“Kralın bir çocuksa… vay sana, ey ülke!” (Eski Ahit, Vaiz, 10:16) – Jean-Françoıs Bayart

Bu yazı medyascope.tv/ den alınmıştır

Fransa’nın önde gelen siyaset bilimcilerinden Jean-Françoıs Bayart’ın 7 Aralık 2018’de mediapart’ta çıkan yazısını Haldun Bayrı çevirdi.

Emmanuel Macron, geçen yaz hesap vermesini isteyenlere, “Hele bir gelsinler de görelim!” demişti. “Geldik işte! Başkan!” diye karşılık veriyor Sarı Yelekliler. Seleflerinin başlatmış olduğu, onun da seleflerini çekingenlikle itham ederek hızlandırmaya giriştiği, Fransız sosyal modelinin neo-liberal yıkım girişimini sürdürmesini zorlaştırıyorlar.

Sarı Yelekliler seferberliğini Mayıs 68’le karşılaştırmak akıl bulandırabilir, hatta sarsıcı olabilir. İlk bakışta, ideolojik kapsamı ya da talepleri başta olmak üzere her şey bu iki olayı karşı karşıya konumlandırıyor gibi. Ama bence bu farklılıkla yetinmek, iki bakımdan yanlış bir yoruma hapsolmak demek.

Bir yandan, eskilerde kalmış olması, 1968’deki sarsıntıya karakterini veren özlemlerin ve aktörlerin heterojenliğini ve kafa karışıklığını unutturuyor. Sempatik ve özgürlük âşığı tek sıra öğrencilerden hiç ibaret olmayan hareket, toplumsal bünyenin bütününü ele geçirmişti; tekeli poliste kalmayan şiddeti ve çapulculukları da katarsak, karanlık bir taraf da barındırıyordu. Ayrıca bir üniversitede herhangi bir “genel meclis”e katılmış olmak, bu hareketin ille de demokratik olmadığını bilmeye yeter. Bu bakımdan Sarı Yelekliler aktivizminin goşistlerin aktivizmi (ya da Grenelle Anlaşması’nın sunağında öğrencileri kurban eden CGT’nin “demokratik merkeziyetçiliği”) nazarında pek kompleks duymasını gerektirecek bir durum yok.

Diğer yandan, iki dönem arasındaki tarihsel ve ekonomik bağlam farkı, her iki karşı çıkış hareketinin yönelimleri arasındaki farkı da açıklıyor. 1968’de Fransa, Şanlı Otuz Yıl’ın doruğundaydı ve savaşın –İkinci Dünya Savaşı’nın, Hindiçini Savaşı’nın, Cezayir Savaşı’nın– rehininden kısa süre önce kurtulmuştu; yeni alışkanlıkların ve yeni özgürlüklerin filiz vermesiiçin elverişli bir andı bu. Bugün Fransa, kitlesel ve uzun süreli işsizliğin, eşitsizliklerin büyümesinin, güvencesizliğin umumîleşmesinin, insanların kendileri için olmasa bile en azından çocukları için daha iyi bir gelecek bekleyemeyişinin yerleştiğine tanık olunan Lânetli Elli Yıl’dan çıkmayı beceremiyor. Git gide daha çok sayıda Fransız, tuzağa düşürüldüklerini, fare gibi kapana kısılmış olduklarını hissediyorlar ve fare ne yaparsa onu yapıyorlar: Isırıyorlar.

Bunun haricinde, Mayıs 68 ile Sarı Yelekliler arasında hayli çarpıcı yakınlıklar var. İki durumda da, toplumun anonimliğinden çıkan, olağanüstü etkili ve yaratıcı seferberlik tarzları benimseyen, sınıf ya da statü ayrımlarını aşan ve ara bünyelerin etrafından dolanan hareketin gelişini hiç kimse görmedi. Bu bakımdan, sarı yeleğin birleşme simgesi olarak seçilmesi ve eylem yeri olarak döner-kavşakların tercih edilmesi, halktaki dikkat çekici bir siyasî zekânın göstergesi. Buna burun kıvırmak yerine sevinmemiz gerekirdi; çünkü “halk” ne terbiyelidir ne de sevimlidir — terbiyeli, sevimli… Jacqueries isyanlarına (1358) katılan köylüler, 1789 Devrimi’ndeki Sans-culottes/Donsuzlar, 1871’deki Komüncüler pek öyle değillerdi.

Üstelik Fransız siyasal söyleminde öyle bir şizofreni biçimi var ki; bir kamu yapısının (Bastille) kanlı biçimde ele geçirilmesini (14 Temmuz) özgürlüğün kurucu eylemi olarak yüceltirken –mesela Kurucu Meclis’te feodallerin ayrıcalık ve haklarının kaldırıldığı 4 Ağustos Gecesi yerine– ve en gözde aletleri kargı ve giyotin olmuş olan kahramanlara seve seve atıfta bulunurken, çağımızdaki kalabalık ortalığı kırıp döktüğünde ve ateşe verdiğinde ürküntüye kapılmış bâkire havalarına giriyor — 5. Cumhuriyet’te, saldırabilecekleri valilik binaları için hep bir kota tanınmış olan köylüler ve balıkçılar söz konusu değilse tabii. Aynı selefleri gibi Emmanel Macron’un ulusal romanı da çok seçmeci oldu. Onu idrak ettiği hususunda bize teminat verdiği ve bizi kurtarmayı kafasına koyduğu monarşinin sessiz ve derinden nostaljisi de kökenini zaten kralın öldürülmesinde bulur; bu yüzden pişmanlık duyduğumuzu ve teselli bulmak istediğimizi söylemesi biraz kolay. Teşbihte hata olmazsa, işte oraya geldik. En azından simgesel düzeyde, Puy-en-Velay civarındaki 88 no.lu karayolunun Lachamp kavşağındaki göstericilerin temsilî giyotinle yaptığı gibi…

Asıl sorun Sarı Yelekliler’in aşırı sağcı mı yoksa aşırı solcu mu olduğunda değildir. Bilindiği kadarıyla, bu iki hareketliliğin her birinden katılanlar var; seçimlerde oy kullanmayanlarla aynı zamanda hükümet partilerinin ılımlı tabanından da kuşkusuz. İkisinin de kampanya temaları dikkate alındığında, Marine Le Pen’in ya da Jean-Luc Mélenchon’un bu hareketi kafakola almaya çabalamaları anlaşılır; fakat bizatihi Sarı Yelekliler’in halihazırdaki ya da müstakbel yönelimleri üzerine hiçbir şey söylemiyor bu bize. Büyük ihtimalle kendileri de fazla bilmiyorlar bunu; çünkü zaten tam olarak da, içlerinden çoğu uzun zamandır sandığa gitmiyor, siyasetten el çekmiş durumda. Fakat tâbire uygun biçimde, yağmurdan kaçarken doluya tutulmuşlar.

(…)

Öyleyse Sarı Yelekliler neyin adı? Gramsci’nin sözünü ettiği “organik aydınlar” tarafından öfkesi siyasî olarak dile getirilmeden önceki astlığın adı. Önce haysiyet istiyorlar. Satın alma güçlerinin, ya da güvencesizliklerinin, ya da işsizliklerinin, onları aileleri, bilhassa çocukları ve de yakın çevreleri gözünde sinsice yoksun bıraktığı haysiyetlerini… Gayri maddileşmiş, fakat git gide daha çok ahtapotlaşan ve vaktiyle bedava olan çok sayıda zorunlu ya da lüzumlu hizmeti onlara alelacele ödeten, meşru fakat teknik zorluğu yüzünden saydam olmayan katkıların tahsilatında her zamankinden daha acımasız, sonu gelmeyen ve daima daha karmaşıklaşan formaliteler dayatan bir bürokratik dünyada, onları bilgisayarlarının karşısında çaresiz bırakan “idarî basitleştirme” tarafından her gün ayaklar altına alınan haysiyetlerini…

(…)

Elbette Sarı Yelekliler kendilerine de kızsalar iyi olur. Sandığa gitmediler, ya da ekonomi politikaları onları şimdi bulundukları yere getiren sağ ya da sol partilere oy verdiler. Kamu hizmetlerini yok ederek onları arabaya ve kilometrelerce yol yapmaya mahkûm eden kamu harcamalarında kısıntıya gidilmesinden yana sürüyle birlikte, devlet memurlarına karşı melediler. Verginin onlara donatım olarak getirdiklerini görmek istemeden ve eleştirilerini vergi adaletsizliğine yöneltmeden, vergi ilkesini damgaladılar. Ve çekinmeden söyleyelim; onları duvara toslatan neo-liberal politikanın bütün temel ilkelerini 1980’lerden beri kabul ederek büyük bir sivil aptallık örneği verdiler: vilayetlerde günlük tek bir rejime ayak uydurarak, yerel ya da ulusal sorunlar üzerine karşıt her tartışmaya gönülsüz kalarak, her biri haber mefhumuna ve hatta Fransız diline ayrı bir hakaret olan televizyon kanallarını izlemeyi kabullenerek, sosyal medyadaki komplocu zırvalarda teselli bularak ve kendilerini söğüşleyen süpermarketleri ve kent dışındaki büyük alışveriş merkezlerini bedava zannederek…

Ama Sarı Yelekliler’in siyasî tutarsızlıkları tarafından kıstırıldıklarındaki azaplarına bir “Oh olsun!” dedikten sonra, onları ne yapalım? Önce, onları dinlesek iyi olur; döner-kavşaklarda onca farklı ufuktan ve inançtan kimselerin, üç hafta önce birbiriyle konuşmayanların, her halükârda siyaset konuşmayanların arasında konuşulanlara, inşa edilenlere, hayallenenlere kulak vererek. Şu anda mangalların etrafında yeni bir yurttaşlık tecrübesi şekilleniyor; en iyiyle de zenginleşebilir, en beteri de olabilir.

Hem sonra, bunun stratejik hazzına neden sırt çevirilsin? Demiryolcuların aksine, Sarı Yelekliler Emmanuel Macron’a şah mat dediler ve sahtekârlığını açığa çıkardılar. Zira o, yeni zamanlar üzerine Evanjelist söyleminin ardında, düpedüz eski dünyadandır. Maliye bakanı olarak, bankacı olarak, François Hollande’ın önce danışmanı sonra bakanı olarak, Cumhurbaşkanı neo-liberalizme kefil olmuş ve bunu esinlemiştir; daha da beteri, bunun dölüdür, Ronald Reagan ile Margaret Thatcher’ın gramerini kullanmadan düşünmekten âcizdir.

2017’de, onun mesihçilik iddiası, Jacques Chirac’ın “toplumsal kırılma”yı kınaması, ya da Sarkozy’nin “kopuş” istenci kadar muteber olabilir. Bugün kral çıplak; tıpkı 1995 büyük grevlerinden sonraki Jacques Chirac gibi. Zor kullanarak bastırma eğilimi elenmiştir. Yerden yere vurduğu, etrafından dolandığı, içlerini boşalttığı ara bünyeleri imdada çağırmaya mecbur olduğunu görüyor. Kansız bıraktığı bölgelere şimdi cansimidi gibi sarılıyor. Günümüzdeki kriz, Emmanuel Macron’un kafasındaki şahsî iktidar kavrayışının iflasıdır.

Daha önce, kimilerinin inanmak istediğinin aksine münferit bir vaka olmayıp kurumsallık-karşıtı bir uygulama alışkanlığını açığa vuran Benalla Vakası’nın (Macron’un yakın korumalarından Benalla 1 Mayıs 2018 günü Contrescarpe Meydanı’nda göstericileri döverek dağıtmaya girişmişti, Ç.N.) başlatmış olduğu bir iflas. “Hele bir gelsinler de görelim!” diye çıkışmıştı hesap vermesini isteyenlere. “Geldik işte, Başkan!” diye karşılık veriyor Sarı Yelekliler. Macron’un seleflerinin başlatmış olduğu, onun da seleflerini çekingenlikle itham ederek hızlandırmaya giriştiği, Fransız sosyal modelinin neo-liberal yıkım teşebbüsünü sürdürmesini zorlaştırıyorlar.

İşin daha da temelinde yatan, Sarı Yelekliler hareketinin 1980’li yıllardan beri ağır basan “kimlik yanılsaması”nı dağıtıp oyunun merkezine tekrar toplumsal sorunu getirip koymasıdır. Seferberliğin ölçeğine vurulduğunda ufacık kalan tek tük birkaç vaka dışında, şu son günlerde göçmen işçilerden bahseden olmamıştır; hiç kimse mazot zammının sorumluluğunu onların üzerine atmayı aklından geçirmemiştir; fakat eşitsizlik konuşulmuştur. Ve bu hareketin protestosu, Donald Trump’ın seçmenleri gibi iklim değişikliğinden kuşku duymuyor; fakat ilke olarak hiç kimsenin karşı çıkmadığı bir enerji geçişinin getirdiği vergi yükünün adaletsiz paylaştırılmasına yükleniyor. Bu hareketin söylemi muazzam bir çıfıt çarşısı; orada yok yok. Bununla birlikte, hayli uzun zamandır ilk kez, toplumun kaydadeğer bir bölümü ayağa kalkıyor ve “Kapa çeneni! Soytarı!” diye haykırıyor.

Bu yazı medyascope.tv/ den alınmıştır

.

Jean-François Bayart