Köşe Yazıları

Gıda egemenliği yitirilirken ayılı şarkılar söylemek

20. yüzyılda dünya nüfusu, eşi benzerine hiçbir devirde rastlanmayan yeni bir hüviyet kazandı. Şehirde yaşayan, gıda üretemeyen insanların sayısı, köylüleri geçti; hattâ kimi ülkelerde kır-kent nüfusu oranı 1:20’ye kadar geriledi. Gıda, hiç olmadığı kadar ucuzladı, bollaştı. Henüz 1960 gibi yakın bir tarihte bile, endüstrileşmiş ülkelerde gıdaya harcanan para aile bütçesinin %40’ı kadardı. Bugün bu oran Almanya’da %14’e, Türkiye’de (ciddi sınıfsal farklar olmakla birlikte ortalamada) % 20’ye düşmüş durumda (TÜİK 2017; Welzer 2016 s.78).Özetle, çok daha az sayıda insan yüksek enerji girdisi ve mekanize yöntemler kullanarak gıda üretimi yapabiliyor. İnsan emeğinin yerine petrol geçti de diyebiliriz. Bugün tarımın her aşaması (gübre üretimi, traktör, taşımacılık, sulama…) büyük miktarlarda karbon bazlı enerji kullanımına dayanıyor. Daha verimli değil; ama daha ucuz: 1930’larda bir kalorilik gıda sofraya ulaşıncaya kadar 2.5 kalori enerji harcanıyordu. 1950’de bu oran 7.5’a, bugün 15-20 kaloriye çıkmış durumda (bkz. Moore 2015, 10. bölüm). Yer altında yüz binlerce yılda birikmiş yoğun enerji depoları kullanılmasa, böyle bir üretim yahut dolaşım mümkün olmazdı. Döneme “Karbon Medeniyeti” denmesi sebepsiz değil (Moriarty ve Honnery 2010).

Sisteme bu miktarda enerji girmesinin uzun vadede ne sonuçlara yol açabileceğini henüz tam olarak öngöremiyoruz. Fakat kapitalist sistemin devamını sağlayan en önemli ayaklardan birinin, en başta gıda olmak üzere temel girdilerin (emek, enerji…) ucuzlaması; daha doğrusu ucuzmuş gibi muamele görmesi olduğunu biliyoruz. Bu amaç doğrultusunda pek çok hayat tenzil ediliyor: İşçiler, emekleri görünmeyen kadınlar ve tabiatın varlıkları olabildiğince düşük maliyet kalemleri hâline geliyor. Örneğin enerjinin ucuzlaması adına Ortadoğu’da diktatörler destekleniyor, savaşlar çıkarılıyor. Yahut gıdanın ucuzlatılması için ormanlar kesiliyor, biyolojik çeşitlilik yok ediliyor; yerlerine tarım arazileri açılıyor. Bu şekilden tabiattan devşirilen kârlara “ekolojik artı değer” deniyor. Aşırı üretim (ve kimilerinin orantısız refahı) bu sayede mümkün oluyor.

Bu yazıda, tarımsal emeğin itibar/değer kaybının Türkiye popüler kültüründeki izdüşümlerini takip edeceğim. Tarımın endüstrileşmesi sonucunda köyden kente gelen ve şehirlerde ucuz iş gücü olarak çalışan insanların bir dönem nasıl görüldüğünü, nasıl temsil edildiklerini inceleyeceğim. Bu maksatla, belli bir dönemin mizahına, şarkılarına değinip ardından üç filme odaklanacağım: 1978 yapımı Çöpçüler Kralı, 1979 yapımı Yusuf ve Kenan ve 1985 tarihli Züğürt Ağa. Bunların üçü de görece meşhur, ödüllü filmler; fakat istisnaî değiller. O dönemden başka pek çok film konu edilebilirdi. Ancak benim asıl maksadım kapsamlı bir sinema eleştirisi sunmak değil, tarımın tasfiyesi ve şehirde yedek işgücü oluşma süreçlerinde yaşanan değersizleşmenin kültürel kodları üzerine düşünmek. Yani bahsettiğim değer kaybına eşlik eden şehirli kültürel hegemonyayı sorgulamak.

Bu önemli; çünkü Türkiye’nin kırsal nüfusunun sahip olduğu beceriler ve bilgiler Türkiye’de uzun süre hakir görüldü ve kolayca unutuldu. Bugün (geçtim şehirde yaşayanları) pek çok köy kendi ekmeğini yapamaz, kendi tohumunu üretemez durumda. Yoğurttan yumurtaya endüstrinin arz ettiği ne varsa, köye dışardan geliyor. Ancak bu yalnızca köylülerin sorunu değil. Türkiye’nin kültürel iklimi köylerdeki bilgi birikiminin bir sonraki nesle aktarılmasına mâni oldu. İnsanlar topraklarını terk etti. Gıda ağları ise sayılı birkaç şirketin hakimiyeti altına girdi/giriyor. Türkiye kamuoyunun (ve diğer pek çok ülkenin) bu sürece anlamlı bir tepki veremediğini düşünüyorum. Geri kalmışlık, cahillik, köylülük gibi yakıştırmalar etrafında emeğin değersizleşmesine, çeşitlilik içeren yaşam alanlarının, en azından böyle bir potansiyelin kaybedilmesine göz yumuldu; hattâ destek olundu. Oysa ki karşımızda iklim değişikliği gibi bir mesele duruyor. Türkiye kuraklaşıyor. Toprakla-tohumla deney yapabilen; ürün yelpazesini genişleten; ehil, otonom çiftçilere ihtiyaç var. Alternatif enerjilere yönelmiş, israftan uzak duran, birbirini destekleyen ürünler yetiştiren, toprağı koruyan çiftlik tasarımları gerekiyor. Türkiye’nin son 70 senelik seyri ise bunun tersi. Temel gıda maddeleri dövizle dışardan satın alınır hâle geldi (Özgür 2018). Her aşamasında petrole bağımlı ve çeşitliliğe rağbet etmeyen bir sistem ortaya çıktı. Tohumdan gübreye tüm üretim araçları ve demografi değişti. Dönemin şarkıları, filmleri bu dönüşüme eşlik etti. Aşağıda önce göçle şehirlere gelen insanlara karşı Türkiye’deki sınıfsal nefreti ele alacağım. Ardından filmlerde bunun nasıl ele alındığına ve gıda üretiminde ıskalanan ihtimallere değineceğim.

Ayılar, Magandalar, Zontalar

1992 yılında Barış Manço’nun “Ayı” isimli şarkısı hit olmuştu, televizyonda-radyoda sürekli çaldığını hatırlıyorum. Nakaratı, “oku bakayım”, “aayı” şeklindeydi. Topluca söylenirdi, eğlenceliydi. Ancak yıllar sonra, üniversitede yakın Türkiye tarihi anlatan biri olarak şarkıyı yeniden dinlediğimde, bir dönemin popüler kültürüyle (ve kendimle) tatsız bir şekilde yüzleşmek zorunda kaldım. Öncelikle şunu fark ettim: Şarkı, ayılar hakkında değil, şehre göç edenlerle ilgiliydi. Daha doğrusu çocuklarına şehirdeki “ayıları” anlatmayı vazife edinmiş bir baba seslendiriliyordu. Şarkının sözleri aşağıda:

Bak evladım buna ayı derler

Ormandan inip şehre gelirler

Biraz ağırdır, hantaldır ama

Armudun iyisini ayılar yerler.
(…)
Maksat çoluk çocuk öğrensin hayatın çetin yollarını.

Kaptırmasınlar kimseye kafalarını ve de kollarını.

Hani baba olarak vazifemiz tabi, uyandırıp ikaz etmek.

Uzunlar yanmıyor Hakim Bey, kısa yoldan anlatmak gerek.


Hayvan sevgisi tabi ki lazım; ama her şey karşılıklı.

Ben seni seveyim sen beni say ki bozulmasın ağzımızın tadı.

Armudun iyisini zaten o yer, bir eli yağda ötekisi balda.

Buramıza geldi artık Hakim Bey, takdir sizden biraz da ite kaka.
Oku bakayım AYI, oku bakayım AYI.

Şarkının klibi bir mahkeme salonunda geçiyor. Önde Barış Manço, ailesiyle derdini hakime anlatırken arka planda bir tarafta “şehirli” görünümlü kişiler; diğer yanda kıllı, göğüsleri açık, bıyıklı erkekler gösteriliyor. Klibin sonunda iki grup birbirine giriyor, mahkeme salonu karışıyor.

Benim hayret ettiğim, şarkının aklımda “eğlenceli” diye kalmış olması; başka kayıt yok. Üstelik ne yazık ki şarkıdaki kıllı, esmer erkek tiplemeleri istisnaî değil. O dönemin mizahı, popüler kültürü, reklâmları benzer bir klişe figür etrafında dönüp durmuş.

 

Grup Vitamin’in Zonta isimli şarkısı da bir dönem meşhurdu: Sözleri “kıllarını tararsın, zontasın” şeklindeydi.

Ayşe Öncü, İstanbullular ve Ötekiler isimli makalesinde, kentli-köylü ayrımının Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan bir sürekliliği olduğunu anlatır. Zaman içinde değişen üç mizahî tip tespit eder. 1940’ların dalga konusu Hacıağa’dır. Taşradan gelmiş, bıyıklı, dindar gözüken; ama şehvetli bir tiptir. Şehre gelirken ağalığını da kaybetmiştir. Karısı görgüsüzdür, sınıf atlamak hevesindedir, devamlı şikâyet etme hâlindedir. 1970’li 80’li yıllar ise arabesk kültür vurgusu ile geçer. Her şeyi birbirine karıştırarak kendince tarz yaratan insanlar, misal çiğ köfteyle viski içenler arabesk olarak nitelenir. En temel nitelikleri yine taşralı yahut köylü olmalarıdır. Köylülere atfedilen masumiyeti kaybetmiş (bu masumiyet ve arsızlık arasındaki gidiş gelişlere aşağıda değineceğim); ama kent hayatının nezaketini de öğrenememişlerdir. Ayşe Öncü’nün tarif ettiği son tipleme ise magandadır. Ayşe Öncü’ye göre arabeskten farklı bir tiptir bu. Maganda görünürdür, talepkârdır, rahatsız edicidir (Öncü 2000). Belki hâlâ tevekkülden bahseden Orhan Gencebay ile “ben de isterem elma yanaklardan” diyen İbrahim Tatlıses, arabesk ve maganda ayrımının temsilcileri olarak görülebilir (Gürbilek 2001). Ancak önemli husus, farklı şekillerde de olsa bahsi geçen her tiplemenin, rafine şehirli zevkleri olmayan “ötekiler” olarak imlenmiş olmasıdır.

Mizah, iki ucu keskin bıçak gibidir. İktidara karşı mevzilendiğinde hiyerarşileri ve alışılmış anlam evrenini tersyüz eder, sessizlik duvarını kırar, iktidar sahiplerinin maskelerini düşürür ve belki de en önemlisi, güleni güçlendirir. Ancak hegemonik dili sahiplenip iktidarın arkasında hizalanırsa ayrımcılığa, ötekileştirmeye, hiyerarşileri doğallaştırmaya hizmet eder. Var olan şiddeti görmezden gelmeye sebep olur. İlginçtir, özellikle maganda-kıro furyası yaygınlaştığında Türkiye’nin bir bölümünde yangın vardı. 90’larda Kürt coğrafyasındaki şiddet ortamından kaçıp gelen milyonu aşkın insan, bir de böyle bir muameleye maruz kaldılar. Şiveleriyle, görünümleriyle, yaşam tarzlarıyla dalga geçildi. Yoksullaştırmayla, militarizmle, devletle, Batılılaşmayla, refahın kaynakları ile derdi olmayan kültürel üretim, gelenlere ayı diyerek tahkir etti, belli bir kesimin sembolik üstünlüğünü korumaya yaradı. Dönemin reklâmları bile, ürünlerini şehirli seçkinlere pazarlamak için bu ayrımcı dile fütursuzca başvurdu.

Bir köşe yazarının Radikal gazetesindeki şu sözleri, bir ibret vesikası olarak hiç unutulmasın istiyorum:

Don paça soyunmuş adamlar geviş getirerek yatarken, siyah çarşaflı ya da türbanlı, istisnasız hepsi tesettürlü kadınlar mangal yellemekte, çay demlemekte ve ayaklarında ve salıncakta bebe sallamaktadırlar. Her 10 metrekarede, bu manzara tekrarlanmakta, kara halkımız kıçını döndüğü deniz kenarında mutlaka et pişirip yemektedir. Aralarında, mangalında balık pişiren tek bir aileye rastlayamazsınız. Belki balık sevseler, pişirmeyi bilseler, kirli beyaz atletleri ve paçalı donlarıyla yatmazlar, hart hart kaşınmazlar, geviş getirip geğirmezler, zaten bu kadar kalın, bu kadar kısa bacaklı, bu kadar uzun kollu ve kıllarla kaplı da olmazlardı! (Kırıkkanat 2005)

Türkiye’deki sınıf nefreti şekil değiştirmiş olsa da bitmiş değil. “Aksanlı vatandaş” taklitleri yahut Recep İvedik filmleri bu mirası devam ettiriyor. Kimisi bu figürleri olumlu, hattâ sevimli olarak değerlendirebilir. Bir yanıyla doğru, ancak bütün ırkçılıklarda olduğu gibi, “ötekiler” hakkındaki retoriğin zaten hep çatal dilli olduğunu akılda tutmak gerekiyor. Avrupa sömürgeciliğinde de benzer bir durum var. Bilindik nefret retoriğine, asil ve bilge yerliler yahut sakar/bön/sevimli Siyah temsilleri eşlik etmiş. (daha detaylı bir tartışma için bkz. Zeybek 2013; aynı meselenin Türkiye’deki yansımaları için Zeybek 2016)

Toparlamak gerekirse, kabaca 1950 sonrasına dair anlattığım bu süreç ile konservelerin yaygınlaşması, salam-sosis-cola’nın sofralara girmesi, sütün hijyeninden bahsedilmeye başlanması yahut paketli gıdaların ve büyük perakendecilerin hakimiyet kazanması yakından ilişkili. Kırsal nüfus şehirlere akarken yediklerimiz de değişti. Ancak aradaki bağlantılar, radikal bir siyasete dönüşemedi; ırkçı mizahın, şehirli seçkinciliğin, kişisel husumetlerin gölgesinde kaldı. “Yediklerimizin tadı kalmadı”, “artık her şey hormonlu” gibi cümleler edildi edilmesine; ama bunlar kişisel şikayetlerden, geçmiş nostaljisinden öteye geçemedi.

Şehre yeni gelenlere karşı hissedilen, sadece nefret değildi. Daha karmaşık, görünürde zıtlıklar ve farklı pozisyonlar içeren, yerine göre başka cümleler etmeyi mümkün kılan bir klişeler sistemi devredeydi. Bir sonraki bölümde önce üç film (Çöpçüler Kralı, Yusuf ve Kenan, Züğürt Ağa) üzerinden bu çok katmanlı yapıyı daha kapsamlı bir şekilde tarif edip ardından gıda meselesine geri döneceğim.

Kaynakça 

Erdil, Merve
 2018 Çiftçilerin Derdi İklim. Hürriyet, 2 Eylül. http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/ciftcilerin-derdi-iklim-40735999.

Gürbilek, Nurdan
 2001 Kötü Çocuk Türk. İstanbul: Metis.

Kırıkkanat, Mine
 2005 Halkımız Eğleniyor. Radikal.

Moore, Jason W.
 2015 Capitalism in the Web of Life: Ecology and the Accumulation of Capital. New York: Verso. 
Moriarty, Patrick ve Honnery, Damon
 2010 Rise and Fall of the Carbon Civilisation: Resolving Global Environmental and Resource Problems. 2011 baskısı. Londra; New York: Springer.

Öncü, Ayşe
 2000 İstanbullular ve Ötekiler: Küreselcilik Çağında Orta Sınıf Olmanın Kültürel Kozmolojisi. İstanbul: Küresel ve Yerel Arasında. (Der.) Çağlar Keyder. İstanbul: Metis Yayınları.

Özgür, Bahadır
 2018 “Yerli ve milli” diyet: Sadece dört ürün kaldı! Gazeteduvar. https://www.gazeteduvar.com.tr/ekonomi/2018/02/22/yerli-ve-milli-diyet-listesi-sadece-dort-urun-kaldi/, erişim 8 Mart 2018.

TÜİK
 2017 Türkiye İstatistik Kurumu, Hanehalkı Tüketim Harcaması, 2016. http://www.tuik.gov.tr/HbPrint.do?id=24576, erişim 6 Mart 2018.

Welzer, Harald
 2016 Die smarte Diktatur: Der Angriff Auf Unsere Freiheit. 2. baskı. Frankfurt am Main: FISCHER Taschenbuch.

Zeybek, Sezai Ozan
 2013 Avrupa Düşüncesinin Talî Unsurları: Kölelik ve Sömürgecilik. İnsan&Toplum 3(6): 87–106. 2016 Garbiyatçılığı Anlama Rehberi. Nida(174): 30–35.

 

**Bu yazı ilk olarak Yemek ve Kültür dergisinin 52. sayısında çıktı.

***Bu yazı ozanoyunbozan.blogspot.com/ dan alınmıştır

 

Sezai Ozan Zeybek