DünyaManşet

Şehirde dayanışma ve demokrasi


17 Ekim 2018’de Green European Journal‘da Lech Mergler imzasıyla yayınlanan makaleyi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Sema Alpan Atamer’ın çevirisi ile paylaşıyoruz. 

***

Özel bir vaka olmaktan uzak, –yandaşları tarafından ‘iyi değişim’ olarak lanse edilen- Polonya’daki Hukuk ve Adalet Partisi’nin (PiS) siyaseti, yaygın küresel eğilimler nedeniyle Dünya çapında birçok yerde bulunuyor. PiS siyasetteki bu değişim talebini kanalize ederek, Polonya’da çok sayıda seçim kazandı. Polonya’nın dışında bu olay, Victor Orban’ın Macaristan’daki hakimiyetinde, Britanya’daki Brexit’e, ABD’de Trump’ın başkan olarak seçilmesinde, Türkiye’de Erdoğan’ın gücünü pekiştiren referandumlarda görülebiliyor. Bu türden siyasi davranışlar, daha önce tahayyül edemeyeceğimiz Avusturya, Fransa ve Hollanda’ya da yayıldı.

Bu olay, toplumun aldatılmış ve statükodan bıkmış büyük kesiminin değişiklik arzusu ile bağlantılı. Demokrasinin durumuna dair bu güçsüzlük hissi ve hayal kırıklığının temelinde “politikacılarımızı seçebiliriz; ama artık politikaları seçemeyiz” duygusu yatıyor. TINA’da (There Is No Alternative=Başka Seçenek Yok) (Britanya’nın muhafazakar başbakanı Margaret Thacher tarafından piyasa ekonomisinin çalışan tek sistem olduğunu iddia etmek ve bu konudaki tartışmalara son vermek için kullanılan slogan) aynı hissi dile getiriyor: her şey olduğu gibi kalmalı. Umutsuzluk kritik bir büyüklüğe erişince, genel yanıt sistemin ve onun elitlerinin körlemesine reddi biçiminde oluyor: bırakalım dibe vursun, böylece sonunda bir değişiklik görebiliriz, ne tür olduğunu boş ver! Polonya’nın kuzeybatısında yer alan Slupsk şehrinin Belediye Başkanı Robert Biedroń, bu duyguyu şu cümlesiyle yakalıyor: “Daha önceki temsilcilerden o kadar bıkmıştı ki, homofobik olmasına rağmen Słupsk halkı, aynılarıyla daha fazla uğraşmaktansa benim gibi bir homoseksüeli seçmeyi tercih etti”. İronik biçimde, Biedroń’un benzerlerinin başarısı, otoriter popülizmin yükselişini açıklayan aynı umutsuzluk duygusundan ateşleniyor.

Eşitsizlik ve güvensizlik, bu politik sapmanın can alıcı kaynakları. Gençlerin işsizliği, değersiz işler, sosyal güvenlik ağlarının olmaması, körüklenmiş ama kavrulup kalmış özlemler, kredi kartı borçları, geleceği görememek: hepsi cesaretsizlik duygusunu besliyor. Ama ayrıca toplumdaki ve kimlikteki çöküşle, devletin halkı terk etmesiyle, anlamlı iletişimsel anlatıların ortadan kalkmasıyla, yalnızlaştırma ve aşağılamayla görülen insan haysiyetinin varoluşsal biçimde hüsrana ve tecavüze uğratılması da var. Bütün bunlar, serbest piyasanın ormanında, yabancı ve düşman dünyanın kaosunda ve küreselleşmenin içinde yer alıyor. 

Küresel çağın açık ve akışkan postmodernizmi, direnç ve itiraz sonucunu getiriyor; çünkü maliyetini yüklenmiş pek çok insan, bu düzen içinde kendi geleceğini göremiyor. Bunun sonucunda, güvenli, uysal, kontrol altında, düzenli ve öngörülebilir görünen bir geçmişin özlemini duyuyor. “Ya bizim yolumuza ya da akışa!” diye bağırıyorlar. Bu, modası geçmiş, aşina ama artık yaşanması mümkün olmayan toplumsal yaşam biçimlerine geri dönüş. Politik terimlerle, genişliği korku ve endişe aşılayan eski bariyerlerin ve sınırların yeniden konması ve kamusal alanda özgürlüklerin kısıtlanması anlamına geliyor. Çoğunlukla eşit bir şekilde dağıtılmayan açıklık ve özgürlükle ilgili hayal kırıklığı,açıklık ve serbestliğe dair gerçek fikirlere karşı düşmanlığa dönüşüyor. Ne de olsa, açıklık ve özgürlük dalgasının, limandaki tüm tekneleri yüzdürmesi gerekiyordu. Ancak günün sonunda, bir kaçı yüzebildi ve pek çoğu geride kaldı.

Kent nedir?

Tarihsel olarak Batı medeniyetlerinde kent, sadece mallar ve hizmetler için değil; aynı zamanda enformasyon, bilgi ve fikirler için bir toplanma ve ticaret yeriydi. Kabaca 8. yüzyıldan itibaren feodalizm denizinde kentler kendilerini otonom adacıklar olarak ilan etmeye başladılar. Orta Çağın meşhur ‘Stadtluft macht frei’ (kent havası özgürleştirir) kuralı, bir kişi, bir kentte bir yıl bir gün geçiriyorsa, feodal sahibinin boyunduruğundan çıkabileceği anlamına geliyordu. Bağımsız şehirler, iç meselelerini halletmedeki karmaşık demokratik yönetişim sistemlerinde, lonca ve şirket bağlantılarında, siyasi temsiliyet ve yurttaşlık konularında otonomdular. Kentler, Avrupa medeniyetinin ve küresel kapitalizmin temelini teşkil ettiler. Ancak sonraları, 18. ve 19.yüzyıllarda ulus devletlerin ve milliyetçiliğin icadı ile birlikte kentlerin etkisi zayıflamaya başladı.

Avrupa şehirlerine ilişkin garip bir paradoks, şehirdeki yaşamın pek çok bakımdan–esas olarak da mekansal bakımdan- sınırlı olması ama bununla birlikte maksimum özgürlüğü sağlamasıdır. Bir kent esasen, yapay biçimde inşa edilmiş ve kısıtlı bir mekanda, sayısız ihtiyaçları ve sahip olduklarıyla yaşamak durumunda olan pek çok insandan ibarettir. Bu yoğunlukta ve bu hareketlilikte, kentlilerin birbirleriyle çarpışma ihtimali yüksektir. Bu nedenle kentlerde mekanın yönetimi, ulaşımdan gürültüye, reklamlara ve binalara kadar çok fazla düzenlemeye tabidir. Kent sakinlerinin her birinin rahatı, diğerlerinin rahatının sınırına kadar genişleyebilir. Diğerlerinin çokluğu, mekanının kısıtlılığı göz önüne alınırsa, rahatlığın kapsamı da sınırlıdır.

Bu katı kısıtlar altında birlikte var olabilmek ancak düşüncelerin özgür olması ve onlara tolerans gösterilmesi, din, kültür, adetler ve dünya görüşü gibi erdemlerle mümkündür. Yüzyıllar boyu eğitilmişcesine, sıkışık mekanlarda başkalarına saygı gösterme ve düşüncelilik, kültürel ortamdaki hareketi de etkiledi. Bu özgürlük; farklılığın, yabancılığın ve çeşitliliğin tehdit olmadığı Avrupa kentinin gerçek ‘doğa’sının ve geleneklerinin ürünüdür. Buna mukabil, bunlar aynı zamanda potansiyelini ve şartlarını geliştiren faktörlerdir ki geniş çaplı kabul görmüş şu misyonunu yerine getirebilsin: ticaret ve ürünlerin, fikirlerin ve insanların akışı.

Siyasi Değişim ve Kentler

Politik değişimin mevcut dalgası, Avrupa kentinin temelinde yatan değerler ile çatışıyor; hatta onları tehdit ediyor. Polonya’da yaygın ve siyaset tarafından körüklenen yabancı karşıtlığı; yüksek öğretim, kültür ve küresel iş dünyasında yayılan yabancılara yönelik antipati ve nefreti üretiyor. Bu da yabancıları hoş karşılamayan bir ülke imajı yaratıyor. Eğer yabancılar, hoş karşılanmadıklarını hissederlerse, turist, işçi ya da öğrenci olarak gelmeyecekler ve Polonya şehirleriyle iş ilişkisine girmek istemeyecekler.

Dünya’nın hiçbir yerinde büyük şehirlerin bu büyük değişimi destekleyemeyeceği olgusu hayret edilesi bir şey değil. Ne Ankara ne de Istanbul, Recep Tayyip Erdoğan’ı referandumda desteklemedi. Paris, seçimlerde Marie Le Pen’e sadece çok az bir oy verdi. Budapeşte, Victor Orban’a ilişkin hayal kırıklığı yaşıyor. Londra, Brexit’i desteklemedi (ve şimdi de Müslüman bir belediye başkanı kenti yönetiyor) ve Avusturya ve Hollanda’nın büyük şehirlerinde yabancı karşıtı partiler, az bir genişleme sağlayabildiler. ABD’nin metropolitan alanlarında da durum aynı. Polonya’ya gelince, büyük şehirler hala muhalefetin tahkim mevki.

Bununla birlikte, Avrupalı muadilleriyle karşılaştırıldığında medeni,sosyal ve kültürel gelişim bakımından çok daha çürük temellere oturan Polonya şehirlerinin durumu daha da güç hale geldi. Orta sınıfın getirdiği kent-karşıtı ekonomik politikalar nedeniyle, Polonya kentinin 300 yıllık yıpranmışlığı son bir kaç on yılda, -hatta belki sadece son 10 yılda- tersine dönmeye başladı. Ayrıca, neoliberalizmin getirdiği çarpık ve ticari ‘ilerleme’, kentsel toplulukların oluşmasını, kentlerin kendi kimliklerini veya ortak kent sevgisini (hemşehrilik ruhunu) geliştirmelerini engelledi -hala da engellemeye devam ediyor- ve kentsel demokrasinin cesaretini kırdı.

Küçük şehirler avucunu yalasın?

Ünlü şair Andrzej Bursa’nın “küçük şehirler avucunu yalasın” sözü, Polonya’daki bölgesel kalkınma tartışmalarında yakıcı bir şekilde hatırlatılır. Bu ibarenin dile getirilmesinin anlamı, sorunun daha derin katmanlarına dikkat çekmektir. Eğer, büyük şehirlere rağmen, siyasi değişim feryadı gerçekten önemli bir daralma yaşıyorsa, o halde büyük şehirler, siyaseten durumla alakalarını kaybediyor, sesleri duyulmuyor ve toplumun geri kalanı ile bağlantıları kopuyor demektir. Bu ayrıca şehirlerin, orta ve küçük ölçekli kasabaları sürükleyip götüren toplumsal eğilimlere muhalif konumda durduğu anlamına gelir. Polonya’da ve diğerlerinde, metropollerle küçük şehirler arasında geniş bir sosyal fay hattı oluşuyor. Buradaki soru, hangisinin çoğunlukta olduğundan ziyade –ki eğer bu sorunun yanıtına bakılırsa genellikle aradaki fark çok az- hemen her yerde potansiyel olarak tehlikeli siyasi eğilimlerin ortaya çıkışını görüyor olmamız. Bu eğilimler büyümeye devam edecek mi?

Bursa’nın sözleri, daha önceki Sivil Platform liderliğinde kurulan hükümetin ‘ilerleme’ politikası için doğrudan kısa bir slogan olabilirdi. Oysa, [politikalarına] ‘kutuplaştırma ve dağılma kalkınması’ ünvanını kazandırdılar. Politikaları,‘yeterince kalkınıldığında; refahın yavaş yavaş kentlerden kırsala doğru akacağı’ varsayımına dayandığından, kaynakları kentsel alanlarda yoğunlaştırmayı öneriyordu. Uygulamada ise, polis karakolları, postaneler, otobüs ve tren güzergahları, sağlık ocakları ve devlet daireleri gibi zaten fakirleşmiş lüksler topluluklarına son verilmesi anlamına geldi. Vaad edilen ilerleme dalgası açıkça taşradakileri geride bırakarak başka bir yerlere geldiğinden, kırsaldakiler değişim isteklerini dile getirmeye başladılar.

Teknelerden kaçı bu dalga ile yerinden kaldırıldı; kaçı geride bırakıldı?Polonya’da en büyük 20 şehir, 8,5 milyon insanı barındırıyor; geri kalan 900 küçük şehir ve kasaba ise 15,5 milyon nüfusa ev sahipliği ediyor. Yani, tüm Polonyalıların neredeyse yarısı, orta, küçük ve çok küçük ölçekli yerleşim yerlerinde yaşıyor; ki bu da siyasi potansiyelin metropoller ile kent çeperleri arasındaki dağılımı hakkında bir fikir veriyor. Bu gerçekleri bu kadar kötü bir şekilde göz ardı eden herhangi bir politika kabul edilemez. Bunu dikkate alınca, böylesine vahim bir adaletsizlik için şimdiye kadar ödenmekte olan siyasi bedelin o kadar da ağır olmadığını söylemek mantıksız olmayacaktır.

Şehirlerin dayanışması ve demokrasi

Zengin şehirlerinde kendi hinterlandları var. Durumu iyi mahallelerin ötesinde statükoya karşı kızgınlık ve düşmanlık potansiyeli barındıran ihmal edilmiş alanlar yatıyor. Şayet kentsel alanlardaki eşitsizlik ve adaletsizlik; marjinalleştirme ve aşağılamadan kaynaklanan sorunlar halledilmezse, buralarda yaşayanlar parça parça ‘karanlık tarafa’ doğru kayacaklar. Metropolitan alanların ‘iyi değişim’i şu an için desteklemediği gerçeği, eninde sonunda bunu yapma potansiyelinin kentlerde olmadığı anlamına gelmiyor. Örneğin hala muhalefetin kalesi olan Poznan’da, PiS Partisinin temsilcilerinin Kent Meclisindeki sandalye sayısı 2014 seçimlerini takiben (her ne kadar hala azınlıktalarsa da) iki katına çıktı.

Büyük kentler hala sadece orta-sınıf rahatlığına sahip kesimlerin yaşadığı yerlermiş gibi, onlara has ihtiyaçlar, sayıları onlardan çok daha fazla olan basit şehir halkınınkilerden daha önemliymiş gibi yönetiliyorlar. Söylemlerdeki aldatan değişimler, kurulu düzen tarafından uygulanan polkitikaların gerçek amaçları hakkında bilgi toplamayı daha güç hale getirdi. Eşitlik ve gelişmeyi kutsayan bu yeni dil, çoğu kez, modası geçmiş neoliberal politikaları bulanıklaştırma amacını taşıyan parlak bir bir cila. Yerel seçimlere katılım oranı yaklaşık yüzde 35-40 civarında. Diğer bir deyişle, oy vermeyenler,seçmenlerin hemen hemen üçte ikisine yaklaşıyor. Bu da şu soruyu akla getiriyor: Bu belirsiz ve sessiz çoğunluk ne istiyor?Bir gün seçim sandığına giderse, neyi ve kimi destekleyecek? Bunun sonucunda ne türden bir değişim ihtimali var?

‘Şehirlerin demokrasisi’, anlamı sadece kentsel alanların içsel süreçlerini- hemşehrilerin sorumlu olduğu kendi kendini yönetme kuralları ve prosedürleri- değil, aynı zamanda ülkenin bütünündeki demokratik sistemde şehirlerin yerini de kapsayan bir slogan. Bu sistem ne kadar demokratik olursa, şehirler o denli özgür, öznel ve otonom. Şehirlerin demokrasisini korumanın ve güçlendirmenin şartı ise dayanışma –hem şehirler arasında hem de şehrin kendi içinde. İfade özgürlüğü sadece, farklı düşünen ve konuşanların ifadelerini koruduğu için şimdiye kadar değer taşıdı. Aynı şekilde, dayanışma da sosyo-ekonomik ayrımları aşmalı; aksi taktirde samimiyetsizliğin önündeki bir duman perdesinden başka bir şey olamaz.

Dayanışma, daha küçük şehirlerin de oturabilmesi için büyük şehirlerin masada yer açması anlamına geliyor. Şehirlerin birbirleriyle yarıştığını görmek isteyen neoliberal dogmaların yerini eş güdüm ve dengenin alması ve bunlarla nötürleştirilmesi gerekiyor. Bu konudaki bir başarısızlık; özgürlük, hoşgörü ve çeşitlilik kaleleri olarak şehirlerin konumlarını zayıflatacak ve onları toplumsal hüsrana ve siyasi entrikalara maruz hale getirecek. Her şeyi tersine çevirmek, şehirler arasındaki dayanışma ve eş güdüm, Avrupa kentinin değerlerini, neoliberalizm ve otoriter popülizmin ötesinde korumak ve geliştirmek için bir yol sunuyor. Bu, şehirlerin demokrasisinin ve özgürlüğünün korunması ve güçlendirilmesi için gereken, karşı-ağırlık.

Kentsel inisiyatiflerin değeri

Çıkarılacak sonuç şu olabilir: Demokrasi ve dayanışma temelinde işlev gören şehirler, pek de ilerici olmayan neoliberal politikalar ile milliyetçi popülizm arasındaki dikotomiyi kırmada önemli bir rol oynayabilir. Kentsel inisiyatifler, yerel siyasi bölünmeleri aşabilecek bir evrensel kentleşmeyi beslemeye odaklanacak bir politik strateji benimsemeli. Yerel kentler seviyesinde özlenen demokrasi, tarihte olduğu gibi, ulusal düzeydeki demokrasi için prototip olarak hizmet verebilir.

Burada, Polonya’daki potansiyel halk hareketleri oldukça önem taşıyor. Bununla birlikte, bu türden inisiyatifler çoğu kez; gayri estetik, ahlaksız ve utanç verici –tek kelimeyle iğrenç- buldukları parti siyasetine ve genelde siyasete tiksinti duyma özelliğini taşıyor.Bu süreçte gerekli öge, ‘yeni şehirli halk’ın temel ihtiyaçlarını kapsayan modern bir anlatı. Yetkilerini iktidardan değil; örgütlü ve dinamik bir hemşehrilik dayanışmasından esinlenerek, hem kent içindeki hem de kentler arasındaki dayanışmanın ilerletilmesinden alan kentsel inisiyatifler tarafından önemli bir rol oynanacak.

Muhtemelen mevcut krizin kökünde yatan siyasi ikileme ve zorlu duruma şehirler çözüm getirecek. Yenilenmiş bir demokrasi için umutlar belki de şehirlerde mevcut.

*

Makalenin İngilizce Orijinali

Yeşil Gazete için çeviren: Sema Alpan Atamer

(Yeşil Gazete, Green European Journal)

Kategori: Dünya