[Doğum ve Ötesi] Koşulsuz bir teslimiyet hikayesi – Özlem Ünsal

[Doğum ve Ötesi] yazı dizisinde okuyacağınız hikayeler annelerin ağzından anlatılmış olacak. Bu diziyi doğal doğumun anne ve bebek açısından öneminden yola çıkarak başlatmaya ve Yeşil Gazete’nin konvansiyonel olmayan bakış açısını doğum hikayelerine de taşımaya karar verdik.

Bununla birlikte gerektiğinde hayat kurtarıcı olan sezaryen hikayelerine de yer vereceğiz. Bu deneyimlerin kadınların kendi içlerindeki güce güvenmeleri için cesaret verip, doğumlarını sahiplenmeleri, mutlu doğum hikayelerine sahip olabilmeleri için destekleyici olmasını ümit ediyoruz.  

***

Özlem’in hikayesi, hamile olduğunu öğrenme ve hastaneye yetişme şeklinden, kaç saattir doğurmaya çalıştığını idrak ettiği ana ve insanların hamileliğiyle ilgili beyanlarını kaleme alma tarzına kadar hem mizah dolu, hem de bizi her koşulda iç sesimizi dinlemenin önemine davet ediyor.

***

8 – Koşulsuz bir teslimiyet hikayesi

“Arabanın pencerelerinden sarkıp Emre ile bir ağızdan “Hamileyiz! Hastaneye yetişiyoruz! Yol verin lütfen!” diye naralar attıktan yaklaşık 20 dakika sonra artık köprü yolundaydık, yol hakikaten açıktı, ve biz bu sıkı uğraştan kısa bir süre sonra hastaneye ulaşmayı başarmıştık.”

 Hamile olduğumu Yosemite Milli Parkı’na yakın bir kulübenin kapısı olmayan tuvaletinde, sabahın kör vaktinde öğrendim. Daha doğrusu Meksika’dan aldığım testi tuvalette uyguladıktan sonra (vücuduma anlayamadığım bir şeyler oluyordu ve tedbiri elden bırakmamak adına bir test edinmek anlamlı gelmişti) yatak odasındaki bilgisayarın karşısına geçip ‘embarazada’ kelimesinin anlamını Google yoluyla çözünce öğrendim.

Planlı bir hamilelik değildi; daha çok, geçirdiğim küçük bir operasyon sonrasında hayatı akışına bırakmıştık diyelim. İlk düşündüğüm şey testi uygulamadan önceki on gün boyunca Meksika’da mideye indirdiğim tekilalar, margaritalar, biralar ve envaiçeşit sokak lezzeti oldu. Çok geçmeden ise mutlu olduğumu hissettim. Emre’yi uyandırıp “Ben hamileymişim galiba yaa” dedim. Bu sefer beraber mutlu olduk.

Geriye kalan zamanımızı görece dikkatli geçirirsem, bu hiç anlamadığım ve bilmediğim durumun takibini yapmak üzere salimen İstanbul’a varabileceğimizi, her şeyin yolunda gideceğini düşündük. Fakat o iş öyle olmadı. Uçağa binmemize üç gün kala, ağır bir kanama geçirmeye başladım. “Düşük yapmak böyle bir şey olsa gerek?” diye düşündüm ama aslında konuyla alakalı hiçbir şey bilmiyordum. Düşük yapan birisine teknik anlamda ne olduğundan çok habersizdim – “Herhalde hastaneye gitmeli?”. Günlerden pazardı ve Los Angeles civarında bir acil servis bulmalıydık. Nitekim bulduk ve yaklaşık beş saatlik, bitmek bilmeyen bir muayene prosedüründen sonra en nihayet ultrasonla görüntüleme yapıldı. “Siz düşük falan yapmamışsınız, basbayağı hamilesiniz” dedi hemşire; “Bazı kadınlar hamileliklerinde bu tür kanamalar yaşarlar fakat süreç bu durumdan her zaman etkilenmez. Daha çok yeni, beş altı hafta falan olmuş olmalı ama sonuçta hamilesiniz.”

Hamileydim!

İstanbul’a gider gitmez doktorum Gülnihal ile bir araya geldik. Kısa bir muayeneden sonra, “Evet, hamilesin; fakat kanaman var. İstirahate çekileceksin. Hamileliğinin devam edip etmeyeceğini düşünmeyeceksin. Bu ana odaklanıp kendine iyi bakacaksın, o kadar”, dedi. Bana denileni yaptım. Konuyu hiç kurcalamadım. Başka konularda “Bunu yapmak gerçekten gerekli mi?” sorgulamasına anında düşerken bu bilmediğim durumda bana denilene teslim olmayı seçtim. Bu konuşmadan üç ay sonra, severek başladığım yeni işimden ayrılmış olacaktım.

Doğum ve hatta doğum sonrası hikayem benim için burada başlıyor. Her ne kadar arkadaşlarımın tecrübelerini azıcık ‘gözlemleme’ şansım olmuşsa da aslında bildiğim başka hiçbir şeye benzemeyen hamilelik sürecini, okuyup araştırmak ve içgüdülerime kulak vermek arasında salınan bir öğrenme çabası ile anlamaya gayret ettim. Bugün, 20 aylık bir erkek çocuğuna annelik yaparken aynı çabayı sürdürmeye çalışıyorum. Fakat doğuma giden süreçte öğrendiklerim ve o zaman öğrenemeyip bugün düşündükçe daha iyi anlayabildiklerim, bilginin her zamankinden daha erişilebilir olduğu kadar yozlaştığı günümüzde bana içgüdülerimize kulak vermenin en kıymetli beceri olduğunu gösterdi. Hikayemin her şeyden çok bunu anlatabilmesini isterim.

Birinci Kulvar 

İstirahat döneminde hayatı yavaşlattım. Hiçbir şeyi kurcalamadım. Yataklarda yatmadım ama sıklıkla yatay pozisyona geçebileceğim durumlar yarattım. Ruhuma ve bedenime iyi geleceğini düşündüğüm şeyleri yapmaya devam ettim, bilmediğim işlere bulaşmadım (iyi ve taze gıdayla beslenmek, zararlılardan [seyrek de olsa içtiğim bir sigara, sert alkol türleri, ne idüğü belirsiz hazır yemekler, stresli ortamlar vb.] uzak durmak, sevdiğim insanlarla zaman geçirip keyfime bakmak gibi). Vücudumda olagelen ama kendini çok da belli etmeyen bu değişime dair elbette büyüklü küçüklü meraklarım uyandı. Telefonuma kullanışlı, popüler ve basit bir uygulama indirdim. Ne oluyor, ne bitiyor, kaba hatlarıyla bilmek iyi geldi. Rahmimdeki yaşantının aşama aşama bir ‘mercimek’, bir ‘nohut’ büyüklüğüne ulaştığını öğrenmek bizi eğlendirdi.

12. haftaya vardığımızda bebeğimiz hâlâ bizimleydi, biz ise çok mutluyduk. Hamileliğimi kendi aramızda bir konu olmaktan çıkarıp eşe dosta ufak ufak duyurmaya başladık. Bir durum ve bilgi olarak hamileliğin özelden kamusal alana sızması, kitabi bilgi, sosyal medya ve iç ses arasındaki mücadeleye yeni bir katman ekliyor: Çevrenizdekiler, çevrenizdekilerin çevresinde olanlar ve aslında çevrenizde olmayıp yolunuza denk gelenlerin çeşitli görüş ve fikirleri. “Aman yat, dışarı çıkma”, “Fazla hareket etme”, “Sen artık iki kişilik yiyeceksin”, “Uzun yürüme, düşük yaparsın”, “Uyu, çünkü sonra uyuyamayacaksın” gibi anne sağlığı üzerine temellenen öneri ve tavsiyelerin yanı sıra, “Şöyle şöyle oturursan kafası yamulur, böyle böyle yatarsan bilmem neresi sıkışır, şunu şunu yersen burasını şişirir” gibi bebeğin gelişimine ilişkin türlü beyanları doğum anına kadar dinledik. Diğer yandan aynı dönemde okuduklarım beni hamile yogasından nefes egzersizine, hamile pilatesinden bilumum masaj ve esansiyel yağ terapilerine kadar uzanan türlü ‘kişisel bakım’ seçeneğiyle karşı karşıya bıraktı. Önüme çıkan her türlü ‘bilgiyi’ aklım ve kalbimin filtresinden geçirerek hareket etmeye gayret ettim. 

İkinci Kulvar

Sonuç olarak hamileliğimden önce yoga yapardım, hamile yogasına devam etmeyi seçtim. Emre ile birlikte kısa süreli bir doğuma hazırlık kursuna katıldık. Makul ölçüde yürüyüş yaptım. Yeme içmeme eskiden olduğu kadar dikkat ettim. Ürünlerine güvendiğim bir üreticinin, kokusunu çok sevdiğim masaj yağlarını kendi kendime uygulayarak gevşedim, mutlu oldum. Kendimi, ‘normalde yapmayacağım’ şeyleri ‘yapmak zorunda hissetmemek’ konusunda mümkün olduğunca eğitmeye çalıştım.

Burada bir parantez açıp doğum sürecinde destek almak için bir doula ile çalışmaya karar verdiğimi not etmek isterim. Doğuma hazırlık kursları, sosyal medyada karşımıza çıkan ‘pozitif doğum hikayeleri’ ve muadilleri, doğuma giden yolda başımıza gelebileceklere ilişkin türlü kitap ve benzeri kaynaklar kişiyi muazzam bir bilgi ile donatırken aynı zamanda bu bilgi karşısında alabildiğine savunmasız bırakabiliyor. Veya bir başka deyişle, kişi maruz kaldığı bilginin altından fiilen nasıl kalkabileceğine dair endişelere kapılabiliyor – en azından benim deneyimimde biraz böyle oldu. Anlaşabileceğim bir doula arayışına girmem sanırım bu hisler ile tetiklendi. Doğum bir taraftan kendi akışında gerçekleşen ve tam anlamıyla bir teslimiyet hali ile kolaylaşan bir süreç olarak zihnimde yer etse de, o akış ve teslimiyet hali içinde aradığım desteği ‘işi bilen birisinde’ bulabilme ihtiyacını hissettim. Bu bilgiyi şimdilik buraya bırakıyorum, keza doula meselesine doğum deneyiminden bahsederken geri döneceğim.

Süreç ilerledikçe okuduğum veya öğrendiğim her şey bana yakınlaşmaya, hayatıma girmeye başladı. Bebek için gerekli birtakım malzemelerin (yatak, zıbın, tulum, envaiçeşit ve boyutta [o zaman ne için kullanıldığını tam anlamadığım] tülbent, dolap vb.) tedarik edilmesinden hastane çantasının hazırlanıp arabaya yerleştirilmesine kadar uzanan bir yelpazede gerekenleri yapmaya giriştik. Sanırım doğuma daha iki ay vardı ama ben bu işleri önümden kaldırmayı tercih ettim.

Hastane seçimini yapmıştık. Doktorumla normal doğum yolunda ilerleyeceğimize dair özel bir konuşma yapmadık çünkü zaten bizi bir araya getiren onun doğum sürecine yaklaşımı ile benim tercihim arasındaki paralellik idi. Sadece bu tercihin uygulanabilmesi için gerekli kararların üzerinden geçtik: Zorunda kalınmadıkça doğumun seyrini değiştirecek herhangi bir suni müdahalede bulunulmayacaktı, doğum nasıl gerçekleşirse gerçekleşsin bebeğimizle ten teması kuracaktık, doğumdan sonra ilk bir saat içerisinde emzirme gerçekleşecekti vs. Bu kararları alabilmemde sevgili doktorum Gülnihal Bülbül’ün kaleme aldığı Doğal Doğum kitabı muazzam bir yol gösterici oldu. Hala bu kitabın anne-baba/hamile olsun olmasın, sağlık ve doğum sektörünün nasıl çalıştığını anlama ihtiyacında olan herkesin okumasını tavsiye eder dururum.      

Üçüncü Kulvar

8 Şubat 2017 öğle saatlerinde yoga dersine gitmeden önce tuvalete girdim ve iç çamaşırımda belli belirsiz bir akıntı gördüm. Boyutları en fazla serçe parmağımın tırnağı kadar olan bu akıntıya nasıl bir anlam vermem gerektiğini bilemedim. Doğum tarihi yaklaştıkça vücudumu dinlemenin doğal bir sonucu olarak her şeyi bir işaret olarak algılayabilme tuzağından mümkün olduğunca uzak durmaya çalışıyordum; diğer yandan da atlamamam gereken işaretlere karşı algımı açık tutmaya gayret ediyordum – iki ayrı gece “Bence bu kesin kasılma!” deyip soluğu NST ölçümünde aldıktan sonra süklüm püklüm eve dönmek bana bunu öğretmişti.

Kararsızlık içinde Emre’ye meseleyi açınca ve “Saçmalama, tabii ki doktoru arıyoruz!” tepkisiyle karşılaşınca telefonu elime aldım. Gülnihal, “Önce bir NST çektir, sonra duruma göre bana gel; muayenehanedeyim zaten”, dedi.

NST’de kasılma görülmedi. Haber verdim; “Yine de gel, bir göreyim”, dedi. Elle muayene başlamıştı ki şaşkınlık içerisinde bana baktı ve “Sen 8 cm kadar açılmışsın?!”, dedi; “Hiç mi bir şey hissetmiyorsun?”. Hiçbir şey hissetmiyordum. Belli ki nişan gelmişti (gördüğüm akıntı o idi), fakat suyum gelmemişti. Hastaneye doğru yola çıkalım bari dedik. Gülnihal de bizimle orada buluşacaktı. Saat 14:00 civarı idi.

Hastaneye ulaşmamız Anadolu yakasından Avrupa yakasına bir araba yolculuğunu gerektiriyordu. Köprü açıktı. Gelgelelim üzerinde bulunduğumuz caddede trafik ışıkları bozulmuştu ve bir türlü yol alamıyorduk. Hem gidiş, hem dönüş yönü müthiş tıkalıydı; tali yollar ise işimize yaramıyordu. Muayenehaneden ayrılalı bir saat olmuştu ve hala köprü yoluna çıkamamıştık. Gülnihal’i aradım, “İnanamıyorum, hala orada mısınız?! Boşver Özlem, geri dönün. Vücudun gereksiz bir strese giriyor. Doğuracak bir hastane illa ki buluruz. Yeter ki sen şu an o ortamdan çık”, dedi. Telefonu kapattım. Emre ile birbirimize bakakaldık. “Kararı sen vereceksin”, dedi.

İki üç dakika boyunca durumu ölçüp tarttıktan sonra aklıma kaynağını hatırlayamadığım bir bilgi parçacığı düştü: Vücut eğer doğum için zorlu bir ortamda ise süreci yavaşlatır; zaten öyle hop diye de doğum olmaz. Rahim ağzındaki 8 cm.’lik açıklığa rağmen bu bilgiye güvenmeyi seçtim. Böylelikle baştan kararlaştırdığımız hastaneye doğru yol almaya karar verdik. Gülnihal’e mesaj gönderdim, “Biz gidiyoruz!”. Arabanın pencerelerinden sarkıp Emre ile bir ağızdan “Hamileyiz! Hastaneye yetişiyoruz! Yol verin lütfen!” diye naralar attıktan yaklaşık 20 dakika sonra artık köprü yolundaydık, yol hakikaten açıktı, ve biz bu sıkı uğraştan kısa bir süre sonra hastaneye ulaşmayı başarmıştık.

Doktorumun muayenehanesinden çıkmadan önce hastanenin yanındaki parkta bir saatlik bir yürüyüş yapmayı ve ardından NST çektirmeyi kararlaştırmıştık fakat o an hesapta bu trafik sıkışıklığı elbette yoktu. Hastaneye vardığımızda, “Ne olur ne olmaz, yürüyüşten önce NST çektirmek istiyorum”, dedim. Doğum servisine gidip durumu aktardık, NST için bir odaya alındım. Ölçüm başladı, fakat ekranı göremiyordum. Emre ve hemşirenin yüzlerine bakarak durumu takip etmeye çalışıyordum ki bir anda ikisinin de şaşkınlık içinde bana bakıp “Hiçbir şey hissetmiyor musun?” diye sormasıyla ölçümlerin kasılmaya işaret ettiğini anladım. Öte yandan ben hiçbir şey hissetmiyordum. Gülnihal’in de gelmesiyle açıklığın 9 cm.’ye ulaştığını öğrendik. “Gece yarısını bulmadan doğurman mümkün”, dedi Gülnihal. Saat 16:30 civarı idi.

Böylece suyumun gelmesini beklemeye ve hastane içinde yürüyüşler yapmaya başladık. Doulamız da yanımıza varmıştı. Odam loştu; sevdiğim şarkıları dinliyorduk. Aile ve arkadaşlarımız olan bitenden habersizdi (doğum gerçekleşene kadar bu şekilde ilerlemeyi seçmiştik); tahmin edilen doğum tarihine hala iki hafta vardı, dolayısıyla doğurmam çok da beklenmiyordu. Rahim ağzındaki açılma ben farkına bile varmadan gerçekleştiği, kasılmalar başladığı halde bir şey hissetmiyor olmak kafamı karıştırmıştı ama doktoruma güveniyordum. Emre’nin yanımda olması da bana iyi geliyordu. Merdivenlerde in-çık, çömel-kalk hareketleri yaparken fazla bir şey düşünmemeye ve an ne gerektiriyorsa kendimi ona bırakmaya gayret ettim. Neşeli, keyifli ve heyecanlıydık.

Açıklık 10 cm.’ye ulaştığında saat 23:00 civarı idi ve Gülnihal doğumu hızlandırmayı önermişti. Su kesesi patlatılacaktı. Bu basit işlem sonrasında vücudumdan aklıma ve hayalime sığmayan miktarda su boşanmaya başladı; o anın kafasıyla bana mı öyle geldi yoksa hakikaten öyle mi oluyor hala bilemiyorum! Sancılar bu şekilde başlamış oldu. Düzenli aralıklarla gelip giden dalgalara kendimi bırakmaya, nefesime odaklanmaya çalışıyordum. Öte yandan o kadar heyecanlıydım ki kendimi (nasıl becerdiysem) itme hareketinin tersini yaparken buldum. Bebeğin kafası aşağıdaydı, her şey yolunda gidiyordu; sadece kanala girmesi gerekiyordu. Bu noktada biraz zorlanmaya başladık. Gülnihal’in yönlendirdiği tüm pozisyonları sırayla deniyorduk. Tabureye oturdum, yatakta yattım, duvara yaslandım, gerektiğinde Emre ile birlikte hareket ettik ve böylece devam…

Aradan bu kadar zaman geçtikten sonra bazı detayları hatırlamak gerçekten zor ama bir an tek başıma yatağa asılarak, yakında bir yerlere dalıp giderek, gelen sancı dalgasını ‘uzaktan’ görerek ve avazım çıktığı kadar bağırarak var gücümle ıkındığımı hatırlıyorum.

Böyle olacaktı. Bu uzadıkça uzayan, kendini tekrarlayan an içinde odanın sessizliği, benim bu atmosfer içindeki ‘yalnız olmayan’ ‘tek başımalığım’ tam da ihtiyacım olan şeydi. Dolayısıyla bugünkü aklımla hareket edecek olsaydım bir doula ile anlaşmaya gerek duymazdım – doula desteği doğum sonrası süreçte bana daha iyi gelmişti. Doğum sürecinin altından kalkmak için ihtiyacım olanlar doktorum, partnerim ve koşulsuz bir teslimiyetten daha fazlası değildi. Üçüncü dinamiğin altını kırmızı kalemle çiziyorum!

Ikınmalar, asılmalar ve bağırmalar arasında bir noktada Gülnihal yanıma yaklaşıp, “Özlem, dört saat oldu”, dedi. Dört saat ne idi? Ne zamandan beri dört saat olmuştu? Zaman mefhumum ortadan kalkmıştı. Yorgundum ve nasıl devam edilir bilemiyordum. “Bebek kanala giremiyor; kafası girişe çakılıp kaldı. Değiştiremedik. Sen de yoruldun, o da. Yaşaması gereken her şeyi yaşadı. Ona artık bir çıkış verelim. Ne dersin?” dedi. Benim için düşünülecek daha fazla bir şey yoktu. Teslimiyet ise teslimiyet. Doktoruma, “Tamam, öyle yapalım”, dedim. Kısa sürede maharetli bir doğum ekibinin desteğiyle epiduralli sezaryene hazırlandım. Tuhaf bir sarhoşluk hali içinde birileriyle şakalaştığımı, sohbet ettiğimi hatırlıyorum. Perde indi, ve kısa süre sonra Doğa’nın ilk çığlığını duyduk. Daha önce yavrumlu oğlumlu bir şeyler deyip çılgınca ağlayacağımı söyleseler bilemem derdim ama şimdi gayet iyi biliyorum, ki tam olarak öyle yaptım. Emre, Doğa, ben, birbirimize sarmalandık. Saat 04:30 civarı idi.

Odaya alındığımda Doğa orada, babası ile birlikteydi. Kucağıma aldım, emzirdim. Her şey yolundaydı. Yorgundum, ama değildim. Gözümü kapatmak, uyumak içimden gelmiyordu. Doya doya Doğa’ya bakmak, Emre’ye dönüp defalarca “Çok güzel, değil mi?” diye sormak istiyordum. Galiba öyle de yaptım.

Bitmeyen Kulvar

Doğa aramıza katıldığından beri hamilelik sürecinde başlayan mücadele süreci devam ediyor: Yeni maceralarla karşılaştıkça ‘doğru bilgiye’ ulaşabilmek adına elimize geçen kaynağa (sosyal medya platformları, kitaplar, makaleler, uzman görüşleri vb.) saldırıyor, aynı anda çevreden gelen sesler arasından hangilerine kulak tıkayıp hangilerine dikkat kesileceğimize karar vermeye çalışıyor, sonra da kendi iç sesimize dönmeye uğraşıyoruz. İç ses dediğimiz şey aslında dikkatimizi Doğa’ya yönlendirip ihtiyacını kavrama becerisinin ötesine geçmiyor. Bu beceriyi bir kas gibi düşünmek en doğrusu gibi geliyor bana şu an. Bunun için ne kadar çaba gösterilirse, söz konusu kas da o kadar gelişiyor. Ön koşul, sakinliği korumak. Konu gerek emzirme, gerek ateş, gerek uyku, gerek yürüme, gerek dil gelişimi, gerek memeden kesme, gerekse bezden kurtulma olsun, formül değişmiyor. Ezber bilgi değil, bebeğin ihtiyacına uygun hale getirilmiş bilgi sorun gibi algılanabilen zorlanma anlarının üstesinden geliyor. Annenin zihin sağlığını koruyan da bence tam olarak bu oluyor.

Doğa 20. ayını doldurmuşken bugünlere gelmemizde emeği geçen doktorlarımız, doulamız, ailemiz ve dostlarımıza içtenlikle teşekkür etmek isterim. Hayattaki çeşitli karşılaşmalarımızda ne kadar doğru seçimler yaptığımızı yaşayarak deneyimlemiş olduk. Bu iş yalnız çekilmezmiş.

Bu vesileyle yeni anne-baba olmuş herkesin yakın çevresine ayrıca seslenmek isterim: Ebeveynlik dünyasına adım atan yakınlarınızı yalnız bırakmayın. Ses edin. Zorlu bir adaptasyon sürecinden geçiyorlar ve sevginize, desteğinize ihtiyaçları var. Özel bir şey konuşmak zorunda değilsiniz; onlar da size bebekli bir şeyler anlatmak zorunda değiller. Doğumdan önceki yaşamlarının buhar olup uçmadığını onlara hatırlatacak birtakım işaretlere ihtiyaçları olacaktır – hele ki ilk zamanlarda. O işaret siz ve iki çift muhabbetiniz olsun.

 

 

Özlem Ünsal