[Katowice’den Notlar-2] Birinci hafta biterken müzakerelerde son durum: Suudiler ve Kuveyt 3,5 derece için kararlı

Katowice’de iklim değişikliği müzakerelerinde birinci hafta biterken, görüşmelerin yapıldığı salonlardan sızan bilgilere bir göz atmakta fayda var. Zira bugün siyasi düzeydeki tartışmaların başlayacağı ikinci haftadan önceki son gün. Metinlerdeki parantezlerin azalması gerekiyor.

COP24’ü dışarıdan göründüğünden daha önemli hale getiren şey, Paris Anlaşması’nı uygulanamaz bir kâğıt parçası haline getirmek isteyenlerle IPCC’nin son 1,5 derece özel raporunda ortaya koyduğu gerçeklere göre daha da güçlendirmek isteyenler arasındaki mücadelenin iyice gün yüzüne çıkması. Teknik dilden uzak durarak anlatmak gerekirse durum şöyle:

Hak temelli Paris Anlaşması’nın 8 temel ilkesi

Paris Anlaşması’nın en önemli özelliklerinden biri hak temelli olması. İnsan hakları, yerli toplulukların hakları, halkın katılımı, toplumsal cinsiyet eşitliği, adil dönüşüm, gıda güvenliği, ekosistem bütünlüğü, biyoçeşitliliğin korunması ve kuşaklar arası hakkaniyet. Burada, iklimin korunmasından ve iklim eyleminden yana bir müzakereci iseniz, bu 8 temel ilkeyi bir solukta, ezberden saymanız, ama bunun da ötesinde uygulamanın her aşamasında bu ilkeleri gözetmeniz gerekiyor.

Örneğin Kuveyt delegelerinin yaptığı gibi cinsiyet eşitliği Paris Anlaşması’nın önsözünde dururken sesinizi çıkarmıyor, ama iklim felaketine uğrayan bir topluma destek olunduğunda “cinsiyet eşitliğinin” gözetileceğine dair bir cümle yazılacağı zaman bloke ediyorsanız, sadece kadın haklarına karşı olmakla kalmıyor, Paris Anlaşması’nın ruhunu da baltalıyorsunuz demektir. Aynı şekilde iklim değişikliğinden en çok etkilenen, hakları devletler tarafından en fazla ayaklar altına alınan yerel halkların hakları adaptasyonla veya kayıp-zarar mekanizmasıyla ilgili metinlerde anılmasın diye egemenlik sorununu gündeme getiriyorsanız, derdiniz iklim değil başka bir şey demektir.

İşte anlaşmanın uygulama kılavuzu olan kurallar kitabını hazırlarken gerekli her noktada bu temel meselelerin dile getirilmesi mücadelenin önemli noktalarından bir tanesi. Ancak özellikle gıda güvenliği, kuşaklar arası hakkaniyet ve ekosistem bütünlüğünün kural kitabında yer almasına karşı bir direnç var. Bunun nedeni de tahmin edilebilir. Ekosistem bütünlüğü ilkesi biyoçeşitliliğin korunmasından da öte, bütün doğa düşmanı uygulamaların önündeki önemli bir engel. Kuşaklar arası hakkaniyetin özü ise iklim eylemini güçlendirmek. Buradaki en önemli mücadelelerden biri ise tam da bu konuda.

Daha güçlü, daha kararlı bir iklim eylemi

Ambition denen, Türkçeye herhalde tek kelimeyle çevirmenin zor olduğu kavram, daha güçlü, daha kararlı bir iklim eylemi anlamında kullanılıyor. IPCC’nin son 1,5 derece özel raporunu yeni hazırlanacak katkı beyanlarına (NDC) kılavuz yapmaya çalışmak bir ambition mücadelesi. Bu da temelde kuşaklar arası hakkaniyet ilkesine dayanıyor. İklim değişikliğinin sadece bugünkü etkileriyle ilgilenmiyor, asıl gelecekteki yıkıcı etkilerini durdurmak istiyorsanız emisyonlarınızı gezegenin ısınmasını 1,5 dereceye gelmeden durduracak kadar fazla ve hızlı azaltmanız, bunun için de örneğin kömürü enerji kaynaklarınız arasından 2030’a kadar tamamen çıkarmanız gerekiyor.

Bütün bu müzakere jargonunun, kısaltmaların ve madde numaralarının arkasında gizli olan mücadele bu kadar basit. İşte bu yüzden Suudi Arabistan, Arap Grubu adına konuşurken ambition kelimesine itiraz ediyor. Kuveyt, Suudi Arabistan gibi ülkeler daha güçlü bir Paris uygulaması istemiyorlar, yani gezegenin en az 3-3,5 derece ısınmasını garanti altına almaya çalışıyorlar. Üstelik bunun için de bayağı bastırıyorlar. Örneğin önceki gün Kuveyt’in IPCC’nin 1,5 derece raporuna gönderme yapılmasına itiraz etmesi, gerekçe olarak da neredeyse “biz rapordan hoşlanmadık” demesi inanılır gibi değildi. Üstelik Kuveyt 50 derece sıcaklıkta kavrulurken ve yüzyıl ortasına kadar muhtemelen üzerinde yaşam kalmayacak bir toprak parçası haline gelirken. Herhalde müzakereciler klimalı mekanlardan dışarıya başlarını bile uzatmıyorlar.

5 yıl mı, 10 yıl mı?

Katowice’de birinci haftanın önemli tartışma noktalarından biri de bundan böyle emisyon azaltımı için verilecek süreyi ortaklaştırma meselesiydi. Buranın jargonunda common timeframe (CTF) denen bu konudaki tartışma biraz tuhaf. İlk katkı beyanları (NDCler) Paris Konferansı’na gitmeden verildiği için ülkeler istedikleri bir zaman aralığı için azaltım hedefi belirlemişlerdi. Kimisi 2025’e kadar, yani 5 yıl için, kimisi 2030’a kadar, yani 10 yıl için. Tabii bu durum kolektif azaltımı ve gidişatı izlemeyi zorlaştırıyor.

Kural kitabına bütün ülkeler için 5 yıl kuralı konması isteniyor, buna göre örneğin ikinci NDC’lerin 2025-2030 için olması gerekecek. Bu pozisyonu Güney Afrika, Afrika Grubu, Norveç, Japonya ve bütün az gelişmiş ülkeler savunuyor. Üstelik 10 yıl isteyen de yok. Ancak başta AB olmak üzere en önemli aktörler sessiz kalmaya devam ettiği için konu henüz çözüme kavuşmuş değil. Hatta birileri taslağa ortak süre sınırı 2041’den sonra geçerli olur diye ekletmiş! Oysa bu konu hem iklim eylemini güçlendirme hem de izleme ve şeffaflığı artırma meselesi. Ortak bir süre kuralı koymadığınız veya bunu geciktirdiğiniz zaman anlaşmanın uygulanmasını karmaşıklaştırmış ve işi sulandırmış oluyorsunuz.

Hibe yerine kredi verelim!

Tabii her sene olduğu gibi tartışmalar sadece azaltım hedefleri çevresinde dönmüyor, iklim finansmanı hâlâ en önemli başlık. Bu kez 2025 sonrası iklim finansmanı için kuralların belirlenmesi tartışılıyor, ama bir yandan da Yeşil İklim Fonu’nda her yıl 100 milyar dolar toplanabilecek mi ve daha önemlisi bu para yetecek mi, bu da soru işareti. Salı günü izlediğim bir yan etkinlikte bir grup Alman araştırmacı koşullu NDC’leri incelemişler ve bu hedeflerin yapılabilmesi için gereken finansmanı hesaplamışlardı. Hepsi gelişmekte olan 134 ülke, NDC’sinin, yani katkı beyanının tamamını veya bir bölümünü finansman ve teknoloji transferi koşuluna bağlamış durumda. Ancak hesaplara göre bu koşullu hedeflerin gerçekleşmesi için gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere aktarması gereken para yılda 100 milyar doları da geçiyor. Ortada henüz 100 milyar dolar bile yokken ve ABD de para vermeyi tamamen kesmeye niyetliyken bu iş nasıl olacak belli değil.

Ancak finansmanla ilgili asıl sorun gelişmiş ülkelerin el çabukluğu marifet diyerek iklim finansmanını hibeden krediye dönüştürmeye başlamış olmaları. Normalde iklim finansmanın iklim borcunun ödenmesi ilkesiyle ilgili olması gerekiyor. Zamanında kalkınırken iklimi değiştiren gazları atmosfere boca eden gelişmiş Batı ülkelerinin şimdi gelişmekte olan ülkeler aynı yolu izlemesin diye para vermesi borcunu ödemek anlamına geliyor. Tabii iklim borcu kavramının Paris Anlaşması’na girmesini engellediler. Şimdi de dikkat ederseniz Katowice zirvesinin açılışında Yeşil İklim Fonu Başkanı değil Dünya Bankası CEO’su konuştu. Üstelik 250 milyon doları düşük karbonlu kalkınmaya ayırdıklarını “müjdeleyerek”. Neden acaba? Çünkü iklim finansmanı zaten borç yükü altındaki gelişmekte olan ülkeleri daha da borçlandırma hamlesine dönüşüyor. Hibe yerine kredi verelim, idare edin!
Bazı gelişmiş ülkeler ve Arap Grubu bir yandan da adaptasyondan tamamen farklı bir şey olan, yani iklim değişikliğinin etkilerine uyum sağlamakla değil iklim değişikliğine bağlı afetlerin yarattığı yıkıcı etkilerle başa çıkmakla ilgili olan Kayıp ve Zarar Mekanizması’nı uyum başlığı altına almaya, böylece sulandırmaya çalışıyor ve üstelik bunun için bir finansman mekanizması oluşturulmasına da karşı çıkıyorlar. Az gelişmiş ülkeler finansman yardımı olmadan iklim felaketleriyle nasıl başa çıkacaklar, belli değil. Bari onun için de kredi versinler! Tayfun oldu, topraklarınız sular altında mı kaldı, buyurun size düşük faizli kredi, 20 yılda yavaş yavaş ödersiniz! Yıkılan evleri yeniden yapmak için müteahhitlik şirketlerimizi de yönlendiriyoruz! Verdiğimiz krediler yabancıya gitmesin!

Katowice’den ne çıkmalı?

Kısaca Katowice’de eski tartışmalar pek değişmeden devam ediyor. Taraflar da aşağı yukarı aynı. Bir yandan gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında kural kitabında aynı şartlara mı tabi olacağız tartışması sürerken, bir yandan petrol üreten ülkeler her gelişmenin önüne taş koymaya devam ediyor. Peki biz ne istiyoruz? İklim değişikliğiyle gerçek anlamda mücadele için iklim hareketi Katowice’de hangi talepleri öne çıkarmalı? Uluslararası İklim Eylem Ağı müzakerecilere hitaben neleri vurgulamamız gerektiğine dair güzel bir özet yapmış, onlardan aktarıyorum:

  • 1- Sera gazı azaltım hedeflerinizi hem 2020 öncesinde, hem de ulusal katkılarınızda (NDC) güçlendirin.
  • 2- 2025 sonrası finansman hedefi üzerinde 2020’ye gelmeden önce anlaşın.
  • 3- Küresel ısınmayı 1,5 derecenin altında tutacak bir azaltım rotası çizin. (IPCC raporuna göre bu hâlâ artmaya devam eden küresel emisyonları hemen azaltmaya başlayarak 2030’a kadar yarıya indirmek, 2050’ye kadar sıfırlamak anlamına geliyor.)
  • 4- Ülkelerin ulusal katkılarını (NDC) güçlendirmelerini destekleyecek bir süreç başlatın. (Daha güçlü NDC’lerin 2020’ye kadar verilmesi gerekiyor.)
  • 5- Kendi ülkeniz içinde ulusal katkılarınızı (NDC) güçlendirecek süreç üzerinde çalışmaya hemen başlayın.
  • 6- En geç 2020’ye kadar emisyonlarınızı 2050’de sıfırlayacak bir uzun dönemli plan hazırlayın.

Katowice’den notlarım devam edecek.

Ümit Şahin