul gibi bir metropolde, merkezi bir semtte oturmak istiyorsanız, böyle bir ev bulmak şans sayılıyordu. Üstelik gece dilediğim saatte bir başıma eve dönebileceğim konumdaydı. Oysa, o evde yaşadığım süreçte egzoz dumanı, korna sesleri, apartmanın hemen karşısındaki cami ve camiye ait lojmanda yaşayanlar nedeniyle bırakın çiçekle uğraşmayı balkona bile çıkamadım. Apartman inanılmaz bakımsız, ev sahibim son derece huysuzdu. Ev için hatırı sayılır bir kira ödüyordum ama vasat bir apartmandı. Yalnız yaşayan bir kadın olduğum için sürekli komşularımın gözetimi altındaydım. Aylık kazancımın büyük bir kısmını eve, kalanını da ofis giderlerine harcıyordum. Çok yoğundum, iyi işler yapıyordum ama kenara bir kuruş koyamıyordum. Gece mesailerine kalıyor, vapurda denizi seyretmek yerine bilgisayarımı açıp iş yetiştiriyordum. Sürekli bir telaş ve kaygı içindeydim. Toprakla bağım kopmuştu, kendime ayıracak vaktim yoktu, arkadaşlarımla sadece gündelik telaşlardan, işin ve şehrin yarattığı stresten, bir de kadınlara uygulanan şiddetten konuşuyorduk. Ülke gündemi öyle yoğundu ki,  bahçeye ya da balkona ekilecek çiçek üzerine edilecek sohbet fazlasıyla gereksiz kalıyordu.

Giderken “Hiç sevmedim” dediğim; dönerken “Biz ne yapıyoruz İstanbul’da?” diye hayıflandığım şehre yerleşmem sadece üç ayımı aldı. Ajansımı kapattım, günler süren internet mesaileri sonucunda yaşayacağım ilçeyi buldum ve eşyalarımı toplayıp yola koyuldum. İzmir’i hiç tanımıyordum, Sığacık’ta daha önce hiç kalmamıştım, İstanbul’da inanılmaz geniş bir sosyal ağım ve iş yapma potansiyelim vardı. Yine de hiç pişman olmadım.

Aslında bu gidişim başka gidişlerin fitilini ateşledi. İşçi ve emekçilerin “Grev yasaklarının sona ermesi”, “Ayrımsız şartsız kadro”, “İnsanca yaşanabilecek bir ücret”, “Çalışma koşullarının iyileştirilmesi”, “İş cinayetlerinin son bulması”gibi taleplerini dile getirdikleri 1 Mayıs 2018’de, mutsuzluklar ülkesi Türkiye’den ayrılıp, Letonya’ya yerleştim. Buraya geldiğimizde gözlemlediğim ilk şey ise güvenlik, sağlık, din, haber alma ve düşünce özgürlüğü gibi temel haklarımız için ne kadar mücadele verdiğimiz oldu.

Dünyanın en güvenli yerlerinden birisi: Letonya

Yarım yüzyıllık ömründe, Avrupa’da barışı ve refahı sağlayan, adil ve güvenli bir ortam yaratan, ortak para birimi oluşturan, vatandaşlarının hayatını iyileştirmek ve daha iyi bir dünya yaratmak için çalışan 28 demokratik Avrupa ülkesinden biri Letonya.

Old Town – Riga


Dünyanın en güvenli ülkeleri arasında gösterilen Letonya’nın başkenti Riga’da yaşıyoruz. Baltıkların en büyük şehri olmasına rağmen burada polis görmek neredeyse imkânsız. Türkiye ise, kişi başına düşen polis sayısında dünya ikincisi. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 2018 faaliyet raporuna göre, devletin emniyet kadrolarında toplam personel sayısı 267 bin 992. Bu personelin 251 bin 446’sı polis, 4 bin 528’i çarşı ve mahalle bekçisi olarak görev yapıyor. Bekçiler parkta sevgilisiyle öpüşenlerden, deniz kenarında birasını yudumlayanlara kadar herkesi denetleyebiliyor.

AB üyeleri tarafından, 1999 yılında aday olarak kabul edilen Türkiye, 2005 yılında tam üyelik müzakerelerine başladı. O günlerden bu yana Türkiye’nin AB üyelik süreci inişli çıkışlı bir seyir izledi. 2000’li yıllar tarafların yakınlaştığı, tam üyelik müzakerelerinin başladığı yıllarken, 2010’lu yıllar Türkiye’nin hem devlet hem de kamuoyu düzeyinde AB’den vazgeçme söylemlerinin etkili olduğu yıllardı. Toplum olarak AB’nin siyasi yönlerini tartışırken, bu sistemin aslında temel hak ve özgürlükleri güvence altına almak, topluma güvenli gıda ürünleri, yeşil bir çevre, kaliteli hizmet ve ucuz ürün sağlamak, her yaştan bireye hayat boyu öğrenme fırsatı vermek gibi pek çok kazanımı olduğunu göz ardı ediyoruz.

AB ülkelerinde yaşayan 500 milyondan fazla kişi, ulusal kimliği nedeniyle herhangi bir ayrımcılığa uğramama, güvenlik güçleri gibi istisnalar dışında birliğe üye herhangi bir ülkede çalışma, oturma ve okuma, üye ülkelerde gerçekleştirilen yerel seçimlerde oy kullanma, tüm AB ülkelerinde sağlık hizmeti alma ve planlı sağlık hizmeti seçme, engelliyseniz ayrımcılığa uğramadan seyahat etme, bir suçun mağduru iseniz özel koruma tedbirlerinden yararlanma, tüm AB’de adil yargılanma gibi haklara sahip.

Neden bu kadar mutsuzuz?

Ajans Press’in 2018 Gallup Küresel Duygu Raporu verilerinden ve medya yansımalarından derlediği bilgilere göre, Türkiye dünyadaki en mutsuz ülkelerden birisi. Trafik yoğunluğu, hayat pahalılığı, iş imkanlarındaki yetersizlik ise en çok şikayet edilen konuların başında geliyor.İnsanların 2017 yılında; stres, endişe, öfke ve fiziksel acıyı daha fazla tecrübe ettiklerini ortaya koyan raporda, her beş kişiden birinin öfkeli,insanların yüzde 23’ünün üzüntülü olduğuna ve yüzde 31’inin fiziksel acı çektiğine işaret ediliyor.Türkiye İstatistik Kurumu tarafından gerçekleştirilen, “2017 Yılı Yaşam Memnuniyeti Araştırması” da Türkiye’de mutsuz birey sayısının giderek arttığının bir başka göstergesi. Araştırmaya göre, bu ülkede mutlu olduğunu beyan eden bireylerin oranı 2016 yılında yüzde 61.3 iken, 2017 yılında yüzde 58’e düşmüş. Mutsuzluktan en çok şikayet eden kesim ise yüzde 53.1 ile 45-54 yaş grubu.

Türkiye İstatistik Kurumu tarafından gerçekleştirilen, “2017 Yılı Yaşam Memnuniyeti Araştırması” da Türkiye’de mutsuz birey sayısının giderek arttığının bir başka göstergesi. Araştırmayagöre, bu ülkede mutlu olduğunu beyan eden bireylerin oranı 2016 yılında yüzde 61.3 iken, 2017 yılında yüzde 58’e düşmüş. Mutsuzluktan en çok şikayet eden kesim ise yüzde 53.1 ile 45-54 yaş grubu.

Riga şehir merkezi

Büyük kentlerde, özellikle İstanbul gibi metropollerde, yaşamanın bir de bedeli var: Kent Hastalıkları. Hasta bina sendromu, kent sendromu, yazar krampı, İstanbul bronşiti, gürültü sağırlığı…Bütün bunlar çağdaş yaşamın tıp literatürüne eklediği yeni hastalıklar. Öyle ki;bu mutsuzluk hali, otobüse, metroya, vapura yetişme telaşı, gasp edilme veya tacize uğrama korkusu, ülkede yaşanan adaletsizlikler gibi pek çok sebep kimi zaman intiharla sonuçlanan ağır depresyona bile yol açıyor. Tıpkı Türkiye’de hukuk sosyolojisi alanının gelişmesine ve toplumsal cinsiyetin bu alandaki öneminin fark edilmesine değerli katkılarda bulunan, deprem sonrası travma yaşamış çocuklarla çalışan, kadın cinayetleri üzerine çeşitli çalışmalar yürüten öğretim üyesi Dicle Koğacıoğlu gibi. 6 Ekim sabahı bedenini Boğaz’ın serin sularına bırakan Dicle, ölümünden önce adalete erişim süreçleri üzerine bir alan araştırması yürütüyor, aynı zamanda 12 Eylül darbesinin hukukçular tarafından nasıl algılandığını ve anlatıldığını inceliyordu. Çevresi ve öğrencileri tarafından çok sevilen, “hayat dolu” bulunan, daha önce herhangi bir intihar teşebbüsü ve ölüme övgüsü olmayan Dicle’nin yakınlarına bıraktığı veda notunda, “Çok acı var, dayanamıyorum” yazıyordu.

“Türkiye’de yaşayan kadınlar olarak hepimiz vücudumuzla ne yapacağımız konusundaki bin bir soruyla namus kurgusu üzerinden karşılaşıyoruz. Kimimiz namus cinayetlerinden ölüyor,kimimiz giydiği eteğin boyu için dayak yiyor; başkaları oturma şekilleri hakkında çalıştığı atölye, ya da ofis sahibinden uyarı alıyor, namussuz olarak düşünülüyorsa pandik yiyor; bazılarımıza boşanırken çocuğunun velayeti verilmiyor, diğerleri verilmeyecek korkusuyla yaşıyor, bir başkamıza çalıştığı fabrikada kötü gözle bakılıyor, ötekine kötü gözle bakılacak diye çalışmasına izin verilmiyor.” Dicle Koğacıoğlu

Letonya halkı neden mutlu?

Letonya sokaklarında dolaşırken başını omuzlarının arasına gömüp kamburunu çıkararak yürüyen, kavga eden, suratı asık, gergin birileriyle neredeyse hiç karşılaşmadık. Ancak parende atan garson, dans eden tezgâhtar, şarkı söyleyen kasiyer gördük.

Old Town-Riga

Nüfusu 1,96 milyon olan Letonya’da kadın nüfusu yüzde 54’ü aşıyor. İş hayatında ve sosyal hayatta oldukça aktif olan kadınlar,kendilerini “özgür” ve “huzurlu” olarak tanımlıyorlar. Bu ülkede kadınları otobüs sürerken, berber salonlarında sakal tıraşı yaparken, kod yazarken görmeniz mümkün. Hemen her iş kolunda aktif olarak yer alan kadınlar, “başıma bir iş gelir mi?” endişesi taşımadan gece vakti sokaklarda, tenha yollarda,ormanlık alanlarda, parklarda rahatlıkla yürüyebiliyorlar. Günde en az beş kadının erkekler tarafından öldürüldüğü Türkiye’de ise kadınlar her türlü ayrımcılığa maruz kalıyorlar, cinsel, fiziki, ekonomik ve psikolojik şiddet yaşıyorlar, hem evde hem işte çalışıp çifte mesai yapıyorlar, sigortasız ve sendikasız çalıştırılıyorlar, erkeklerden düşük ücret alıyorlar.

Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Dairesi (DİSK-AR) tarafından hazırlanan “Kadın İşçi Gerçeği 2017”raporu, Türkiye’de çalışan kadınların yüzde 63.9’unun çalışma hayatından memnun olmadığını gösteriyor. Türkiye’de kadınlar ağırlıklı olarak hizmet sektöründe iş bulabiliyor. Makina mühendisliği, yazılım geliştiriciliği, ağır vasıta şoförlüğü gibi işler “erkek işi” olarak görülürken, öğretmenlik, tezgâhtarlık,sekreterlik, büro işleri, kuaförlük, terzilik, bulaşıkçılık, hemşirelik,memurluk, avukatlık ve bankacılık gibi işler kadınlar için ideal meslekler olarak sıralanıyor.

Letonya’ya Türkiye’den geldiyseniz bir kadının otobüs kullanmasından ziyade, kadının işine gösterdiği özene şaşırıyorsunuz. Çünkü masa başı iş yapan, kamu ya da özel sektör çalışanı kadar giyim kuşamlarına önem veriyorlar. Türkiye’de alt sınıfın yaptığı çöpçülük, şoförlük, kasiyerlik, garsonluk gibi işler burada değersiz görülmediğinden ve emeğin kıymeti bilindiğinden hem ayrımcılığa maruz kalmıyorlar hem de geçim derdi çekmiyorlar.

Şoför demişken…

Letonya’da trafik kurallarına, hız sınırına uymayan, makas atan, taciz eden, güvenlik şeridini ihlal eden, ambulans için açılan yola giren, gereksiz korna çalan tek bir şoför göremezsiniz.

Riga’da şehir trafiği

Trafik ışıklarına uyuluyor, yaya geçidi olarakta bir edilen şeritli yollarda mutlaka yayalara öncelik tanınıyor. Bunun altında yatan en önemli nedenlerden biri ise toplumun hemen her kesiminde eğitim düzeyinin yüksek olması.

Nüfusunun yüzde 30’u Rus olan Letonya’da okuma yazma oranı yüzde 100. Yeme-içme, barınma,ulaşım gibi temel ihtiyaçlar, birçok Avrupa şehrine nazaran oldukça ucuz. Eğitimin kalitesini yükseltmek için kitaplardan düşük vergi alınıyor, ülkede neredeyse herkes Letonca’nın yanı sıra Rusça ve İngilizce konuşabiliyor.

Old Town- Riga

Letonlar başka kültürleri de kolay kabulleniyorlar ama Türkiye’de yaşayanlara kıyasla daha mesafeli ilişki kurmayı, misafirlerini evde değil restoranda ağırlamayı tercih ediyorlar. Ancak bu “resmiyet” soğukkanlı olmalarından değil, utangaç olmalarından ve özel hayata önem vermelerinden kaynaklanıyor.

Soğukkanlı değil utangaçlar

Avrupa’ya giden pek çok Türkiyeli, “Ne kadar gelişmiş olursa olsun, bizim insanlarımız sıcaklığı oralarda yok” cümlesini illa kuruyor. Evet, bizim toprakların sıcaklığı buralarda hissedilmiyor. Ancak bu mesafe aslında “kişisel alan” denilen şeyin ne kadar kıymetli olduğunu anlamanıza, taciz mi etti yoksa samimiyetten mi dokundu diye sorgulamalara girmemenize, sadece kırmamak için bir dolu insana tahammül etmek zorunda kalmamanıza, kendinize ve sevdiklerinize daha kaliteli zaman ayırmanıza sebep oluyor.

Tarihin ve doğanın kıymetini biliyorlar

Bu masalsı şehirde attığınız her adım zamanda yolculuk hissi yaşatıyor.

Old Town – Riga

Özellikle Old Town olarak bilinen eski Riga bölgesi buram buram sanat ve tarih kokuyor. 420 Yıllık külliye duvarına kamyon girsin diye kapı açılan, dünyanın en önemli kültürel miraslarından Aspendos Antik Tiyatrosu’na mutfak mermeri döşeyen, ‘Ocaklı Ada Kalesi’ de denilen 2000 yıllık tarihi Şile Kalesi’ni ‘Sünger Bob’a benzeten, 12 bin yıllık Hasankeyf’in Ilısu Barajı altında kalmasına göz yuman, İstanbul’un simgesi İstiklal Caddesi’ni koca bir şantiyeye dönüştüren zihniyetin aksine, Letonya hükumeti geçmişine ve kültürel değerlerine sahip çıkıyor.

1997 Yılında UNESCO dünya kültür ve mirasları listesine giren Riga’da 800 civarında Art Nouveau bina bulunuyor. Riga denildiğinde akla ilk gelen mimari yapılardan birisi Karakafalar Evi. Ortaçağ gotik mimarisinin en iyi örneklerinden sayılan Karakafalılar Evi, yılbaşı ağacının ilk kez süslendiği meydan olarak bilinen Central Market Hall’de bulunuyor. II. Dünya savaşı sırasında harabeye dönen pek çok yapı gibi bu muhteşem bina da 1999 yılında aslına uygun olarak yeniden inşa edilmiş.

Yılbaşı ağacının ilk kez süslendiği meydan

Çevre konusunda çok duyarlılar

Bu Baltık ülkesinde sadece tarih değil, doğa da sizi kucaklıyor. Yaklaşık yüzde 50’si yeşil alandan oluşan Letonya’da, 12.000 nehir ve 3.000 civarında irili ufaklı göl bulunuyor.

Riga’nın ortasından geçen ve Baltık Denizi’ne dökülen, Letonya’nın en büyük nehri Daugava

Köprüler kurmak, yollar açmak için yemyeşil ormanları çorak arazilere dönüştüren, yaban hayvanlarını telef eden, seçim dönemlerinde, yeşil alan fakiri İstanbul’a devasa büyüklükte millet bahçeleri açacaklarını vadedip  şehir mezarlığı ya da Kuzey Kore tipi konut projelerinden hallice piknik bahçeleri yapan Türkiye Hükumetinin aksine, Letonya Hükumeti ormanların korunmasına yönelik titiz bir çalışma yürütüyor. Bu titiz çalışmadan çevre kadar hayvanlar da sebepleniyor.



Şehir merkezinde ördek, kuğu, kunduz, kirpi, kaplumbağa gibi hayvanlarla yolunuz kesin kesişiyor ama sokak köpeği ya da kedisi görmek için özel bir çaba harcamanız gerekiyor.

Festivallere yasakların koyulduğu, nitelikli pek çok filmin sansürlendiği, güzelim heykellerin vandallarca harap edildiği, zaten kısıtlı olan gösterim alanlarının elinizden alındığı, kahkaha atmak gibi güzel bir eylemin bile iffetsizlikten sayıldığı Türkiye’den farklı olarak Letonya’da birbirinden keyifli festivaller organize ediliyor. Bunlardan birisi Riga sokaklarında binlerce mutlu insanın hep bir ağızdan şarkı söyleyip dans ettiği “Latvian School Song and Dance” festivali. Nüfusu 2 milyon bile olmayan Letonya’ya şarkı ve dans festivali döneminde yaklaşık 40 bin kişi akın ediyor. Binlerce insanın hep bir ağızdan şarkılar söyleyip dans ettikleri festival, 1873’ten buyana, beş yılda bir düzenleniyor.

https://www.youtube.com/watch?v=TYIgwyML7WQ

Kaçmadık, korkmadık, gitmeyi tercih ettik

İslam dünyasının beyin göçü sorunuyla karşı karşıya olduğundan şikâyet eden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Bazılarının Türkiye’nin artık yaşanmaz bir yer haline geldiğini ve yurt dışına gitmeyi söylediğini duyuyorum. Bunların bilet paralarını verip göndermek lazım. Bu insanlar Türkiye’ye yük” demişti.Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) yayımladığı ‘Uluslararası Göç İstatistikleri’ raporuna göre 2017’de Türkiye’den göç eden kişi sayısı bir önceki yıla kıyasla yüzde 42,5 artış göstererek 253 bin 640 oldu. Rotayı Avrupa Birliği ülkelerine çevirenlerin çoğu iyi eğitimli ve vasıflı kişiler. Ne yalan söyleyelim biz de öyleyiz! Ancak, azalan iş imkânları, artan muhafazakârlık, insan haklarının ve özgürlüklerin kısıtlanması, adalet sisteminin işlememesi,güvenlik sorunu bizim gitme kararımızın tetikleyicileri oldu. Kendinizi güvende hissetmek, emeğinizin bir değeri olduğunu görmek, hayatta kalmak için ağır bedeller ödemek, ayrımcılığa maruz kalmak istemiyorsanız Türkiye size göç etmekten başka seçenek sunmuyor.

Bugünlerde kiminle konuşsam gitmek istiyor. Yaşadığınız kentten ayrılmaya niyetliyseniz, hayallerinizi gerçekleştirmek için emekli olmayı, daha çok birikim yapmayı, çocuklarınızın hayatını düzene sokmayı,taksitlerinizin bitmesini beklemeyin. Zaman hızlı akıyor, bekledikçe başka sorumluluklar ekleniyor ve gitmeniz güçleşiyor. Bu yüzden çözün halatları. Mark Twain’ın dediği gibi “Bundan 20 yıl sonra yapamadığın şeyler seni yaptıklarına nazaran daha çok üzecek. Güvenli limanlardan uzaklara yelken aç. Rüzgârı yakala. Araştır. Hayal et. Keşfet!”

Sevgiyle…

Mehtap Doğan  

[email protected]