Küçük bir kemirgene bu kadar bağlanacağımı bilmiyordum… – Yağmur Özgür Güven

Suyunu özenle değiştirip, müsli tabağını kafesten alıp yıkadım ve akşam uyandığında verebilmek için dolaptan meyve püresini çıkartıp oda sıcaklığına gelmesi için tezgâha koydum. Bunları yaparken, uyanmaması için çok sessiz olmaya çalıştım. Ve ardından karanlık yaratmak için kafesinin üzerine örtüsünü örttüm. Günlük rutinim bu.

Akşam ise kaşınma sesinden uyandığını anlayacak ve yanına gidip ismini söyleyeceğim. Sesime doğru koşarak elleriyle kafes demirine tutunup kocaman esneyecek. Sonraki bir saat boyunca kendini temizleyecek, tüylerini düzeltecek. Akşam 9-10 gibi kalkıp su içecek, kafesin en üst katına çıkarak önce biraz püre (veya muzlu yoğurt) yiyecek ve yan kaptaki yiyeceklere dokunmadan aşağıya inecek. Bir süre sonra gene yukarıya çıkarak peynir ya da fıstık alıp koşarak aşağıya inecek. Bir kısmını talaşın içine saklayıp bir kısmını da yiyecek. Gece boyunca 8-9 kez aynı şeyi yapacak. Sabah uyandığımızda o yeni yeni yatmaya hazırlanıyor olacak ve yatmadan önce yemesi için biraz yemek daha koyacağım. sabah 10 gibi vücudu yuvarlak bir şekil alarak uyumuş olacak. Onun rutini de bu.

14 Temmuz’dan beri yani 6 aydır bizimle. Ömürleri 2-2,5 yıl. Geldiğinde kaç yaşındaydı bilmiyorum ama yetişkindi. Sürekli “Ne olur bari 2 yaşından küçük olsun geldiğinde” diye geçiriyorum içimden çünkü çok alıştım varlığına. Uyurken gidip karnı aşağı yukarı hareket ediyor mu diye kontrol ediyorum. Küçük kutunun içinde ilk defa kapıdan içeri girdiğinde hayretler içinde onu izledim dakikalarca. Bana o kadar yabancı bir canlıydı ki… ve hatta itiraf ediyorum korktuğum bir canlıydı. Asla zarar vermez, verilmesine de izin vermezdim elbette ama “uzaktan sevmeyi” tercih ederdim. Yaklaşamazdım bile.

Küçük kutudan çıkartıp kafese konulduğunda (tabii ki bunu ben yapamadım!) hareket alanı daha geniş olduğu için yürümeye, etrafı koklamaya başladı. Kafesin üst katına çıktı. El ve ayak parmaklarını farkettim. Şu an parmağımın ucuyla sevdiğim kuyruğu çok korkutucu geldi ama bir yandan da küçücük el ve ayak parmakları vardı: ya o kuyruk ya da o parmaklar o vücuda ait değil gibiydi. Ve gene hayatımda ilk defa görüp kafese monte ederken içimden “asla bu saçma şeyden su filan içemez” dediğim suluğa giderek su içmeye başladı. Aynı oturur gibi, arka ayakları üzerinde durdu ve haznenin altından çıkan aşağıya doğru meyilli metal ince borudan su içti. Laboratuvar hayvanları bakımı gibi bir derste öğrenmiştim yer altındaki bitki köklerinden sızan suları içtiklerini, bu davranışın her ortamda nesiller boyu devam ettiğini. Ama neden bilmiyorum suluğun içinden suyu içmesi gene de garip geldi. Oradan su içemeyeceğini düşünerek hemen yan tarafa yedek olarak koyduğum cam su kabını (o uzaktayken) çabucak kaldırdım. Sonra meyveli müsliye gitti ve yemeye başladı. İlk iletişimimiz buydu: koyduğum suyu içip yemeği de yemesi.

Günler geçtikçe alışmaya başladım kuyruğuna bile. İlk kez tutmayı denediğimde tiz bir çığlık atınca hemen bıraktım ve kaçtı. Hangimiz daha çok korktuk bilemiyorum. Bir süre sonra yaptığım planın neticesinde bir elimle yemeği uzatırken diğer elimle belli belirsiz sırtına dokunmaya başladım. Eskisi kadar tepki vermemeye ve hemen kaçmamaya başladı. Haftalarca devam ettirdim bunu çünkü onun korkması beni inanılmaz üzüyordu.

Çok sıkılıyor olabilir diye düşünüp 3-4 tane küçük top aldım bir gün. Plastiğe yakın bir malzemedendi ama çok sertti. İki tanesini kafesin içine doğru yuvarladım, koşarak geldi. Çok değil, 10 saniye sonra bir topun neredeyse yarısını yemişti. Bir şekilde iki topu da almayı başardım. Türlü türlü oyuncaklar denedim ama pek ilgi göstermedi. En sonunda kâğıt peçeteyi ona doğru sallama oyununu buldum.

Sonra sesimi tanımaya başladı. İsmini söyleyince olduğum yere doğru koşmaya. Koşup kafesin ince metallerini tutunca parmaklarını ve ucundaki minicik tırnakları seviyordum. Arada bir iki minik ısırık vakası oldu, kâğıt kesiğine benzeyen ama çok daha küçük ve sinir bozucu bir sızı veren ısırıklar. Görme kabiliyetleri çok az ama duyma ile koku alma had safhada gelişmiş. Sesten mi, kokudan mı emin değilim ama beni tanıdığını farkettim. Bana verdiği tepkileri, yabancı insanlara vermiyordu; çağırınca gelmiyor, uzatılan yiyeceği alıyor ama çok ortalarda yemiyor, biraz içine kapanıyordu. Resmen insan seçiyordu yani.

Biliyor musunuz, sıçanlar sürprizleri çok seviyor. Kafes altlığı olarak kullanılan çam talaşının içine saklanmış bir kaju ya da su dolu kabın içinde yüzen sürpriz bezelyeler onu çok mutlu ediyor. Aynen insan gibi yemek de seçiyor, çok sevdiği ve az sevdiği şeyler var. Muz ve elma varsa elma; fındık ve ceviz varsa ceviz; mısır ve nohut varsa mısır tercih ediyor. Beğendikleri ve beğenmediklerini de ayırıyor zaten, eliyle alarak kabın dışına fırlatıyor. En başta da bahsetmiştim, rutinleri var. Hep aynı yerde uyuyor, aynı sırayla yemek yiyor, yeni çam talaşı konulduğunda talaşları elleriyle ittirerek aynı köşeye yuvasını yapıyor. Ve belki de en şaşırtıcı özelliklerinden biri temizliğe çok düşkün olması. Aynı bir kedi gibi sürekli ellerini, tüylerini temizliyor. Bazen saatlerce…

Yazın ortasıydı sanırım, sabah çalıştığım yere gittiğimde beni bahçede küçük ölü bir beden karşıladı. Hala hayatta olup olmadığını kontrol ettim, maalesef değildi. Kediler öldürüp bırakmışlardı. Yakınlaşınca farkettim: aynı parmaklar. Aynı ağız, bana çok tanıdık gelen bir şey tutar gibi sıkılmış eller. Aynı tüyler, sadece rengi farklı. Aynı oval kulaklar. Görevli geldi “aa yazık kediler mi öldürmüş?” dedi evet dedim, “ölü mü acaba?” diye sordu, kontrol ettiğimi ve ölü olduğunu söyledim. Sonra sınıfa gidip oturdum ve kendimdeki değişimi farkettim. Altı ay önce değil yaklaşıp bakmak, yönümü değiştirmek isterdim. Korkup korkmadığımı düşündüm, hayır korkmamıştım. Hem de hiç. Çünkü ayağımın dibindeki canlıyı “tanıyordum”. Nasıl kedileri ya da köpekleri tanıyorsam, onları da tanıyordum. Ve evdeki minik elli kıza çok bağlanmıştım. aklıma hemen o geldi.

Bazıları diyor ki “insanları hayvanlar arasında ayrım yapmamaya ya da farelere-sıçanlara karşı da hassas olmaya davet edip durma. Onları asla sevmeyecek ve umursamayacaklar. Sadece kedi-köpek severler”. Onları seviyorlar mı cidden? İnsanın herhangi bir insandışı türü tutarlı şekilde sevebildiği konusunda bir takım şüphelerim var (hatta kendi türünden birini de). Dolayısıyla neyi sevip, neyi sevmeyeceğinden de emin olmak zor. Neticede kuzulara bayılan, çocuğunu kuzum diye seven, sevdiği munis kişileri “kuzu gibi” diye tarif eden ve kuzuları severek yiyen bir türden bahsediyoruz. Ya da evindeki balıklarına gözü gibi bakan ve balıkları severek yiyen bir türden. Aslanlara büyük bir hayranlık duyan aslan avcısının neyi sevip sevmediğini kestirebilmek çok zor bence. İnsan çok karmaşık bir canlı. Bir yerde okumuştum: “Hayvanlara duyulan hayranlığa, sıklıkla onlara karşı zalimlik eşlik eder”. İnsanın davranışlarının çok ciddi bir ahlaki değerlendirme sonucu şekillendiği konusunda şüpheci olan tek kişi olmadığımı biliyorum, aynı şüpheyi taşıyan kişilerin (ve hatta ruh bilimcilerin) sayısı hayli fazla.

Hangi çaba nafile, hangisi değil çok net bilemiyoruz. Ben empatinin de; kabullenme ve benimsemenin de görsel temelli olduğuna inanıyorum. Dolayısıyla da insanlar bu canlılara onları sık sık görerek-tanıyarak alışabilir. Sevsinler ve okşasınlardan ziyade görünce bedenin üzerine kocaman bir süpürge indirmemesi, onun açlığını kullanıp tuzak yaparak kapan kurmaması ya da o korkunç yapışkanlı tuzaklara yeltenmemesi yeterli. Tüm liminal hayvanlar gibi onlar da bizlerle birlikte yaşıyorlar ve zaman zaman “bizde” bile yaşayabiliyorlar. Ultrasonik kovucular var mesela. Aynı yeri paylaşmak istemiyorsak bu bir çözüm yöntemi. İnanın, aynı bizler gibi acı çekiyorlar. Sıçanlar acıdan çığlık atar mı? Evet atar. Kritik soru: sıçanlar insanları sevebilir mi? Bence severler. Sevgimiz karşılıklı…

.

Yağmur Özgür Güven