DuyurularKöşe YazılarıYazarlar

Almanya’da Yeşil Dalga: Ortanın solu ile solun ortası arası hareketlilik ve ötesi – Orhan Esen

Avrupa’da Yeşil Dalga yükseliyor !” cümlesini sıkça işitir olduk. Peki ne anlamalıyız bundan ? Neye işaret ediyor ? Almanya özelinde yorumlamaya çalışacağım. Bavyera’da (referans şehrimiz: Münih) memleket seçimleri1 taze geçti, Hessen (Frankfurt) seçimleri bu Pazar. 16 federal memleketten oluşan Almanya’da herbirinin vadesi geldikçe ayrı ayrı yenilenen 16 memleket parlamentosu seçimlerinde ortaya çıkan eğilimler, siyasetin nabzını sürekli bir akış içinde tutmak açısından harika bir imkan sağlıyor.2

Güncel barometre, geleneksel merkez sağ (Hristiyan Demokratlar CDU/CSU) ve geleneksel merkez sol (Sosyal Demokratlar, SPD) için serbest düşüş eğilimi veriyor: Bavyera’da kardeş kardeş %10-11 kaybettiler, Hessen’de yine kardeş payı %10-12 aralığında kayıp bekliyorlar. İkisinden gayrı kim varsa yükselişte. Özgür Seçmenler (Bavyera’ya özgü merkez sağ yerel liste), Liberal Demokratlar, ve Sol’un herbiri %1 ila 3 arası oy arttırdı. Sol kılpayı %5 baraja takıldı, ama oyunu ikiye katladı. Asıl kazanan ekipler ise, Almanya için Alternatif AfD,yani faşizan popülist sağ, ile Yeşiller. Bavyera’da ilk kez seçimlere katılan AfD, %10 dan fazla aldı, Hessen’de kabaca %7-9 artış ile %11-13 bekliyor. Yeşiller: Bavyera’da %9 artış ile %17.5 a ulaştı, Hessen’de %10-12 artış ile %21-23 bandına yerleşmesi şaşırtmayacak. Buraya kadarı,“siyasette deprem!” tespitini yapmaya yeterli.

Oyların temel olarak sağ ve sol blokların kendi içinde kaydığı görülüyor. Sol cenah içi hareketliliğe bakınca oyların blok halinde sosyal demokratlardan Yeşillere; sağ cenahta ise, aynı oranda CDU/CSU’dan AfD’ye kaydığı görünüyor. Bunun görünür ilk okuması, geleneksel merkez erirken, toplumsal/siyasal polarizasyonun güçlendiği, Yeşiller ile AfD’nin karşılıklı kutuplara yerleştiği gibi bir şey. Bunu, yazının ikinci bölümünde irdeleyeceğim.

“Sandık sandık” analizler arkadan gelecektir, ama Yeşillerin merkez sağdan oy koparmış olma ihtimalleri kısıtlı: Yeşiller ve Sol’un toplam artışı, SPD’nin kaybından bir puan düşük. Tersine, muhtemelen AfD, SPD’den de oy kopardı. Bu geçişkenliğin gelişmesi ihtimali yabana atılır değil. Her yöne birden seçmen kaybedebilen SPD’nin “önlenemez” düşüşü belki de (dünya) siyaset sahnesinde bir devrin kapandığının tescili.

Sosyal Demokratlardan Yeşillere kitlesel oy kayması, ve bunun ötesinde Yeşillerin -muhtemelen kalıcı olarak- ikisi arasında daha büyük parti konumuna yerleşmesi, nasıl yorumlanmalı ? Son haftalarda öne çıkan Hambach Ormanı işgalcilerinin trajik tahliyesi, zamanlaması ile, kritik bir eşiğe işaret ediyor. 16 memleketin altısında koalisyon ortaklığı eden bu iki partinin pozisyonları Hambach tahliyesinde çok sert çelişti: Ormanın kesilerek linyit alanının genişletilmesini sendikal tabanın iş güvencesi kaygısı ile onaylayan sosyal demokrat çevreler, işgalciler için “Eko-çapulcular” tanımlamasını kullandı. Bu tonu, kömür lobisinin has temsilcisi geleneksel merkez sağ bile tutturamamıştı. “Tahliye”nin ucu can kaybına varınca, mahkeme acilen yürütmeyi durdurdu, koca ormandan onyıllardır dozerlene dozerlene geriye kalan cücük şimdilik kurtuldu; Sol içi dengelerdeki kırılma ise iyice görünür oldu. SPD’nin tarihsel ezberi istihdam, kömürcü-sendikalist politikalarda zerre esnekliğe izin vermiyor: Bu duruşu an itibari ile “kendini mezara yollamakta ısrar” diye de okuyabiliriz. İşgalcilere karşı bu kadar sert ve dıştalayıcı bir dil, tabanı AfDye kaptırmama can havline yorulabilir mi ? Trump’ın rust belt’deki oy tabanı düşünülürse, uzak ihtimal değil.

Özetle, Almanya’da merkez solun yeniden tanımlanması süreci başlamıştır, diyebiliriz. Bunun kalıcı bir eğilime mi işaret ettiğini anlamak için, sol içi değişen dengelere, ve genel resme bakmak gerekli. Kısa yanıt hem evet, hem hayır. Sıra ile gidelim.

Almanyada solu 3 parti 3 ayrı geleneksel damar üzerinden temsil ediyor: SPD, birinci dünya savaşı öncesinde ulusalcılığa yatan işçi sınıfı geleneğini aynı sosyal demokrasi markası altında kesintisiz sürdürmekte. Faşizm ve yolaçtığı büyük yıkım sonrası Federal Almanya’nın yeniden kuruluşu esnasında SPD devletin iki ana direğinden biri olmuştu: soğuksavaş boyunca ulusal Keynezyan konsensüs’ün sendikal kanadını taşıdı. Neoliberal devirde hayli gelgit ve çalkantı yaşadı; kendini sağlam bir makropolitik mecraya konumlandırmakta zorlandı.

Düşüş eğilimine rağmen halen 16 Federal Memleketin 11’inde koalisyon ortağı. Ya da, “Almanya Federasyonu’nda en çok devlet sorumluluğu taşıyan parti, hala SPD” demeli: Hristiyan demokratlar 10, Yeşiller 9, Liberaller ve Sol ise 3er memleketin yönetimine katılıyor. 3 Bu tablo Memleket Meclislerinin vadeleri gelip de sırayla yenilendikçe Yeşiller lehine değişecek gibi duruyor.

“Die Linke” ya da basitçe “Sol”,4 bir tür yeni harman. Baskın damar 1. dünya savaşı öncesinde ayrıştığı SPD ile tüm Weimar cumhuriyeti boyunca kanlı bıçaklı kalan KPD, ve onun geleneğini savaş sonrası reel sosyalist doğu Almanya’da devlet partisi olarak sürdüren Almanya Sosyalist Birlik Partisi. -İki parti Sovyet işgal bölgesinde tepeden inme birleştirilmiş, ancak SPD etkisi süreç içinde tasfiye edilmişti. Yeniden birleşme sonrası, Gysi ve Lafontaine gibi karizmatik ve parlak iki beynin de katkısı ile, kendi geçmiş bürokratik sosyalizm mirası ile araya mesafe koymayı; SPD’den neoliberalizmle flört etmeyi içi kaldırmayan bir miktar sol kanat koparmayı; ve batı kökenli bağımsız ve genç bir sol ile aynı potada erimeyi becerdi. Halihazırda merkeze hamle niyeti de yok, şansı da: Sistemin ‘bir tık’ içinde, yelpazenin en solunda yeralıyor. Sağ ile karşılıklı doku uyuşmazlığı nedeniyle yalnızca Yeşiller ve SPD ile soliçi koalisyon ortaklığı kurabiliyor; Berlin dahil, 3 memlekette hükümete ortaklar. Aktivist genç tabanının sosyal profili itibari ile Yeşillerle; ortayaş üstü seçmen kitlesinin profili, tarihi ideolojik genetiği ve devlet/bürokrasi yönetmişlik geleneğiyle ise SPD ile akrabalık ve geçişkenlik ilişkisi var.

Yeşil damar üçlünün içinde en genci. Sosyopolitik ve ideolojik kökleri 19 yy işçi hareketine değil, 1968’e, iyi eğitimli orta sınıfın kalkışmasına dayanıyor. 70lerin anti-nükleer radikalizmi içinden doğmakla birlikte, 90lardaki hükümet pratikleri içinde daha pragmatik ve gerçekçi bir çizgiye kaydı. 9 federal memlekette hükümet ortağı, ve iki sol partinin dışında Hristiyan Demokratlar ve Liberaller ile de koalisyon kurabilecek esnekliğe sahip. Sol içi dengeler açısından, güncel Yeşil dalgası, “Yeşil olmayanın sol olamayacağı” kanaatinin ana damar sol nezdinde tarihsel onay aldığına delalet eder görünüyor. Yeşiller bugün, 20 yıl önce geçirdikleri ve ‘realo’ kanadın üstünlüğü ile sonuçlanan idealizm/gerçekçilik tartışmasının siyasi meyvalarını merkez oyları biçiminde devşirmekte. Yeşillerin merkez seçmen tarafından sözü dinlenir hale gelmesinde iklim değişikliğinin ana akım medyanın gündemine artık iyice oturmuş olmasının kuşkusuz büyük payı var: İklim felaketi haberleri sıradan yurttaşın gözüne giderek daha çok batıyor. Ancak yeşil dalgayı sadece ‘felaket korkusu’na bağlamak yeterli değil.

Daha yapısal trend ve göstergelere de gözatmak işe yarayabilir: Yeşillerin “kırdan kente dönmesi”, “itirazcılıktan projeciliğe evril”erek “somut alternatifler üretme”ye odaklanması, toplumun tümüne hitap edebilir daha ufuk açıcı daha vizyoner bir alana kaymasına dikkat edilmeli. Ilk döneme damgasını vuran, ve hazzetmediği her şeyi arkada bırakmaya yeminli, “kırsala, küçüğe, güzele” sabitlenmis kafalar “kentli, büyük ve çirkin” şeylerin onlardan kaçmakla ortadan kalkmadığını algıladı artık, da denebilir. Kafalar, mevcut hakim realitesi ile nasıl başedilebileceğine yorulmaya başlandı. Klasik sol, o realiteyi (‘kapitalizm’) veri kabuledip, ya topyekun ortadan kaldırmak (‘devrimcilik’), ya da regüle etmekle, zararını asgariye indirmekle, gereğinde yönetmekle uğraşmıştı (‘sosyal demokrasi’). Yeşiller ana akım hayatı beliryleyen temel dinamikleri baştan farklı kurgulamak, ve kapitalizmi kendi içindeki dinamikleri aktif kullanarak dönüştürmek mümkün olabilir mi sorularını ciddiyetle soran ve bunun heyecanını geniş kesimlere de belli oranda geçirebilen bir harekete dönüştü. Bu eksendeki çabalar, özellikle kent merkezlerinde yoğunlaşan hemen her branş ve disiplinden eğitimli orta sınıflarla somut fikir ve iş üzerinden ilişki ve bağlaşıklık kurma kapasitelerini arttırdı. Seçim sonuçlarına da açıkça yansıyor: Bütün dinamik metropolitan alan merkezleri çoktandır ya yeşillendi, ya da yeşillerin nefesini artık ensesinde hissediyor.

Sosyal demokratlar ise, özünde muhafazakar bir bürokrasi. Sorun şu ki, 90ların çılgın özelleştirme ve deregülasyon dalgasından sonra ortada sosyal devletten geriye muhafaza edilecek pek bir şey de kalmadı, böylece bu bürokrasinin tarihi misyonu da ortadan kalkmış oldu. 90lardaki koalisyon ortaklıkları esnasında neoliberal politikaların sorumluluğuna birinci elden ortak olmuşlardı. Hantal devletin yerine etkin yönetim, daha kaliteli servislerin daha makul fiyatlara elde edileceği masalının geniş toplum kesimlerine anlatılmasında baş rolü SPD oynamıştı. 20 yıl sonra masal pul pul dökülüyor, hiç bir inandırıcılığı kalmadı: sosyal demokratların inşasında başat rol oynadığı neoliberal rejim, en başta seçmenin iliklerine dokunan barınma hakkı konusunda rezil bir biçimde çöktü; enerji, telekomünikasyon, sağlık, emeklilik gibi alanlarda da durum vahim. Geçmişteki kazanımlar için silbaştan mücadele gerekecek, ve seçmen açısından bu mücadelenin hem suçlu hem idare-i maslahatçı sosyal demokratlar ile yapılamayacağı belli oldu. Kazanım diye bula bula kömürdeki istihdamı korumaya kalkışınca, siyaseti iyice yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. On puan ceza yediler.

Yeşiller içi mücadelede azınlığa düşen, sosyal demokratlarda ise esamesi pek okunmayan idealist ve mücadele geleneğini ön planda tutan sol duruş giderek Sol tarafından temsil edilir hale geldi; bu parti de yükseliş trendinde. Bunda Partinin kurucu kanatlarından birinin “bir devlet kaybetmiş olma”yı avantaja çevirerek kendi bürokratik bagajını üstünden silkeleyebilmesinin, ve daha genç bir kuşak ile ilişki kurarak kendini yenileyebilmesinin payı büyük.

“Ortanın solu”nu Yeşillere, güncellenmiş dünya ahvali çerçevesinde yaratıcı ve dinamik mücadele işini ise Sol’a kaptıran SPD giderek 3 partili ‘solun ortası’na sıkışacak; sendikal gelenekten geriye ne kalmışsa onu, yani özünde sosyal bir çevre olarak kendisini muhafaza etmenin partisi olarak daha mütevazi bir mevziye çekilip silikleşecek gibi duruyor. Bir tür marjinalizmin partisine dönüşerek, Berlin, NRW gibi kemik seçmen sahibi oldukları geleneksel işçi memur eyaletleri dışında %15 in altına alışacaklar.

Sol içi denge ve duruşları anlamak için, Berlin’de süren hayli amansız kent hakkı mücadelesi ilginç bir örnek sunuyor. Enflasyonun %1 civarında seyrettiği ülkede, bu şehirde son bir yılda konuta uygun arsa fiyatı artışları %100leri, satılık konut fiyat artışları %20leri, kira artışları ise %35leri gördü. Sonuncunun yükü doğrudan hane bütçelerinin üstüne biniyor. Sadece yeni kiralamalarda değil, mevcut kiracıların da kira yüklerini izansızca arttıracak taktikler ayyuka çıktı, dar gelirliler kent merkezinden kitlesel olarak sürülüyor, çok ciddi bir soylulaşma süreci yaşanıyor. 5 Konut darlığı ve kira artışları meselesi ırkçılık sorunu ile birlikte son bir yılda büyük hızla siyasal gündemin en tepesindeki iki konudan biri haline geldi. “Kent kimindir ?” sorusu üzerinden kelimenin gerçek anlamı ile bir savaş yaşanıyor, sıcak savaş’a dönüşmesine ramak kaldı. Şehrin hemen her köşesinde pıtrak gibi muhalif hareketler, gruplar inisiyatifler belirdi. Daha geniş grup, semtler bazında kiracılık konumu çerçevesinde hak mücadelesini sürdürüyor. Sayıca daha küçük olan ikinci grup inisiyatif ise mevcut mevzuatı, siyasal ve sektörel teamülleri sorgulayarak, değişime zorlayarak, doğrudan toprak ve gayrı menkul mülkiyeti konularını gündeme getiriyor, bildiğimiz pazar mekanizması dışında yeni alternatif barınma ve yaşama modellerini hayata geçirmenin imkanlarını araştırıyor. Gerek mevcut konut stoğunu pazarın dışına çıkarmak, gerekse de barınma güvencesi sağlayacak pazar dışı yeni konut üretim politikaları oluşturmak için kafa patlatıyor.

Berlin şehirdevletinin başbakanı aynı zamanda belediye başkanlığı görevini yürütüyor. Burası, hali hazırda Sosyal Demokratlar önderliğinde, Sol ve Yeşiller’den oluşan üçlü sol koalisyon tarafından yönetiliyor.6 Şehirdevlette anahtar konumundaki iki güncel siyasi meseleden biri olan İmar ve Konut işleri koalisyon protokolü gereği ne Yeşillerin ne de SPD’nin, ama Sol’un elinde, nedeni de aşikar: Gayrımenkul karteli, çok güçlü şekilde örgütlü olduğu Berlin-SPD içinden de çalışıyor, lobicilik yapıyor, bir şekilde dizginlenmeleri konusunda en azından söz düzeyinde siyasal konsensüs oluştu. Öyle ise bu mesele kuzuyu kurda emanet eder gibi, SPD’ye delege edilemez. Yeşillerin handikapı da, aşağı kalır değil: Karbon emisyonlarını azaltma Yeşillerin ana temalarının önde geleni, ancak bu gerekçe ile yapılan bina modernizasyon işlerinde maliyetler, malsahipleri oligarşisi tarafından oldukça haksız bir şekilde ve oranda kiracıların üstüne yıkılıyor: Teşbihte hata olmaz: “Deprem riski”nin İstanbul’da kentsel dönüşümde oynadığı rolü Berlin’de iklim krizi oynuyor ve oyunun kaybedeni belli: Yerinden yurdundan edilen kiracılar. “Emisyon azaltma”nın ‘nasıl yapılmalı’sı konusunda ikna edemedekleri, iklim değişikliğine uyumun sosyal maliyetinin adil dağılımı konusunda akla yatar söylemler üretmedikleri sürece, Yeşiller de geniş seçmen tabanı tarafından en azından kurdun akıl vericisi olarak görülmekten kurtulamayacaklar. Berlin’in şehir hakkı ve konut sorunu çerçevesinde oluşan, siyasi yapılar ile yakın işbirliği içinde çalışan, geniş çaplı sivil hareketin kompleks parametreleri böyle.

Tabandaki semt hareketleri, yerel inisiyatifler doğrudan siyasi angajmanlara girmemek konusunda son derece hassas. Farklı siyasi renklerden bireyler bu hareketlerde çalışıyor, hatta inisiyatiflere önayak oluyor olsalar bile, taban hareketleri sorun ve çözüm temelli, siyaseten bağımsız duruşlarını koruyor. Ne kendileri herhangi bir siyaset tarafından araçsallaşıtırılmaya izin veriyor, ne de siyasier buna yelteniyor. Sorun temelli çalışmaların siyasi bayrak gösterme yeri olmadığı konusunda genel bir etik konsensüs var ve buna riayet ediliyor. Bu nedenle yukarda tanımlanan iki tür hareket (reel kira mücadelesi / uzun vadeli model geliştirme) çevresini siyasi partiler ile birebir ilişkilendirmek hatalı olur. Ancak ortam içinde yeralan ortalama profilleri gözlemleyip, söylemleri takip edince ilk grupta yeralan bireylerin daha ağırlıkla Sol’a, ikinci grupta yeralanların ise daha ağırlıkla Yeşillere eğilim gösterdiği belirli bir ihtiyat payını da bırakmak kaydı ile, pekala söylenebilir. Yeşil seçmen de kiracı ve evinden edilmemek için direniyor, Sol aktivist de “başka nasıl olabilir” in hayalini kuruyor. İşbazında yapıcı işbirliğinin ve dayanışmanın rekabetten çok daha ön planda olduğu bir siyasal kültürden sözediyoruz.

Bir sonraki Berlin şehirdevlet seçimlerinde (2021), mevcut trendler sürere ise, sol koalisyonun sürmesi, ve üç sol partinin oylarının birbirine çok yakın çıkması beklenebilir. Bu çerçevede Yeşillerin burun farkı ile birinci parti haline gelmesi, yani sandıktan başkente Yeşil bir başgan çıkması, artık konuşulabilir ihtimal menziline girdi. Sol koalisyonun mevcut dönemde Berlindeki olası başarısı, yani ırkçılık ve konut açığı konularında görünür yol katetmesi, bir sol koalisyonun gelecekte Federal Cumhuriyeti yönetecek olgunluğa gelip gelmediğinin de göstergesi olacak, bu nedenle yüksek stratejik öneme sahip. Ancak 30 yıllık neoliberal politikalarla çok bozulmuş olan adalet dengelerini yeniden rayına oturtmak hiç kolay değil. Yollar sert taşlarla döşeli,

Yeşillerin merkezde uzun vadede kalıcılaşması kendi klasik çekirdek konularından olmayan metropollerde derinleşen konut krizi ve ırkçılık ayrımcılık gibi konularda ikna edici alternatifler geliştirebilmelerine ya da bunları çekirdek konuları olan iklim ve enerji gibi konularla tutarlı bir biçimde bağdaştırabilmelerine, bir başke deyişle vadeler arası uyumu sağlayabilmelerine bağlı.

Yeşillerin populist sağla aynı anda yükselmesi meselesini bir sonraki bölümde ele alacağım.

1.    “Memleket”  terimini Almanca “Bundesland” veya Amerikanca “state” karşılığı öneriyor ve kullanıyorum. Tünrkçe’de federasyonları oluşturan siyasal yapılar için kullandığımız “eyalet” terimi, sorunlu. Kavramı Osmanlı’dan bakarak algılıyoruz, aklımız Osmanlı’nın merkezden yönetilen idari alt bölümlerine gidiyor. Bunların, Almanya gibi federatif cumhuriyetleri aşağıdan yukarıya oluşturan özerk siyasal yapılar hiç bir alakası yok: Federal Almanya 16 özerk siyasal birimden oluşur. Her birinin  kendi anayasası, bayrağı, meclisi, hükümeti, başbakanı, kendi kanunları, ve kendine özgü farklı idari örgütlenmeleri bulunur. Bu yapılara ”eyalet” demekle, federal bir cumhuriyette siyasetin nasıl oluştuğunu anlama imkanımızı kendi elimizden alıyoruz. Sanıyoruz ki Angela hanım, Bavyera “Eyaleti Valisi”ne esip gürleyebilir “filancanın kellesi tiz urula” türü talimatlar verebilir. Bu yapıları Amerikanca’ya yaslanıp “Federal Devletler” olarak adlandırmak da mümkün (ve özünde doğru), ancak bu sefer bütünü oluşturan Federasyon veya “Federal Devlet” ile  karıştırma riski var. Türkçe’de siyasal ya da idari yapı anlamında çağrışımı olmayan, boşta duran, “memleket” terimine siyasal yapı anlamını yüklemek ise mantıklı: Memleket Almanca ‘Land’ın karşılığı, bizim “memleket nere hemşerim” deki memleket’e tam denk geliyor; Sözcüğe siyasal birim anlamı, çeşitli “Reich” dönemlerini merkeziyetçi düzende geçiren Almanya, bu kez bir federasyon olarak yeniden kurgulanırken ilave olunmuş. Türkiye’ye özgü bir federalizm tartışması açılırken, kitaplarda kalmış eyalet’i hortlatmaktansa, dilde biilfiil kullandığımız memleket’in boyutunu genişletebiliriz: memleketlerimizin siyasal karar yapıları da olabileceği fikri cazip gelebilir, “memleket seçimleri” düzenleme, memleketlerimizi içinde siyasal kararlar aldığımız yapılara dönüştürme gibi bir olasılık Türkiye’ye özgü bir olası federalizm tartışmasını ilginç ve çekici kılabilir. 16 dan üçü, Bremen, Hamburg ve Berlin ise birer büyük şehirden oluşan “eyalet”ler. Bunları memleket yerine “şehirdevlet” olarak adlandırmak daha doğru.

2. Federal Memleketler 4 ya da  5 yıllığına, kendi anayasalarının belirlediği periyodlarla kendi meclislerini seçer. Memleket hükümetleri, meclislerin içinden parlamenter yöntem ile oluşturulur. Geçen haftaya kadar Bavyera hariç diğer 15 memleket birer koalisyon hükümeti tarafından yönetilmekte idi. Son sonuçlar uyarınca, artık Bavyera da bir koalisyon ile yönetilecek. 70 yıllık tek parti iktidarı sona erdi.

3. Memleket hükümetleri, parlamentonun ikinci kanadı olan Federal Konsey’e – ‘Bundesrat’, türkçede yanlış yerleşmiş adı ile Eyaletler meclisi-  nüfusları oranında 3 ila 6 arası sayıda bakanlarını temsilci gönderir. Federal Konseyin memleketler ve partiler bazında üye dağılımını ve oturum düzenini gösteren grafik  https://www.bundesrat.de/DE/bundesrat/verteilung/verteilung-node.html  herbir memleketteki birbirinden farklı güç dengelerini ve bunlara uyarlı koalisyon modellerini gözler önüne seriyor.

4. Partinin adı basitçe ve sadece “Die Linke” yani,“Sol”, ilaveten “Parti” lafzını içermiyor. “Yeşiller”in isimden başlayarak parti olmayan parti olma çabası, Almanyada giderek siyasal kültür oluşturdu denebilir. Yeşillerle başlayan, fikirsel hısımlık müştereğini formel örgütsel aidiyetin önüne geçiren bu tavır, parti disiplini kavramı yerine aynı akım içinde farklı yan duruşların da varolabileceğini ima eden giderek bunların varlık alanını savunan bir duruş. Siyasal arenayı renklendiren, heterojenleştiren ve demokratikleştiren, bu tavrın genç kuşak ile ilişki kurmakta ciddi bir avantaj sağladığı söylenmeli. Aynı zamanda da ideolojik/fikri bazda oluşmuş kitle partilerinden oluşan bir siyasal arenanın netliğini sağlayan bu kültür, siyasal çeperden merkeze hamlelerde de avantaj sağlıyor. Son örneği, yeni bir yüz edinmeye çalışan popülist sağ: Kendini Almanya için Alternatif (AfD) olarak adlandırdı.

5. Kentsel neoliberal dönüşüm Almanya’da Anglosakson dünyadan farklı yaşandı. 2. dünya savaşı sonrasında oluşan sosyal kira düzeni hane bazında değil, topluca özelleştirildi, kamunun elindeki devasa kiralık sosyal konut stoku, önce hedgefonlara aktarıldı. İkinci aşamada Vonovia, Deutsche Wohnen gibi yeni kuşak borsaya kote peşindeki kiralık gayrimenkul devleri ortaya çıktı. Berlin’de kiracı oranı hala %80 ve bunun 4te üçü, herbirinin portföyleri 5 ya da 6 haneli sayıda konut barındırdan bir avuç şirketin oluşturduğu kira kartelinin eline bakıyor. Ortaklarına karşı kar maksimizasyonu taahhüdü bulunan kartel spekülasyonu destekliyor, yeni konut üretimini engelliyor, modernizasyon uygulamalarını bahane ederek oransız ve kanunsuz kira artışlarını zorluyor, sonuçta hızla göç alan şehirdeki kira maliyetlerinin resmen makul kabul edilen “hane toplam gelirinin %30’u” sınırının hayli ötesine geçmesini sağlıyor. Bu, Nisan 2018 de 50 bin kişilik bir yürüyüşe yolaçan çok ciddi bir mücadele alanı. Malsahibi şirketlerin ya da ellerindeki konut stoğunun yeniden kamulaştırılması dahil talepler gündemde.

6. 18 Eylül 2016 da yapılan son seçimlere göre Sosyal Demokratlar %21,6 Hristiyan demokratlar %17,6 Sol %15,6 Yeşiller %15,2 AfD%14,2 Liberaller %6,7 aldı.

 

 

Orhan Esen

 

 

Kategori: Duyurular