[Yaşadım Diyebilmek] Absürt bir serüven ve mutlu son 4 – Şahin Tekgündüz

Çivi çiviyi söker mi?

“Ağır bir depresyon yaşıyorsun, sakinleştirici ilaçlar vereceğim ama asıl yapman gerekenler önemli. Şu matbaa işini tümüyle başkasına devredeceksin bir, işinden, evinden, karından, çocuklarından tümüyle kopup en az üç ay bir köyde yaşayacaksın iki, televizyon izlemeyecek, gazete, kitap okumayacaksın üç, bol bol gezip tozup, köylülerle, çocuklarla dostluk kurup hoş vakit geçirmeye çalışacaksın dört, üç ay sonra da evine uğramadan bana geleceksin ve durumunu anlatacaksın beş 

Doktor Vâkıf Özkul’un kesin bir ifadeyle söyledikleri bunlar. Matbaa işini başkasına devretmeyi hayal bile edemem, üç ay evimden, karımdan, çocuklarımdan nasıl koparım, nerelere giderim, üç ay televizyon izlemez, gazete, kitap okumazsam iyice kafayı yemez miyim? Bu sorular kafamı arı kovanına döndürüyor. Gençlik yıllarımda yaşadığım yüz felci sabıkamsa aklımdan çıkmıyor ve korkutuyor. Bütün gün başım eğik, hayalet gibi dolanıyorum ortalıkta ve sonunda kesin kararımı veriyorum: Çivi çiviyi söker…

Kim korkar Troklearis’ten…

Karım hemşire, ilaç uygulamasını onun ellerine terk ediyorum. Her gün yüksek dozda B vitamini iğnesi, Dekort adında kortizon hapı, sakinleştirici bir başka ilaç vb. Ve ertesi gün karımın ve ortaklarımın şiddetli itirazlarına rağmen Özkan Taner’in “Sen iflah olmaz inatçı hıyarın tekisin!..” sözleri arasında işimin başındayım. Yapılacak ilk iş matbaanın eksiklerini tamamlamak ve kadroyu oluşturmak. İstanbul’la görüşüp, film işlerini kotarabilmemizi sağlayacak hesaplı bir kamera ya da agrandizör bulmalarını istiyorum. Hemen yanıt geliyor. Ünlü grafiker, yazar ve yayıncı Tarık Uzmen’in atölyesini kapattığını, eski olmasına rağmen ihtiyacımızı karşılayacak emekli agrandizörünü hesaplı bir fiyata alabileceğimi bildiriyorlar. Tarık Bey’le telefonda, altı aya uzayan senetlerle ödemek üzere anlaşıyoruz ve agrandizör nakliyat ambarına teslim ediliyor.

Öncelikli işlerimizden biri de Maya Matbaacılık Yayıncılık Limited Şirketi’nin kurulması. Becerikli arkadaşımız Kenan Bulut’un koşuşturmaları sonunda bunu da tamamlıyoruz. Kurucu ortaklar arasında Timuçin, Özkan ve benim dışımda, Gündüz Mutluay’la birlikte, adlarını hatırlayamadığım partili birkaç arkadaş daha var. OPA’yla ortaklaşa kullanacağımız ve kolay akılda kalacak bir de telefonumuz oluyor: 25 25 95. Bu arada Bülent Erkmen’den modern grafik anlayışına uygun ve yalın bir logo geliyor. Derhal iki yönlü, ışıklı pleksiglas bir tabela yaptırıp bahçemizin demir parmaklığına astırıyoruz.

Ajanstürk’te toplu sözleşme görüşmelerinin olumsuz sonuçlandığını, işçilerin greve girdiğini öğreniyorum ve tatilden önce görüştüğüm mücellithane şefi Mehmet Varan’a haber gönderiyorum. Ertesi gün montaj atölyesi şefiyle birlikte geliyor. Grevin anlaşmayla sonuçlanacağını sanmadıklarını, TİP’le ilişkimiz nedeniyle de bizimle çalışmak istediklerini söylüyorlar. Şaşırıyorum. TİP’le ilişkimizi nereden çıkardıklarını sorduğumda ise, Mehmet Varan “Herkes biliyor efendim, hattâ Ajanstürk’ün avukatı, komünistlerle gizlice anlaştığımız için uzlaşmaya yanaşmadığımızı bile iddia etti” diyor. Şaşkınlığım bir kat daha artıyor. Onlarla her şeyi açık açık konuşuyorum ve dokuz kalifiye elemanın transferi için anlaşıyoruz. Ertesi gün de onların önerisi ve aracılığı ile Dönmez Ofset’in dillere destan makinecisi ve filmcisi ile el sıkışıyoruz. Birkaç gün sonra sekreterimiz Öjeni, Ajanstürk’ün sahibi Şevket Evliyagil’in benimle görüşmek istediğini söylüyor. Bir kez daha şaşırıyorum. Onu ve kardeşi şair Necdet Evliyagil’i yıllar öncesinde Sanatseverler Kulübü’nüdeki etkinliklerimizden tanıyorum. Son derece kibar ve saygın birisi olarak tanıdığım Necdet Bey önce sakin, birkaç dakika sonra, sinirli bir sesle konuşuyor. Mealen “…Kuzum ne yaptığınızın farkında mısınız, açık açık korsanlık denir buna, çıldırmışsınız; dikkat edin korsanlık ve Don Kişot’luk çağı çok gerilerde kaldı; af edersiniz ama bir büyüğünüz olarak size itidal tavsiye ediyorum…” diyor ve açıklamama izin vermeden telefonu kapatıyor.

 

Üç haftada 95 kilo oluyorum

Bu arada deliler gibi koşuşturmama rağmen her geçen gün kilo alıyorum. Karın doyurma refleksim tıkınma halini alıyor. Hiçbir şeyle doymuyorum. Önüme konulan tabaktaki yemekle yetinmeyip tencereyi önüme alıyorum. Doyma duygusunu tümüyle kaybetmiş durumdayım. Karım, kortizonun yol açtığı bir sonuç diyor. Bu mendebur ilacı her gün bir doz artırarak almam, kırk beş gün sonra da her gün bir doz eksilterek üç ayı tamamlamam gerekiyor. Başım yana yatık yaşadığım için sürekli boynum tutuluyor, sık sık da başım ağrıyor; fakat yılmak yok çalışmaya devam.

Transfer ettiğimiz arkadaşlar büyük bir heves içinde. TİP’in ufak tefek işleriyle sistemi çalıştırmaya başlıyoruz. Servis aracımız ve imkanımız olmadığı için çalışanların işe gelip gitmeleri zor oluyor. Sorunu derhal üstleniyorum ve itirazları dinlemeden sabahın altı buçuğunda kalkıp arabayla Kayaş ve Mamak’tan Aydınlıkevler’e, Topraklık’tan Yukarı Ayrancı’ya eğri bir boyunla direksiyon sallamak bana zor gelmiyor, hattâ yeni elemanlarımın birçoğunu daha yakından tanımak ve sınırlı da olsa onlarla dostluk kurmak imkanını elde ediyorum.

Matbaanın çalışmaya başlamasıyla beklenmedik bir taleple karşılaşıyoruz. Solcu üyelerin oluşturduğu Ankara Makine Mühendisleri Odası ve Ankara Mimarlar Odası dergilerinin basım işini üstlenmemizi öneriyorlar. Türk Dil Kurumu’ndan dostum Ali Püsküllüoğlu yeniden arayıp kutluyor ve matbaayı görmek için geleceğini söylüyor. Biliyorum ki, o yılların bağımsız ve özerk Türk Dil Kurumu da müşterilerimiz arasına katılma eğiliminde. Bu gelişmelerin yanı sıra daha önce başka matbaalarda ve Reyo’da yaptırdığım işler de önümde. TİP’in işlerini ve ufak tefek talepleri saymıyorum. İki baskı makinesiyle bu yükün altından kalkmamız zor ama mümkün. Dizgi sistemimiz olmadığı için bu ihtiyacımızı yakındaki ‘linotype’ ya da ‘intertype’ dizgi makinesi olan tipo matbaalardan karşılıyoruz ve bu hem zaman hem maliyet açısından zora sokuyor bizi. Üst kattaki odasında parasal durumumuzu konuşurken Timuçin’, Mülkiyeden tanıdığı IBM’in Türkiye satış temsilcisi Orhan Çekiç arıyor. O kadar yüksek sesle konuşuyor ki, söylediklerinin hepsini duyuyorum. Hafızalı ve çok işlevli yeni bir daktilo makinesinden söz ediyor, demo makinesini görüp deneyebileceğimizi söylüyor. Şirketteki iki IBM daktilonun yazışmalar ve rapor yazımı için yeterli olduğunu söyleyen Timuçin, “Bizim için pek gerekli olacağını sanmıyorum ama, yeni kurduğumuz matbaayı yöneten ortağım ilgilenebilir, istersen o gelip bi’ baksın” diyor.

Hastanın ayağına gelen doktor…

Hani bir atasözümüz vardır, “iyi olacak hastanın doktor ayağına gelir”. Hayatım boyunca hurafelere hiç inanmadım ama bu defaki farklı… Hiç vakit yitirmeden kendimi IBM’in Kızılay Meydanı’ndaki gökdelenin hemen arkasında bulunan üç katlı Amerikan Haberler Merkezi binasında buluyorum. IBM temsilciliği de o binanın giriş katında. Bu günlerde, adeta gece gündüz birlikteymiş gibi, tanıklığı mümkün olmayan ayrıntılarla dolu Kurtuluş Savaşı tarihini ve Atatürk menkıbelerini teatral bir eda ile anlatarak büyük alkış toplayan Orhan Çekiç’le tanışıyorum. Heyecanlı bir satıcı. IBM Composer denilen ve görünüşü toplu daktilolardan farklı olmayan bir makineyi koyuyor önüme ve heyecanla anlatıyor. Sekiz farklı topu bulunan bu makinenin iki bin vuruşluk bir hafızası var. Önce metni giriyorsunuz hafızaya, sonra istediğiniz formata göre kodluyorsunuz; örneğin on dört cm genişlikte, sağdan soldan blok, paragraf girişleri içerlek, metindeki italik ya da bold sözcükleri top değiştirerek farklılaştırabilen çok marifetli bir makine, adeta minyatür bir dizgi makinesi. Fiyatı da çok abartılı değil. Hayranlıkla izliyorum ve derhal satın almak istediğimi söylüyorum. Çekiç elindekinin demo makinesi olduğunu, satış için gönderilmediğini, yakında yenilerinin geleceğini ve ancak o zaman satın alabileceğimi söylüyor. Dinleyen kim?.. O kadar ısrar ediyorum ki, Orhan Çekiç, Timuçin’in ortağı olduğum için kıramayacağını söyleyip makineyi satıyor bana.

O günlerde TİP’ten ya da yakın çevreden basımı için önerilen, Portekiz Komünist Partisi Genel Başkanı Alvaro Cunhal’in, Bilim Yayınları’nca ‘Portekiz’de Özgürlüğün Şafağı’ adıyla çevrilen önemli bir kitap var. Her türlü yeniliğe, özellikle de yeni teknolojilere tutku derecesinde bir hayranlık içindeyim. Bu makine benim için hem yeni bir oyuncak hem de bu tutkuma hizmet eden bir araç. İlerde dizgi makinesi koyarız diye ayırdığımız bölüme yerleştiriyorum Composer’ı ve başına geçip, bir an önce basımı istenen kitabı dizmeye başlıyorum. Bu, üç ay boyunca kitap bile okumayacaksın diyen doktorlara inat, bilinçsiz bir tavır; farkındayım ama önünü alamıyorum ve başım yana eğik, bir yandan yeni makineyi keşfediyorum bir yandan da kitabı diziyorum. Bu arada doksanı aşan kilomla sabah personel servisim ise zor da olsa aksaksız sürüyor.

O günlerde ofset filmi olarak kullandığımız, adını hatırlayamadığım sentetik bir malzeme var. A-4 boyutunda, ince, yarı opak, çok açık taba renginde… Dizgiyi bitirip kitabın sayfalarını bir hafta içinde Composer’da baskıya hazır hâle getiriyorum ve o malzemeye aktarıyorum. Ozalit provanın onayından sonra kitap basıma giriyor. Composer ve bu özel malzeme dizgi ihtiyacımızı büyük ölçüde karşılıyor ve önemli ekonomi sağlıyor.

İstanbul’dan gelen işler ve Yılmaz Güney…

Adımız kısa sürede yalnız Ankara’da değil, İstanbul’da da duyulup yayılıyor. 1977 seçimleri öncesi kapasitemizin neredeyse tümünü TİP’in afişleri, broşürleri, kitapçıkları, el ilanları ve oy pusulaları dolduruyor, ama bu arada önemli işler de yapıyoruz. Ünlü psikiyatrist ve yazar Engin Geçtan’ın ilk kitabı ‘Çağdaş Yaşam ve Normal dışı Davranışlar’ Maya yayınları arasında basılıyor. Geçtan’la dost oluyorum.

Türk Dil Kurumu’nun şair Cahit Külebi yönetimindeki yayın kurulu başta Büyük Türkçe Sözlük olmak üzere pek çok sözlük ve kitabı bizde basılmaya başlıyor ve matbaa sürekli iki vardiya çalışıyor. Yine, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi (Şimdiki Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi) öğretim üyelerinden Prof. Utarit İzgi’nin büyük boy, çok sayfalı, özel kitabı Pencere Detayları reprodüksiyon titizliğiyle iki cilt olarak bizde basılıyor. (Bu kitabın, bir gece polis nezaretinde kalmama yol açışının hikâyesini ayrıca yayımlayacağım) Bir gün ünlü matbaacı Lokman Şahin, Süha Pelitözü ve film yönetmeni Ömer Vargı beni ziyarete geliyorlar. Yılmaz Güney’in Güney Yayınları şirketinin yöneticileri. Şirketin basım işlerini bizimle sürdürmek istediklerini söylüyorlar. Sonradan yakın dostum olan bu üçlü ile uzun uzun sohbet ediyoruz ve daha sonra da Ankara’da ve İstanbul’da sık sık görüşüyoruz. Yılmaz Güney’in kartpostalları, afişleri ve iki önemli kitabı bizde düzenlenip basılıyor: Selimiye Mektupları ve Savunma

        Hâlâ var mı bilmiyorum, o yıllarda Mithatpaşa Caddesi’nde bir Tarhan Kitabevi vardı. Birtakım teknik kitaplar ve yabancı dillerdeki sözlükler orada bulunurdu. Kitabevinin yöneticisi, Murat Hikmet adında Kıbrıslı, son derece zarif birisiydi. Bir gün o da ziyaretime geliyor ve tanışıyoruz. Kitabevinde en çok satılan, neredeyse sigara paketi büyüklüğündeki Langenscheidt sözlüklerinden söz ediyor ve bunların baskısını yapıp yapamayacağımızı soruyor. Çok ince bir kâğıda basılan plastik kapaklı bu sözlükler, beri benzer mücellithanede kotarılamayacak kadar hassasiyet gerektiriyor. Baskı ve cilt bölümündeki arkadaşlarla görüşüp “Evel Allah” yanıtını alınca işi üstleniyoruz. Değişik dillerdeki bu sözlükleri yaklaşık iki yıl süreyle biz basıp yayımlıyoruz.

 

O yıllarda Avrupa Birliği değil, onun öncüsü olan Avrupa Ekonomik Topluluğu AET var. Türkiye temsilciliği 2 ayda bir Avrupa adıyla bir dergi yayımlar. Derginin editör ve sorumlularından biri bir zamanların ANAP milletvekili Bülent Akarcalı, biri de Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Çağlar Keyder’in küçük kardeşi Sarhan Keyder. Kısa bir süre sonra onlar da müşterimiz oluyor ve yüksek prestijli Avrupa Dergisi’ni iki yıl süreyle biz basıyoruz. Maya aynı zamanda son derece güven duyulan bir kurum. O günlerde Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’nın Tanıtım Daire Başkanı Ayhan Çerman bir gün beni bakanlığa davet ediyor. Onunla yıllar önceden tanışıyoruz. İlginç bir teklifte bulunuyor ve “Matbaayı en az bir ay kadar bizim bir işimiz için karantinaya alıp kapalı devre çalıştırabilir misin?” diye soruyor ve şaşkın bakışlarım arasında açıklamada bulunuyor. Dünya Bankası’ndan, Antalya kıyılarının turizme açılabilmesi için büyük bir fon sağladıklarını, bu parayı Konyaaltı’ndan başlayarak Karaburun’a kadar turistik tesis kuruluşlarına elverişli altyapı yatırımında kullanacaklarını, bu konuda üç cildi dolduracak büyük bir proje hazırlandığını, dışarıya sızmasının büyük spekülasyonlara ve yolsuzluklara yol açacak bilgi ve belgelerle dolu olduğunu anlatıyor. Bu iş için neden bize başvurduğunu sorduğumda ise, “Şahinciğim matbaacılık sektörünü bilirsin, hemen her biri büyük sermayelerin kontrolünde veya onlarla ilişki içinde. Sizin matbaanız farklı ve kompakt. Sizden dışarı sızmayacağına inandığım için bu teklifi ilk sana getiriyorum” diyor. Bir yandan gururlanmakla birlikte bir yandan da acaba bir çıkar talebi mi olacak diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Teklif çok parlak ama bir o kadar da güç. Bunun fikrî hazırlığını yaptıktan ve devam eden işleri düzene soktuktan sonra tekrar görüşmeye karar veriyoruz ve ayrılıyorum. (Güney Antalya Turizm Gelişim Projesi adlı bu projeyle ve etkileriyle ilgili anılarımı bir başka yazıda anlatacağım)

Ağır çalışma koşulları altında geçen üç ay sonundaki mucizevi bir şekilde, tamamen iyileşiyorum ve fazla kilolarımdan arınıyorum. Bu duruma çevremdekiler ve daha çok da Prof. Cahit Örgen ve arkadaşım psikiyatrist Vâkıf Özkul çok şaşırıp pes ediyor. Hatta Cahit Bey, “Lütfen bir gün teşrif edin, benim için izahı güç bu gelişmenin ayrıntılarını anlatın. Bu, literatüre geçecek bir olay” diyor. Yani sonunda çivi çiviyi sökmüş oluyor

 

Şahin Tekgündüz

[email protected]