Zorbayı beklerken… – Ahmet Soysal

Yaklaşık on gündür İzmir’de kasırga ile yatıp kalkıyoruz. Meteoroloji haberlerine göre Orta Akdeniz üzerinde; okyanuslar üzerinde oluşanlara benzer bir kasırga oluşuyordu ve bu kasırga kuzey-doğuya doğru hareket ederek ve önce komşumuz Yunanistan’ın Mora yarımadasını ve Girit başta olmak üzere adalarını vuracak sonra İzmir başta olmak üzere Ege kıyılarını saatte 140-160 kilometre bir hızla yoklayacaktı.

Başlangıçta İzmir’de pek kimsenin dikkatini çekmeyen bu haber hafta sonuna doğru sık sık tekrar edilmeye ve kasırganın geliş günü olarak cumartesi gecesi belirtilmeye başlayınca kentin gündemine oturdu. Üstelik İzmir’in tarihinde kasırga yoktu. Yakın tarihindeki en şiddetli fırtına da 70-80 kilometre hıza ancak ulaşabilmişti. Herkes kendine göre önlemler almaya başladı. Büyük müttehitler yüksek vinçlerini söktü ve ortalardaki yapı malzemelerini topladılar. Belediyeler şiddetli yağış tehlikesine karşı rögarları temizledi, personelin hafta sonu izinlerini kaldırdı. İzmirliler ise önce balkonlarını düzenledi ardına balkondaki eşyalarını ya evlerinin içine aldılar ya da uçmayacak şekilde istiflediler. Kimisi çatısını kontrol etti. Hatta konutlar, apartmanlar kum torbaları ile girişlerini ani su baskınlarına karşı güçlendirdiler.

Sonra beklemeye geçti tüm kent, tıpkı Samuel Beckett’in ünlü tiyatro oyunu ‘Godot’u Beklerken’ in kahramanları Vladamir ve Estragon gibi. Neden böyle bir tehditle karşılaştığını, çözüm için ne yapması gerektiğini düşünmeden. Sonra ilk görüntüler gelmeye başladı komşumuz Yunanistan’dan. Kabaran deniz, zarar gören küçük tekneler, limanlara sığınan büyük gemiler ve şiddetli yağış. Ama bir dostumun da bir cep telefonu platformunda belirttiği gibi insanlar ayakta duruyordu. Oysa 120 kilometreden fazla hıza ulaşan kasırgalarda bu olmamalıydı.

Sonra uluslararası meteoroloji sitelerini yükledik telefonlarımıza ve anbean kasırgayı takip etmeye başladık. Bu nasıl kasırga ise hızı saatte 50-60 kilometreyi aşmıyordu. Üstelik komşumuz Yunanistan’ın üzerinden de bir türlü ayrılmıyordu. Sonra yavaş yavaş kuzeye doğru çıkmaya başladı İzmir’e uğramadan. Bunu fark eden İzmirli her cumartesi yaptığı gibi kendini sahillere attı. Tek fark ise önceki haftaların sohbet konularına bir de kasırgaların eklenmesiydi.

Samuel Beckett’in ünlü tiyatro oyunu ‘Godot’u Beklerken’ okuduysanız veya izlediyseniz oyunun kahramanları bir süre sonra neden beklediklerini bile unutup Godot’u tam bir eylemsizlik halinde beklemektedir. Yaşadıkları tüm sorunların çözümünü ona bırakmışlardır. O gelecektir ve çözecektir. Üstelik onun getireceği çözümleri bile tartışmamaktadırlar.

Aslında bizim de tam şu anda yaptığımız o. Kasırganın nedenlerini düşünmeden bireysel önlemlerimizi almaya çalıştık toplum olarak. Çünkü bize birileri ne yapmamız gerektiğini söylemişti her zaman gerçek çözümlere girmeden. Cep telefonlarımıza düşen kimi zaman muhtar, kimi zaman kaymakam, kimi zaman ise vali imzalı mesajları ile, ‘Orta Akdeniz’de oluşan kasırga ülkemize yaklaşıyor; önlem alın!” Her zamanki gibi sorumlusu olmadığımız ve bireysel olarak çözemeyeceğimizin bir krizin çözümünü bizim omuzlarımıza bıraktılar; kolayca.

Geriye aklımıza takılan sorular kaldı. Peki durup dururken okyanus üzerinde oluşan kasırga neden okyanuslarla karşılaştırıldığında küçük sayılabilecek bir deniz üzerinde oluştu?  Yangınlar, kuraklık, seller gibi doğal afetler neden son yıllarda bölgemizde de sık olarak yaşanmaya başladı? Küresel iklim değişikliği ve sonuçlarını neden düşünmüyor ve sorgulamıyoruz toplum olarak gerçek sorumluları? Oysa şu anda yaşadıklarımız küresel iklim değişikliğinin tipik sonuçları.

Üstelik küresel iklim değişikliğinin temel nedeni olan sera gazı emisyonlarının artışında ülkemizin de önemli bir payı var.  Sera gazı emisyonlarının %74’ünden içinde ülkemizin de olduğu 20 ülke sorumlu. Üstelik ülkemiz sera gazı emisyonlarını en hızlı artıran ilk beş ülke içinde yer alıyor. Bu hızla kömürlü termik santral kurmaya devam edersek önümüzdeki on yıl içinde sera gazı emisyonları içindeki payımızı daha da artırarak küresel iklim değişikliğinden sorumlu ilk on ülke arasına tırmanmamızda neredeyse kesin gibi.

Üstelik ülkemiz Aralık 2015’de Paris’te imzaladığı antlaşmada tüm dünyayı Godot’u bekleyen Vladamir ve Estragon’un yerine koymuştu. Toplam sera gazı miktarında %21 azaltıma gideceğini açıkladığı mektubunu dikkatle okuduğunuz zaman ülkemizin bırakın %21 azaltmayı, sera gazı emisyonlarını olağan olarak 2030’a kadar 2012 seviyelerinin iki kattan fazlasına yükseltmeyi düşündüğünü görüyoruz.

Küresel iklim değişikliğini durdurmayı hedefliyor ve son kasırga olayında olduğu gibi absürd durumları bir daha yaşamak istemiyorsak o zaman neden Vladamir ve Estragon gibi Godot’u bekliyoruz, neden mücadele etmiyoruz başta kömür olmak üzere fosil yakıtlara karşı. Neden kendi çözümlerimizi yaratarak mücadelemizi sürdürmüyoruz. Daha önce başarmadık mı Aliağa Gencelli Termik Santrali projesini engelleyerek?

Hatırlamıyor musunuz geçmişteki çevre eylemlerimizi ve yaşam adına kazandıklarımızı?  Yoksa toplum olarak Vladamir ve Estragon gibi hem hafızamızı hem de kendimize güvenimizi mi yitirdik?

 

 

Ahmet Soysal