‘Zihnimizdeki silgi’: Alzheimer ve hayvan deneyleri – Yağmur Özgür Güven

İnsanlık tarihi boyunca, insan menfaatine küçük ya da büyük her bilimsel gelişme için mutlaka bir bedel ödenmesi gerekti. Peki bu bedeli kim ödeyecek? [Hayvan Deneyleri] yazı dizisinde bu sorunun cevabını hep birlikte bulmaya çalışacağız

***

Nedeni henüz net olarak bilinemeyen ve hasta sayısı hızla artan Alzheimer, bir bunama çeşidi. Beyin hücrelerinin düşünülen ya da olması gerekenden çok daha önce ölmesi sonucunda, davranışsal değişiklikler, beynin hacimsel olarak küçülmesi ve bilişsel -ve sonraları da fiziksel- fonksiyonların kaybıyla sonuçlanıyor. Dönem dönem hastalığın nedeniyle ilgili farklı tezler (virüs, genetik miras, beyinde biriken protein fazlalığı, beslenme ve yaşama şekli vs.) ortaya atılıyor olsa da şu an için kesin olarak kabul edilen tek faktör yaş, ki bunun da istisnaları var. Türkiye Alzheimer Derneği’nin açıklamasına göre dünyada her 3 saniyede bir hastaya bunama teşhisi konuluyor. Günümüzde dünyada toplam 50 milyon hasta var ve her 20 yılda hasta sayısı ikiye katlanıyor. Türkiye’de ise bunama teşhisi konulmuş 1 milyon hasta var ve bunların 600bini Alzheimer. Bu rakam hastaların aileleri de düşünüldüğünde epey korkutucu. Çünkü Alzheimer sadece hasta olan kişiyi değil, ona bakanları ya da yakınlarını da yıkıcı sonuçlarıyla etkileyen bir hastalık. Ülkemizde böyle bir araştırma yapıldı mı bilemiyorum ama Alzheimer teşhisi konulan hastalarının yakınlarına da reçete yazan nörologlar hayli fazladır.

Peki uzun zamandır var olan, hemen hemen hakkında hiçbir şey net olarak bilinmeyen ve oldukça yaygın olan bu hastalıkla ilgili tıp dünyası ne yapıyor? Hemen her branşta olduğu gibi bunda da hayvan çalışmalarına mı bel bağlamış durumdayız? Bunu hayvanlara yönelik işlenen suçlardan biri gibi değil, mevcut durum ve araştırmaların güvenirliği yönünden ele almak istiyorum. Bir tıp hekimi olmadığımdan kişisel araştırma ve görüşlerimden ziyade tıp insanlarının konuyla ilgili yazmış oldukları makalelerden bir özetle anlatmaya çalışacağım.

Hayvanlar üzerinde yapılan deneysel çalışmalardaki temel yöntem, hayvanda o hastalık ya da mümkün değilse hastalığın semptomlarını yaratıp onu tedavi etmeye çalışmaktır. Örneğin, kanser araştırmasında kanserli hücreler, viral hastalıklarla ilgili araştırmalarda virüsler doğrudan hayvana enjekte edilir. Nörolojik hastalıklarda ise hastalığın doğrudan taklit edilmesi çok daha zor olduğundan, semptomlar yaratılmaya çalışılır. MS (Multipl Skleroz) buna en iyi örneklerden biridir. Kemirgenlere, diğer hayvanların beyinlerinden alınan protein ekstratları enjekte edilerek merkezi sinir sisteminde inflamasyona, sinir hücrelerinin hasar görmesine yol açılır. Ancak kemirgenler doğal olarak MS geliştirmezler. Parkinson çalışmalarını ele alacak olursak istemsiz titremeler, denge kaybı gibi hastalığa özel işaretler marmoset ırkı maymunların beynine belirli kimyasallar enjekte edilerek yapay olarak elde edilebilir fakat insanlarda görülmeyen kafa bükülmesi gibi semptomlar da görülmektedir. Ve marmosetler Parkinson’un patolojik özelliklerini geliştirmezler.

 

Alzheimer araştırmalarına gelecek olursak primat, köpek ve sıçanların dışında son yıllarda genetiği değiştirilmiş fareler, zebra balıkları ve nematodlar kullanılıyor. Hayvanlar bize Alzheimer hastalarının beyninde anormal şekilde görülen amiloid birikintilerinin seyri hakkında işe yarar bilgi sağlasa da insanda yaşlılığa bağlı olarak şekillenen bu duruma farelerin doğuştan bağışık olması ya da Alzheimer hastalığının nedenlerinden biri olduğu düşünülen ApoE4 geninin varyantına sadece insanların sahip olması gibi etkenler nedeniyle hayvan çalışmaları çok sayıda uzman tarafından pek umut verici bulunmuyor. Güney Kaliforniya Üniversitesi’nde yaşlanma üzerine araştırmalar yapan Caleb Finch, daha kötü bir şeyden korunmak için evrimleşme sırasında insanların bu kötü gen varyantına sahip olmuş olabileceğini düşünüyor.

Ohio Devlet Üniversitesi’nden biyolojik antropolog Mary Ann Rahanti liderliğinde bir ekip, 37-62 yaşları arasında hayatını kaybeden 20 şempanzenin muhafaza edilmiş olan beyinlerinin hipokampus gibi (Alzheimer hastası insanlarda hasar gören) bölgelerini incelediklerinde, dört şempanzenin beyninde kan damarları içinde amiloid birikintileri olduğunu gördüler. Fakat beyindeki bu biyolojik değişiklikleri Alzheimer hastalığının semptomlarını hiç geliştirmeyen şempanzelerin hayatlarındaki değişikliklere ya da doğrudan hastalığın kendisine bağlayabilmek mümkün değildi.

Alzheimer hastalığının tedavisinde kullanılmak üzere ilaç geliştirme çalışmalarında yaşanan başarısızlıklara da örnek vermek gerekirse transgenik fareler üzerinde yapılan çalışmalarda beyinde %30 oranında amiloid plak azalmasını sağlayan Homotaurine insanlardaki denemelerde hiçbir işe yaramadı, plazmada düşük Amyloid β yarattığı görülen beta ve gama sekretaz inhibitörleri insan çalışmalarında fonksiyonel yeteneklerde kötüleşmeye sebep oldu ve çalışmalara 2010’da son verildi. Bir başka çalışmada kullanılan madde hastalarda menenjite sebep oldu.

Hastalığın kesin olarak bilinen bir tedavisi olmasa da günümüzde çeşitli farmakolojik ajanlar kullanılmakta. Bunların başlıcaları, asetilkolinesteraz inhibitörleri ve memantin. Bunların çalışma prensibini anlatmak adına çok kısa bilgiler vereyim. Nörotransmitterler; nöronlar veya bir nöron ile başka bir hücre arasında iletişimi sağlayan kimyasallardır. Bunlara kabaca kimyasal postacılar diyebiliriz. Santral sinir sisteminde bulunan asetilkolin ise, motor hareket ve bellekten sorumlu en önemli postacıdır ve Alzheimer hastalığı sırasında azalır. Asetilkolinesteraz inhibitörleri de asetilkolinesteraz enzimini engelleyerek hastalıktan dolayı azalan postacı asetilkolinin seviyesinin artmasını sağlarlar. Ancak çok erken ve orta evrede kısıtlı bir fayda sağlar, hastalığı da iyileştirmez. 1990’larda Alzheimer tedavisi için kullanılmaya başlanan benzer ilaçlar, ciddi yan etkiler nedeniyle yerini ikinci kuşak Aİ’lere bırakmıştır ve şu an için ne kadar süreyle kullanılmaları gerektiğine dair ortak bir fikir yoktur.

Bir diğeri yani memantin ise, ilk önceleri anti diyabetik olarak ortaya çıkmış ancak bu konuda başarılı olmamasının ardından hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalarda bilişsel fonksiyonlar ve öğrenmedeki olumlu etkisi görülerek 2002 yılında Alzheimer tedavisi için kullanılmaya başlanmıştır. Davranışsal problemlerin çözümünde etkilidir ve sinir hücresi kaybını azalttığı bilinmektedir ancak bu ajan da fizyolopatolojik ilerlemeyi durdurmaz ve etkisi kişiden kişiye değişebilmektedir.

Alzheimer hastalığını diğer birçok hastalıktan ayıran belki de en önemli özellik, hastalığın gelişiminin de tedavinin de kişiye özel olmasıdır. Alzheimer hastası üç kardeş, (bana göre gerçekte pek doğru olmayan) “hastalığın 3 evresini” öngörülen takvimden farklı yaşayabiliyorlar ve hastalıkla birlikte seyreden psikiyatrik problemler aynı olmayabiliyor. Biri zamanla depresif ve şüpheci bir ruh hali yansıtırken, diğer ikisi eskiden olduğundan daha sakin ve pozitif olabiliyor.

Billindiği üzere hayvanlar, insan vücudundaki son derece kompleks süreçleri taklit etme bakımından sınırlı modellerdir ve tek güvenilir model gene insandır çünkü insandaki klinik sonuçlara göre, hayvan modellerindeki sonuçlar belirsiz ve tutarsızdır. En çok kullanılan tür olan fareler ile insanların immünolojik fonksiyonları arasında bilinen 67 farklılık var, hatta farelerle sıçanlar arasında bile deney sonuçlarında farklılıklar çıkabiliyor. Hal böyle iken, yapay olarak sağlanan hastalık koşullarının insan hastalıklarının sebebini bulmaya olanak tanımasının imkânsız olduğu apaçık bir gerçektir. Aynı biyolojik türe mensup ve aynı genetik mirasa sahip, hemen hemen aynı yaşlarda ve aynı cinsiyetten üç kardeşte bile farklı seyreden bir hastalığı, bambaşka bir hayvan türünde çözümlemeye çalışmak kulağa pek gerçekçi gelmiyor açıkçası…

Mevcut Alzheimer hastaları arasından, hasta haklarını ihlal etmeden gönüllüler üzerinde yoğun şekilde ve geriye dönük sağlık kayıtlarını da içerecek kapsamlı klinik çalışmalar yapılabilir. Bu hastaların etik onayı sürecinde sorun yaşanacaktır ancak kanuni temsilcilerinin yazılı izni ile ve etik kurul onayının ardından çalışmaya katılacak kişinin “doğrudan yararına” olması durumunda yasal herhangi bir engel yok. Ancak tüm klinik çalışmaların, herkesin erişimine açık bir veritabanında yer almaması durumunda, bu çalışmalar da havada kalacaktır. Dolayısıyla ülkemizdeki en büyük eksikliklerden biri olan klinik çalışmalar veritabanı bir an önce oluşturulmalıdır.

Son olarak, hayvanların kullanılmadığı bilimsel yöntemler geliştiren Dr. Hadwen Trust’tan alternatif yöntemler uzmanı Gill Langley’in araştırmalarından birkaç veriyle bitirmek istiyorum. En çok bilinen 7 tıbbi yayında yer alarak çok fazla alıntılanan 76 hayvan çalışmasının sadece %37’si insan denemelerine geçebilmiş, %97’si klinik denemelere geçmiş (yani hayvanlar üzerindeki çalışmalar başarılı olmuş) felçle ilgili 1.009 ilaç adayından sadece 2 tanesinin güvenilir ve işe yarayabilir olduğu görüldü. Bunlardan biri, kedilerde ölümcül sonuçlar doğuran Aspirin idi…

* Sevgili müzisyen ve mücadele arkadaşım Evren Türeci Sezgin’e teşekkürlerimle…

Kaynaklar:

  1. Langley: The Validity of Animal Experiments in Medical Research, 2009
  2. Langley: Considering a New Paradigm for Alzheimer’s Disease Research, 2014
  3. Knight: Systematic Reviews of Animal Experiments Demonstrate Poor Contributions Toward Human Healthcare, 2008
  4. M.M. Mazıcıoğlu: Gönüllüler Üzerinde Yapılan Klinik Çalışmalarda Etik Onay Sürecinin Gelişimi ve Güncel Durum, 2012
  5. S. Reardon: Chimpanzees Are First Animal Shown to Develop Telltale Marksers of Alzheimer’s Disease, 2017

 

 

Yağmur Özgür Güven