Ekonomiyi McKinsey denetimine tabi kılmak Türkiye’nin çevre politikalarını nasıl etkileyecek?

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak tarafından 20 Eylül’de açıklanan “Yeni Ekonomik Program” kapsamında maliyetleri düşürmek ve gelirleri artırmak için kurulması öngörülen Kamu Maliyesi Dönüşüm ve Değişim Ofisi‘nin çalışmaları için dünyanın önde gelen danışmanlık firması McKinsey&Company ile anlaşma sağlandı.

Kararı geçen hafta (28 Eylül’de) New York’ta Türkiye-ABD İş Konseyi (TAİK) tarafından düzenlenen 9. Türkiye Yatırım Konferansı‘nda duyuran Hazine ve Maliye Bakanı Berat AlbayrakYeni Ekonomik Program‘ın üç ana başlığı kapsadığını vurgulamış, bunları dengelenme, disiplin ve dönüşüm olarak sıralamıştı.

Söz konusu anlaşma kamuoyunda tartışma yaratırken, verilecek hizmetin ayrıntılarına dair henüz resmi makamlardan net bir açıklama yapılmadı.

ABD’li uluslararası yönetim danışmanlık firması McKinsey‘in Türkiye ile yapacağı işbirliğini ve bunun çevre politikalarına ve mega projelere olası etkilerini İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) İşletme Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ahmet Atıl Aşıcı‘ya sorduk.

“Kimse itibarını yitirmiş kurumların verdiği sözlere güvenmiyor”

-Ekonomiyi McKinsey’in denetimine tabi kılmak Türkiye’nin çevre politikalarını ve mega projelerini nasıl etkileyecek?

Bu soruya geçmeden önce anlaşmanın ne anlama geldiğini kısaca açıklamak gerekir. McKinsey ile yapılan anlaşmanın detaylarına tam olarak vakıf değiliz, ama bu anlaşmayı son yıllarda hızla itibar kaybeden ekonomi yönetiminin can havliyle sarıldığı bir dal olarak görmek mümkün. Birbiriyle tutarsız, ekonomik rasyoneliteden uzak kararlar ve açıklamalar Merkez Bankası, Hazine gibi kurumların itibarını oldukça sarstı.

Uluslararası piyasalarda 500 milyar dolara yaklaşan dış borcun nasıl ödeneceğine dair kuşkular büyürken, kimse itibarını yitirmiş kurumların verdiği sözlere güvenmiyor. Yapılan parayla itibar satın almaya çalışmaktır. “Bana güvenmiyorsun ama McKinsey denetimindeyim, ona da mı güvenmeyeceksin?” diye yurt dışından sermaye girişlerini tekrar başlatmak istiyor.

Uzunca bir süredir ekonomik politikalar siyasetin gölgesinde alınıyor. Siyasetin gerektirdiği (oy kazanmak) ile ekonominin gerektirdiği kararlar birbiriyle uyumlu olmayabilir. Birçok ülkede seçim zamanları popülist politikaların zirve yaptığı dönemlerdir, ama seçim biter ve tekrar aklı selim hakim olur.

“En temel sorun, enerji ve inşaat gibi sektörlere yaslanan büyüme politikaları idi”

Türkiye’de ise 2013’ten beri bu dönem bir türlü bitemedi. Siyasi istikrarsızlık, seçimler zamanında alınması gereken kararları erteletti. Sorunlar birikti ve bir çözüm planına kendi kurumsal altyapımızla güven bile tesis edemez hale geldiğimizde McKinsey davet edildi. En temel sorun, enerji ve inşaat gibi sektörlere yaslanan büyüme politikaları idi. Bu büyürken cari açığın da artması demek, cari açık ise dış borcun artmasını beraberinde getirir.

İktidar bu durumu ne ölçüde doğru teşhis ediyor kuşkularım var. McKinsey ile olan anlaşma, genel hatlarıyla kamu bütçesinin denetime alınmasına ilişkin. Bir süre kamu bütçesinde kara delik haline gelmiş bu projeleri duymayacağız. Zira para yok ve vergi gelirleri düşmeye başlamadan (ki krizle olacak olan o) harcamaların durması demek. Bu çevre açısından iyi haber, zira kamu bütçesini zorlayan projelerin çoğu bu tür altyapı ve mega projeler.

-Geçtiğimiz haftalarda açıklanan Yeni Ekonomi Programı Kamu Tasarrufu kapsamında ihalesi yapılmamış ve ihalesi yapılmış ancak henüz başlanmamış yatırım projelerinin askıya alınacağı söylenmişti. Buna göre 65 milyar liralık yatırımla hayata geçirilmesi beklenen Kanal İstanbul projesi iptal olabilir mi?

Kanal İstanbul’un iptal edildiğini bu iktidarın ağzından duymak çok zor. Ama fiiliyatta daha uzun bir süre bu projede ilerleme sağlanabileceğini sanmıyorum.

Krizin çözümü: Hukuk devletinin ve iyice örselenmiş demokratik standartların yeniden tesis edilmesi

-Bu krizden çıkış yolu sizce nedir?

Herkes bu sorunun cevabını arıyor. Ne yazık ki, bu aşamaya gelmiş bir krizden kolay sıyrılma şansı yok. Bu kriz, tamamiyle Türkiye yapımı bir kriz, 2009’da ki dış talep kaynaklı krize benzemiyor. İşler bu raddeye gelmeyebilirdi ama siyasetin belirleyiciliği, yani her yılda bir yapılan seçimlerin kazanılması o kadar önemliydi ki, ekonominin aşırı ısınmış olması, dengelerin iyice bozulmuş olması gözardı edilebildi. Ama yolun sonuna gelindi. Bu aşamadan sonra doğru kararlar alsanız da düzelme zaman alacak.

İthalata aşırı bağımlı hale getirilmiş üretim yapısı son nefesini veriyor. Şirketler birbiri ardınca konkordato ilan ediyor. Yıkım büyük bir hızla genişliyor. Bunun yaratıcı bir yıkım olup olmayacağını izlenecek politikalar belirleyecek. Mevcut siyasi kısıtlar altında bu politikalar, reformlar uygulanabilir mi emin değilim.

Kamu bütçesinin disiplin altına alınması krizden çıkmaya yetmeyecektir. İnsana ve doğaya saygılı bir ekonomik model inşa etmek gerekiyor. Bunun için de yapılması gerekenler belli, en başta hukuk devletinin ve iyice örselenmiş demokratik standartların  yeniden tesis edilmesi gerekiyor.

 

Haber: Merve Damcı

(Yeşil Gazete)