Sorumluluğumuzu seller aldı götürdü

Eylül ayında da Türkiye’nin değişik yerlerindeki seller gündemde. Geçtiğimiz hafta Bandırma merkezde 90 dakika içerisinde metrekareye 100 kg yağmur düştü. Caddeler kısa süre içinde azgın suların aktığı çağlayanlara döndü, iş yerlerini ve evleri su bastı, yüzlerce kişi selde mahsur kaldı. Zararın boyutları henüz belli değil ama görünen tablo karanlık. Erdek de selden nasbini aldı…

Bandırma’da sel

Kastamonu’da ise ceviz büyüklüğünde yağan dolu taneleri evlere ve arabalara zarar verirken 33 kişi de yaralandı. 20 dakikalık bir iklim olayı kent merkezini alt üst etmeye yetti. Geçen hafta sonu için İstanbul’un on ilçesinde aşırı yağış ve sel olabileceği uyarısı yapıldı. Acaba betona ve asfalta kesmiş bir kentte vatandaşın evini veya dükkânını su basmaması için önlem alma şansı gerçekten var mı? Ya da insanlar yağmur yağdığı gün sokağa çıkıp işine gitmeyecek mi? Bu uyarılar ne amaçla yapılıyor anlayan var mı?

Türkiye aylardır sele teslim vaziyette

Ankara Mamak’ta yaşanan sel felaketinde 9 dakikalık yağmur sonunda caddeleri azgın sular bastı

Seller sadece geçtiğimiz birkaç günde değil aylar boyunca Türkiye’nin gündeminden düşmedi. Mayısta Ankara’nın Mamak ilçesinde iki kez üst üste sel felaketi yaşandı. Eskiden Ankara’nın gecekonduları ile ünlü şimdilerdeyse kentsel dönüşümle bilinen ilçesi Mamak’ta iki hafta arayla seller yaşandı. Şiddetli yağıştan birkaç dakika sonra başlayan sel, caddeleri azgın nehirlere çevirdi. Mamak’taki kentsel dönüşüm bölgesine yapılan onlarca katlı yeni binalarla yapı yoğunluğu artmış ancak yollar ve parklar gibi kentsel donatıların bu yoğunluk artışına uygun şekilde yeniden düzenlenmesi yapılmamıştı. Bunun sonucunda geçirimsiz yüzeyler arttı ve şiddetli yağış olduğunda su toprak tarafından emilemediği için hızla yüzey akışına geçip sele dönüştü. Ancak Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Tuna, alt yapı sorunlarını dile getirmeyip “Bugüne kadar yaşanmamış bir afet meydana geldi” demeyi tercih etti.

Tekirdağ’ın Çorlu’da olan tren kazası yağmurların tren raylarıyla menfez arasındaki malzemeyi taşıması sonucu oluşan boşluk nedeniyle yaşanmıştı.

Temmuz ayına geldiğimizdeTekirdağ’ın Çorlu ilçesinde 24 kişinin hayatını kaybettiği, 300 küsur insanın yaralandığı bir tren kazası yaşandı. Esasında kaza değil bir ihmaller zinciri olan bu olay, tren raylarına bakım denetim yapılmadığı için rayların altının boşalması sonucu ortaya çıkmıştı. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı ise kazanın aşırı yağış nedeniyle menfez ile ray arasındaki toprağın boşalması sonucu meydana geldiğini söyledi. Her musibetin sorumlusu yine aşırı yağışlardı.

Rize’deki felakette beton kanala hapsedilmiş derenin neredeyse üstüne dikilmiş 7 katlı bina

Ağustos başında da durum değişmedi. Bu sefer de sel Rize’nin Muradiye beldesindeki Kömürcüler köyünü vurmuştu. Üzerinde köprü ve onun da üzerinde iskânsız yapılmış yedi katlı bir bina aşırı yağışlar sonucu inen suyun gidiş yolunu tıkayınca felaketin boyutu büyümüştü. 25 senelik binanın sahibi “Binamda sorun yok. Esas sorun köprünün altının tıkanması” diyordu[1]. Peki, yaşanan bu felakette dere yatağının tamamıyla beton kaplı daracık bir kanala dönüştürülmesinin payı hiç mi yoktu? Ya bu derelerin yataklarına ve hatta üstlerine inşa edilmiş binaların payı?  Her zaman olduğu gibi “hiç böyle yağmur görmemiştik” nidaları atılıyor, suç aşırı yağış ile iklim değişikliğine yıkılıyordu.

Seller selleri izledi. Ordu’da bir insan sulara kapılıp hayatını kaybetti. 1100 ton fındık ziyan oldu. Dünyanın bir numaralı fındık üreticisi Türkiye büyük ekonomik bir kayıp yaşadı. Ama yapılabilecek ne vardı? Hepsi Allah’ın takdiri doğal afetler değil de neydi? İklim değişikliğine karşı boyunlar kıldan inceydi…

Sellerden yangınlara: İklim değişikliği yadsınamayacak boyutlarda

Evet, iklim değişikliği artık kimsenin inkâr edemeyeceği görünürlükte tezahür ediyor. Aşırı iklim olayları bunda önemli rol oynuyor. Nitekim geçtiğimiz aylarda sadece Türkiye’de değil tüm yerkürede aşırı iklim olayları gündemden düşmedi. Seller yüzünden Hindistan’da 1000 civarı, Japonya’da ve Çin’de 200 kişiye yakın insan ölürken, başka yerlerde de sıcaklık artışlarına bağlı orman yangınları 2018 yazına damga vurdu.

Atina çevresindeki ormanlarda başlayan yangın yerleşim yerlerine sıçradı

Temmuzda Yunanistan’da 100 kişinin öldüğü bir orman yangını yaşandı. Kış boyunca zaten yağış almamış ormanda kuru biyokütle oranı artmış, sıcaklığın 39 derece olduğu bir gün ortaya çıkan yangın hızı saatte 130 kilometreyi bulan rüzgârın da etkisiyle her yere yayılmıştı. Yangının sorumlusu olarak hükümet iklim değişikliğine bağlı aşırı sıcaklığı gösterdi. Ancak ormanlarda ve kıyılarda plansız yapılaşmanın hat safhada gerçekleştiği Yunanistan’da geçen kış da eski bir dere yatağında kurulmuş olan yapılar yoğun yağışlar sonrası oluşan selle birlikte alt üst olmuş ve 20 kişi hayatını kaybetmişti. Madem iklim değişikliği diye bir şey vardı da felaketlerin sıklığı ve şiddeti artmasına rağmen hükümet neden önlemlerini artırıyordu? Böylesi felaket durumlarında insanların hızlı bir biçimde kaçabileceği koridorlar ve yollar, afet sığınma alanları bu kadar yetersizken yaşanan ölümleri sadece iklim değişikliğiyle açıklamaya kalkmak ne derece adildi?[2] Nitekim sadece itfaiye erlerinin ve yangın söndürücü uçakların sayısı mevcudun üç katı olsaydı bu ölümlerin hiç biri yaşanmayabilirdi.

Yunanistan’daki yangınlarla aynı günlerde İsveç’te bir haftanın içinde seksenden fazla yangın çıktı.  Sanki iklim değişikliğinden muaf gibi görünen İsveç de aşırı sıcaklıklara bağlı olarak orman yangınları yaşadı. İşin kötüsü İsveç gibi gelişmiş bir ülke bile bu konuda yeterince hazırlıklı değildi. Ülkenin yangın söndürme güçleri yetersiz kaldığı için büyük oranda Avrupa’dan gelen destekle yangınlar bastırılabildi. Bu yaz Avrupa’nın her ülkesinde yangın riski yüksek sıcaklığa bağlı olarak büyüdü ve zaman zaman orman yangınları gerçekleşti. Kanada’da da yüzlerce orman yangını yaşandı.

Dünya sellerden orman yangınlarına savrulurken Türkiye’de de sadece 18-26 Temmuz tarihleri arasındaki 8 günde 100’den fazla orman yangını çıktı[3].  Adıyaman, Antalya, Antep, Aydın, Burdur, Dersim, Elazığ, Hatay, İzmir ve Mersin gibi daha pek çok ilde orman yangınları görüldü.

Yükselen günah keçisi iklim değişikliği

İklim değişikliği yadsınamaz boyutlara geldikçe hem hükümetlerce hem de vatandaşlarca kabul görür hale geldi. Ancak hükümetlerin iklim değişikliğinden anladığı şey ne? Örneğin Türkiye’de iklim değişikliği sadece aşırı kurak dönemlerde ve seller meydana geldiğinde gündeme getiriliyor. Bir felaket yaşandığında çarpık ve aşırı kentleşme, beton ve asfalt gibi geçirimsiz yüzeylerin artması, yeşil alanların azalması, derelerin “ıslah” adı altında beton kanallara hapsedilmesi, gereksiz barajlar, su taşıma projeleri, aşırı yer altı suyu çekimi gibi yanlış uygulamalar sadece muhalif çevrelerce dile getirilirken, iktidar tarafından yok sayılıp suç aşırı yağışlara ya da yağışsızlığa yıkılıyor. Kuraklığı da aşırı yağışı da değiştirilemez bir kader gibi resmeden söylemler gerek merkezi gerekse yerel yönetimlerce pek bir kabul görüyor.

Maalesef sadece Türkiye değil pek çok ülke için benzer durumlar geçerli. Freiburg Eğitim Üniversitesi’nden Gregor C. Falk’un da dediği gibi bir bölgenin kırılganlığında yanlış arazi kullanımı çoğu zaman iklim değişikliğinden daha büyük payı sahip. Falk, Maldivler’den Almanya’ya dünyanın farklı ülkelerindeki yanlış yapılaşma ve arazi kullanımlarının etkisinin yağışların aşırılığı sorununu geride bıraktığını söylüyor. Falk ayrıca iklim değişikliği modelleri ve tahminlerinin çoğunda arazi kullanımının etkisinin dikkate alınmadığının da altını çiziyor. Washington Üniversitesi bilim insanları Nives Dolsak ve Aseem Prakash da Hindistan ve Bangladeş gibi ülkelerde her sene yaşanan can kayıplı sellerin, iklim değişikliği kadar ekolojinin ve kentsel planlamanın temel prensiplerini yok sayarak yapılan uygulamaların sonucu olduğunu söylüyor. Dolsak ve Prakash iklim değişikliğini düşen ilk domino taşına benzetip, geriye kalan taşlara da bakmamız gerektiğini vurguluyor. Dolsak ve Prakash, diğer taşları görmezden gelmenin hükümetlerin işine geldiğini çünkü hiç bir bireyin ya da hükümetin iklim değişikliğinden tek başına sorumlu tutulamayacağını bal gibi de bildiklerini söylüyor. İklim değişikliği yönetimlerin sorumluluklarından kaçmaları için biçilmiş şahane bir günah keçisi olmaya devam ediyor[4].

İstanbul’da Basın Ekspres yolunu basan sular: İstanbul’un çeşitli yerlerinde yaşanan seller sonucu 26 kişi öldü.

Mesela İstanbul’da dönemin Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun 20 yıl önce hazırlattığı raporda İstanbul’da 174 dereden 58’inin çok tehlikeli olduğu belirlenerek; buraların acilen boşaltılması istenmişti. Maalesef bu neredeyse hiç yapılmadı. Bu süre içinde de bu dere yatakları üzerindeki yerleşim yerlerini defalarca sel bastı, onlarca insan öldü[5]. Ve her zaman olduğu gibi dere yatağına yapılan binaların aşırı yağış olduğunda sular altında kalacağı önceden bilinmesine rağmen alınmadığında ölümlerin ve ekonomik kayıpların sorumlusu yine iklim değişikliğine bağlı aşırı yağışlar olarak gösterildi.

Peki, ne yapmalı?

İklim değişikliği Türkiye de dâhil olmak üzere tüm yerküreyi etkileyen ve gittikçe kronikleşen bir olgu. Ve şüphesiz ki Türkiye’nin küresel ısınmaya neden olan enerji projelerinden, aşırı su kullanımına neden olan tarımsal üretim uygulamalarından, özel taşıt trafiğini pompalayan ulaşım politikalarından ve kentleri ısı adalarına çeviren yoğun yapılaşmadan uzaklaşması acilen gerekli. Ancak seller söz konusu olduğunda bunun kadar önemli bir başka yapılması gerekenler listesi de Peyzaj Mimarları Odası’nın 2017’de o dönemki sellerin ardından kamuoyuyla paylaşılmıştı[6]. Bakın bu listede neler var:

– Dere yataklarındaki bütün yapılar yıkılmalı.

– Üstü kapatılmış olan dereler yer üstüne çıkartılmalı, dere yatağı üzerindeki yollar, binalar yıkılmalı, derelerin özgün kesitleri oluşturularak rekreasyon alanlarına dönüştürülmeli.

– Mevcut ormanlar korunmalı, orman ekosistemlerini parçalayan projeler iptal edilmeli, Peyzaj Onarım Planları hazırlanmalı.

– Deniz dolgu alanlarını ortadan kaldırmalı.

– Kentsel yeşil altyapı oluşturulmalı.

– Yer altı ve yerüstü kaynaklarının kullanımı konusunda ekolojik parametreler ışığında hareket edilmeli. Her dere yatağının bulunduğu alana HES yapılmamalı.

– Daha fazla mega projelerle su döngüsü alt üst edilmemeli.

Bu çözüm önerilerine felaket sonrasını düzenleyen önerileri de eklemeliyiz elbette. Afet sırasında ve sonrasında kaçma koridoru işlevi gören yollar ve toplanma alanları oluşturmak gerekiyor. Ancak örneğin İstanbul’da 1999 yılında gerçekleşen 17 Ağustos Depremi sonrası oluşturulan Afet Acil Eylemi Planı çerçevesinde belirlenen 493 boş alandan geriye 77 adet toplanma alanı kalmış[7]. Büyüklüğü 20 hektarı bulmayan bu boş alanların derhal artırılması ve yapılaşmaya karşı koruma altına alınması gerekiyor.

Sonuç

Başta seller olmak üzere aşırılaşan iklim olayları, iklim değişikliğinin tüm dünyada görünür hale gelip kabul edilmesinde büyük rol oynadı. Ancak bu kabul ediş iklim değişikliğiyle sahici bir mücadeleyi ve onunla uyumlu bir sosyal değişimi tetiklemediği sürece başta hükümetler olmak üzere erk sahiplerinin elinde gerçeği maskeleme aracı olmaktan öte gidemeyecek gibi görünüyor. O gerçek şu: iklim değişikliği insan türünün uzun erimli ahmaklığının sonucu ortaya çıkmış ve büyümüş bir sorun. Bunu çözmeye başlamak için de yaşadığımız felaketlerde kimin ne kadar payı olduğunu hakkaniyetlice saptamak gerekiyor. Zira sorunun gerçek kaynağını bulmadan dayatılan “çözümler”, meseleyi büyütüyor ve içinden çıkılmaz hale getiriyor. Çünkü sahte düşmanlarla, günah keçileriyle ve maskelerle uğraşırken insanlık umudunu ve gücünü yitirip iklim değişikliğini gerçekten de kaderi haline getiriyor.

Hani çocukluğumuzdan kalma bir tekerleme vardır “Şeytan aldı götürdü, satamadan getirdi” diye. Yaşadığımız felaketlerdeki sorumluluğumuzu da seller aldı götürdü belki de. Satamadan getirmesi dileğiyle…

Son notlar

[1] Posta (3 Ağustos 2018). “Rize’de sel felaketinin yeni görüntüleri ortaya çıktı”. http://www.posta.com.tr/rizede-sel-felaketinin-yeni-goruntuleri-ortaya-cikti-2033608

[2] Yangından kaçmak için denize doğru giden onlarca insan, denizle aralarında bariyer oluşturmuş dikenli tellerle çevrili villa bahçelerinin duvarlarına çarparak boğulmuştu. Yani çarpık kentleşme ve özelleştirme de yaşanan ölümlerin artmasında rol oynamıştı.

[3] Bianet (26 Temmuz 2018). “Türkiye’de 8 günde 100 orman yangını çıktı”. https://bianet.org/bianet/ekoloji/199504-turkiye-de-8-gunde-100-orman-yangini-cikti

[4] Nives Dolsak and Aseem Prakash (21 Ekim 2016).  “Climate Change Did It!” Is a Convenient Excuse. Slate. http://www.slate.com/articles/health_and_science/science/2016/10/blaming_natural_disasters_on_climate_change_will_backfire.html?via=gdpr-consent

[5] 9 Eylül 2009 tarihinde İstanbul’da yaşanan selde birçok dere taşmış İkitelli, Halkalı, Çatalca ve Silivri’de 31 kişi hayatını kaybetmişti. Yollarda araçlar tamamen sulara gömülmüş, araçlarından çıkamayan bir çok kişi boğularak hayatını kaybetmişti. Başakşehir, Bağcılar ve Küçükçekmece’de etkili olan sağanak yağış nedeniyle, Ayamama, Tavukçu ve Hamam dereleri taşmış, Basın Ekspres Yolu ulaşıma kapanmıştı.

[6] Bianet (21 Eylül 2017)https://m.bianet.org/bianet/toplum/188676-dere-yataklarindaki-tum-yapilar-yikilmali

[7] Gasp edilip üzerlerine binalar dikilmiş afet toplanma alanlarından bazıları: Torunlar’ın yükseldiği Ali Sami Yen Stadı; Zorlu AVM’nin yer aldığı Zincirlikuyu’daki Karayolları 17. Bölge Müdürlüğü’nün arazisi; Taş Yapı’nın gökdelenlerinin yer aldığı Kadıköy Meteoroloji binası ve alanı; Akasya AVM’nin yer aldığı Acıbadem’deki eski Otosan Fabrikası arazisi; Bakırköy’deki Marmara ve İstanbul Forum AVM’nin bulunduğu alan ve Zeytinburnu’ndaki 16.9 Kuleleri’nin yer aldığı arazi. Kaynak: Hazal Ocak (13 Mayıs 2017). Hazal Ocak, İstanbul’da sığınacak yer yok: Cumhuriyet.  http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/cevre/740101/istanbul_da_siginacak_yer_yok.html

 

 

Akgün İlhan