Absürt bir serüven ve mutlu son (1) – Şahin Tekgündüz

Cağaloğlu Narlıbahçe Sokak. Küçük bir bina, küçük bir matbaa. Işıklı montaj masaları, akrobat lambaların aydınlattığı grafik masaları, bir çalışma masası, dolaplar, mütevazı bir oturma birimi ve hem çalışıp hem sohbet eden beş genç. Aşağıdan gelen baskı makinesi sesi olmasa böyle sempatik bir yerin matbaa olmasına inanmak güç. Çalışma masasında oturup konuşurken önündeki klasörlerle ilgilenen genç adam Çağatay Anadol, montaj masalarında oturanlardan biri grafiker Ferit Erkman, öteki mimar Selçuk Batur, oturma birimindeki ise ben…

Yetmişli yılların ortaları. Ankara’da eski Devlet Planlama Teşkilatı çalışanlarından Özkan Taner ve Timuçin Yekta ile Mithatpa Caddesi’ndeki bir apartmanın on birinci katında kurduğumuz Organizasyon Pazarlama Araştırma (OPA) şirketinde yatırım projeleri, fizibilite etütleri, pazar ve pazarlama araştırmaları ve danışmanlık yapıyoruz. Sürekli ve yarı zamanlı çalışan arkadaşlarımızın çoğu ODTÜ öğrencileri ya da mezunları. Benim önümde, daha önce yaşatmakta zorlandığım Odak Reklam Ajansı’ndan devreden işler. Hani birtakım meslekler vardır, hastalık gibi bünyeye bulaştılar mı kurtulmak olanaksızdır. Reklamcılık da bunlardan biri. Hele bir de hizmet verdiğiniz müşteride güven yaratmışsanız onlar da bırakmaz peşinizi… Müşterilerimden biri Ankara’nın büyük inşaat ve teknoloji şirketlerinden Fenni Gama’nın yan kuruluşu FE-GA Öngerilimli Beton A Ş, biri de Kutlutaş adındaki inşaat taahhüt şirketi. Bu arada OPA’nın hizmet verdiği firmaların da bazı reklam ve basılı malzeme işlerini üstleniyoruz. Bunların basımını matbaalara yaptırırken içim gidiyor.

 

Ah bir matbaam olsa…

Serde matbaacılık da var ya. Hep, ufak da olsa küçük bir matbaa makinesiyle şirketimize daha çok para kazandıracağımı düşünüyorum ve sürekli arayış içindeyim. O günlerde Anka Haber Ajansı’nda çalışan Uluç Gürkan bülten bastıkları ama artık kullanmadıkları, masa üstü küçük bir ofset makineyi öneriyor bana. Şirkete getirip birkaç deneme yapıyorum ama istediğim sonucu alamadığım için iade ediyorum. Bu baskı makinesi konusunu Özkan ve Timuçin’le de konuşuyorum, ama her ikisinden de “İyi de hangi parayla?” olumsuz yanıtını alıyorum.

Bu arada Türkiye İşçi Partisi’nden tanıdığımız Çağatay Anadol’un İstanbul’da partili ya da parti sempatizanı arkadaşlarıyla kurduğu bir matbaadan söz ediliyor. Hemen ilgileniyorum ve FE-GA’nın, sayfalarını hazırladığım kapsamlı kataloğunun basımı için trene atlayıp İstanbul’a gidiyorum. Reyo adı verilen matbaanın ortaklarından birinin de Bülent Erkmen olduğunu öğrenince güvenim iyice pekişiyor. Selçuk Batur ve Ferit Erkman’la tanışıyorum. Çok seviyoruz birbirimizi. Matbaa Cağaloğlu’nda ama onlar Kadıköy yakasında oturuyorlar. O gece beni Üsküdar’ın çiçek pasajı dedikleri bir güzel bir yere götürüyorlar, kalabalık bir masada rakılıyoruz ve iyiden iyiye kaynaşıyoruz.

FE-GA kataloğu pırıl pırıl basılmış olarak geliyor. Özkan, “Bak bir de matbaa makinemiz olsun diyorsun, ne güzel basıp göndermişler” diyor ve matbaa makinesi konusu kapanıyor. Ve gel zaman git zaman bir gün, Reyo’da Çağatay, Ferit, Selçuk ve ben sohbet ediyoruz. Huylu huyundan geçmez ya, kullandıkları sessiz sessiz çalışan Ryobi marka japon malı makineye bayıldığımı, onun bir küçük modeli olsa da Ankara’da küçük bir yer kurup bazı işleri orada yapsam çok rahat edeceğimi söylüyorum.

Komedi başlıyor

Sohbet derinleşiyor. Selçuk, aklına parlak bir fikir geldiğini, hemen yakınlarındaki Karaca Ofset Matbaası’nın satılacağını söylüyor ve birlikte gidip görmemizi öneriyor. Söylenenleri şaka sayıp gülüyorum. Ciddî ciddî üzerime varıyorlar. “Yahu biz çalışan arkadaşların ücretlerini ödemede bile zorlanıyoruz, ne haddimize matbaa satın almak, dalga geçmeyin allahaşkına benimle” diyorum ama anlatamıyorum. Karaca Ofset o dönemin en ünlü matbaalarından biri. Özellikle kartpostal ve afiş basımında bir numara. Koskoca matbaayı satın almam nasıl olsa söz konusu olamayacağından, sırf merak ettiğim ve dostlarımı kırmamak için peki gidelim diyorum. Cağaloğlu’nun ünlü et lokantası (yanlış anımsamıyorsam) Üçler’de güzel bir yemek yiyoruz ve Ankara Caddesi’nde, vilâyetin biraz aşağısında sağdaki büyük bir binanın dördüncü katındaki Karaca Ofset bürosunda kahvelerimizi yudumluyoruz. Bizi ağırlayan, matbaanın ortağı ve yöneticisi, dönemin ünlü solcularından Haluk Yetiş. Günün bitip tükenmez olaylarından, Türkiye İşçi Partisi’nin durumundan, fraksiyonlardan söz ediyoruz uzun uzun. Konunun matbaa satışına gelmemesi için lafı uzatmaya çalışıyorum. Her üç arkadaşımın da samimiyetine inandığım halde kafamdaki bir kuşkuyu da atamıyorum bir türlü, belki de Ankaralı olmanın yarattığı kompleksten. Acaba diyorum beni buraya, dalga geçip kafayı bulmak için mi getirdiler?.. Bu düşünce benim kafamda da karşı bir komploya dönüşüyor. Matbaa konusu ciddî bir noktaya yaklaşırsa, ben de ciddî bir alıcı rolü oynayayım ve önüme çıkan durumu sürekli yokuşa sürerek hem kumpastan kurtulayım hem de onlarla dalga geçeyim…

Haluk Yetiş dünya güzeli bir insan ve özellikle son konularda önemli bir birikime sahip. Sohbetin kolay kolay sonuçlanmayacağı belli, benimse trenimin saati yaklaşıyor; bileti yakarsam yenisi için Reyoculardan borç almak zorunda bile kalabilirim. Ferit’in “Haluk Abi, Şahin Bey bize Ankara’dan sürekli iş getiriyor, büyük müşterileri var; sizin matbaayla ilgilenebilir, şöyle bir görebilir miyiz son durumu?” demesi üzerine, birlikte en alttaki matbaa katına iniyoruz. Entegre bir tesis. Basılmış işlerle ilgili zengin bir arşiv, ofset hazırlık bölümü, kameralar, montaj masaları, kalıp atölyesi ve makine dairesi. Bir 57×82 Roland, bir de 46×64 Solna baskı makinesi var. Haluk Bey ayrıntılı bilgiler veriyor. Büyük bir ikilem içindeyim; bir yandan böyle bir matbaanın ortağı ve yöneticisi olmak, bir yandan da bir iki saat sonra elim boş, arkama bakmadan trene binip Ankara’ya dönmek. Haluk Bey, istenildiği takdirde zengin arşivin de verilebileceğini söylüyor. Tekrar yukarı çıkıyoruz satış şartlarını görüşmek üzere…

İstanbul’da Kayseri pazarlığı

Tavşan kanı çaylarımızı yudumlarken Çağatay ya da Selçuk, “Eee Haluk abi, Şahin Bey ilgileniyor matbaa ile, ne istiyoruz şimdi matbaa için?” diye soruyor. Haluk Bey önce beni belli etmemeye çalışarak bir kez daha süzüyor beni tepeden tırnağa; biraz ıkınıp sıkıldıktan sonra “Yüz elli bin istiyoruz” diyor. Kısa bir sessizlik ve sadece çay höpürtüleri duyuluyor. Gözler üzerimde. Benimse dudaklarımda garip bir tebessüm. “Haluk Bey sizinle tanıştığım için çok mutluyum, misafirperverliğiniz için sonsuz teşekkürler, çok vaktinizi aldık; ama hem böyle bir tesis hem de böyle bir meblağ bizim düşüncelerimizin ve imkânlarımızın çok üstünde, sizi yorduk…” diyorum. Haluk Bey’in “Estağfurullah”ından sonra yine kısa bir sessizlik. Bu kez bütün gözler Haluk Bey’in üzerimde. Arkadaşlardan biri, sessizliği bozmaktan çekinir bir sesle “Şahinciğim sen de bir şey söyle bakalım” diyor. Gülmemek için kendimi zor tutuyorum. Haluk Bey de benden yanıt bekliyor. Durumumuzu iyice zavallı göstermemek için bir şeyler söylemem gerekiyor; nasıl olsa kabul edilmez düşüncesiyle “Valla matbaanızın ederi konusunda bir değerlendirme yapma imkânım yok elbette ama biz ancak ve ancak altmış-yetmiş bin liralık bir şey düşünüyoruz ” diyorum. Yine bir sessizlikten sonra Haluk Bey, “Ama Şahin Bey çok insafsızsınız, çok düşük bir rakam söylediniz, biraz daha zorlayamaz mısınız” diyor ve bende şafak atıyor. Demek altmış-yetmiş değil de yetmiş-seksen desem kabak başımda patlayacak. Sıkılıyorum ve vücudumu ter basıyor. Timuçin’le Özkan geliyor gözlerimin önüne, özellikle Özkan’ın bunları duyunca atacağı acımasız kahkaha… Sessizliğimden durum anlaşılıyor ama ben olaydan sıyrılabilmek için arkadaşlara dönüp, “Haluk Bey’i bir hayli rahatsız ettik çocuklar, kalkalım isterseniz” diyorum. Bu sözlerim aslında durumumu ve kararımı ifade etmeye yetiyor ama arkadaşlar komediyi sürdürmeye kararlılar. Bu defa Haluk Bey’e dönüp “Zaten bu rakamları ortaklarımdan habersiz telaffuz ettim, onlar ne der bilemiyorum Haluk Bey” diyorum.

 

Gelmeden önce arkadaşlar bana, Karaca Ofset’in büyük patronunun o dönemin tek telif (copyright) ajansı ONK Ajans’ın sahibi Osman Necmi Karaca olduğunu söylemişlerdi. Haluk Bey, benim bu sözlerim üzerine çaresiz kaldığını belirten bir vücut hareketiyle kalkıyor ve “Osman Necmi Bey’le görüşeyim, bakalım o ne diyecek” diyerek bitişik odaya geçiyor. Anlamsız gözlerle birbirimize bakıyoruz. Benim yüzümdeki, “yaktınız beni çocuklar” ifadesi… Beş-on dakika sonra Haluk Bey dönüyor “Osman Necmi Bey’le konuştum, arşivi istemiyorlarsa doksan küsürü düşünebiliriz dedi” diyor. Hemen hepimizde bir şaşkınlık. Meğer ne değerli bir arşivmiş… Yapacak bir şey kalmıyor, bu defa kararlı bir şekilde kalkıyorum ve Haluk Bey’in elini sıkarak teşekkür ediyorum, “Ben ortaklarımla görüştükten sonra Ankara’dan sizi arayacağım, tanıştığımıza çok memnun oldum, görüşmek üzere” deyip kapıya yöneliyorum. Reyocular da kalkıyor. Aşağıda binanın bulunduğu Ankara Caddesi’nden Reyo’ya kadar, yaşadığımız absürt duruma gülmekten yerlerde yuvarlanıyoruz. Onlar beni içine düşürdükleri duruma, ben de Haluk Bey’in çaresizliğine ve yarım saat içinde 150 bin liradan 90 bin liraya düşüşüne, sonuçta hep birlikte yarattığımız komediye gülüyoruz.

 

Ankara kriterleri…

Asıl pantomim Ankara’da kopuyor. İçinde bulunduğum açmazın yarattığı sıkıntılı bir tren yolculuğundan sonra Ankara’dayım. Kafamda, “Nasıl geçti İstanbul seyahati?” sorusuna bir kılıf uydurabilmenin çabası içindeyim. Belki de Karaca Ofset olayından hiç söz etmeyeceğim. Nasıl olsa telefonla arama dışında herhangi bir söz vermiş değilim. Soru önce Timuçin’den geliyor. Sanırım Reyoculardan biri gırgırı sürdürmek için Timuçin’i arayıp bir şeyler söylemiş. Gülmemek için kendimi zor tutuyorum. “Özkan da gelsin de anlatayım” diyorum. Timuçin Özkan’a sesleniyor. Biraz sonra “Anlatayım ama gülmeyeceksiniz…” diye söz başlayıp bir gün önce yaşadıklarımı olduğu gibi aktarıyorum. Bazen tebessüm ederek, bazen hayret ifadeleriyle dinliyorlar. Sözlerimi bitirince Özkan’dan beklediğim sinir kahkaha patlıyor. “Sen İstanbul’a tahtırevanla gidip trenle dönmüşsün, Çağataylar da seninle bir güzel kafa bulmuşlar” diyor… Timuçin daha anlayışlı ve geniş görüşlü, sadece tebessüm ediyor, “Peki, senden cevap bekliyorlar da ne diyeceksin onlara?” diye soruyor. Ben senaryonun devamını kafamda kurduğum için biraz rahatım. “Siz hiç merak etmeyin, birkaç gün sonra arayıp, vazgeçtik kusura bakmayın diyebilirim ama demeyeceğim; asıl ben onları vazgeçirinceye kadar yokuşa süreceğim. Sonuçta ya pes edip vazgeçecekler ya da bedavaya yakın satacaklar matbaayı” diyorum. Özkan “Güldürme insanı, bedavaya verseler koskoca matbaayı neremize sokacağız, istersen odanı boşalt orayı matbaa yapalım, hâlâ havalardasın” diyor.

Olayın etkisini kolay kolay atamıyorum üzerimden. Matbaa olayı alay konusu oluyor şirkette. Fena halde içerliyorum. Bir yandan da matbaayı satın alma hayalleri hiç eksilmiyor kafamdan…

Haftaya: Gün doğmadan neler doğar meşime-i şebden*


*Gün doğmadan neler doğar gecenin karanlığından/Ahmet Hâşim

 

Şahin Tekgündüz

[email protected]