Genç Yeşiller ve derin ekoloji

Yeşiller’e ilk gittiğim günlerde karşılaştığım herkese neden yeşil olduklarını sormak isterdim. Yeşil Ev’deki gülüşmeler ve tartışmalar arasında konuyu buraya getirmek kolay değildi; ama yine de bugün beni gülümseten bir şekilde, çabalıyordum.

Çamtepe Ekolojik Yaşam Merkezi mutfağı (Şubat 2013)

O zamana kadar benimle gelen bilgi çok basitti: Gölgesinde hiç oturmayacağı bir ağaç, kıyısında belki asla yürüyemeyeceği bir okyanus ya da bir kaplana yem olmaktan şans eseri kurtulmuş siyah ayaklı dağ gelinciği için endişelenen, harekete geçen insanlar (derdi babam) ancak o zamana kadar kendileriyle yeterince ilgilenmiş ve temel gereksinimleri için – ki dikkat etmek lazım mesela internet de temel gereksinim olabilir bugün –  bir kaygısı kalmamış, en azından çok azalmış insanlar olabilirler.

O zaman farkında olmam, itiraf etmem çok zordu ama asıl merak ettiğim buydu aslında, “Affedersiniz de, temel gereksinimleri nasıl hallettiniz acaba?” Açık konuşalım sınıfsal ya da en azından kültürel bir ayrıcalık arıyordum. Bu soruyu kimlerle konuştuğumu düşündükçe de sesli gülüyorum. Bunun nedeni de çok basit: Genç Yeşiller! Bir kere kendinle yeterince ilgilenmiş olmak için biraz erken değil mi?

Gezi olaylarının iki yıl öncesinden, o gençlerden biri olmayı isteyip istemediğime karar vermeye çalıştığım zamanlardan bahsediyorum. Soru bu kadar bariz değildi ve yanlış bir soru sorduğumun da farkında değildim. Mesela Genç Yeşillerden mesela Gizem’in yaptığı onca şey, Durukan’ın bahsettiği gönüllü sadelik, Sevil’in harekete geçme halleri varken ben sanki “O zaten…” cilik peşindeydim.

Yanlış sorulardan korkmamak lazım, yeterince yanlışsa insana kendini yanlışlayabilmeyi öğretiyor. Temel ihtiyaçları tartışan, kendini unutan bazı bazı; ama sevdiklerini bırakmayan ve evet hiç tanımadığı bir orangutanın haklarını savunurken temiz ve adil gıda için harekete geçmiş insanlardı hepsi. Doğrusu temel gereksinimler, gerçekten, başımızın belasıydı. Sağlıklı gıdamız, ona ulaşım ve onu üretim biçimimiz, tembellik hakkımız, ilan-ı aşklarımız, danslarımız ve gülüşlerimiz, içsel yolculuklarımız, inandıklarımız ve inanamadıklarımız, patriyarkal dünyaların içindeki yıkıcı ve yıpratıcı cinsel enerjilerden arınmak (teşekkürler kadınlar!), yaban olabilmek bazı bazı ve haberdar olmak başka yol – yordamlardan ve diyarlardan… Birinin başını sokacak yer bulamayışıyla bir diğerinin ishal olması arasındaki bağlantı ya da birinin topladığı çay yaprakları sayesinde o ilk birine kalacak yer bulmamız. Bir sürü “gerçek hikâye” içindeki her şeyin teorisine ben tav olmuştum doğrusu (koca teori, bana ne oluyorsa).

Bütün bu görünmeyen bağlantıların, özellikle insan ve insan-dışı olan arasındaki örgüyü ekolojik bilinçle ifade edildiğini bu karşılaşmadan bir süre sonra öğrendim. Gözlerimizin önünde gerçekleşmekte olan krize çoktan ekolojik kriz denmiş, yeşil hareketteki birbirini tamamlayan temel iki yaklaşım, Derin Ekoloji ve Toplumsal Ekolojiyle de krizin değil; çözümün bir parçası olan bir topluluk olma çabaları içindeki her şeyi ve herkesi merak ediyordum.

Kısaca şöyle;

Eko – merkezcilik anlamında kullanılan Derin Ekoloji, 1973’te Arne Naess tarafından sekiz ilkesiyle beraber ortaya atıldı. Bu ilkelerin ilkine göre yeryüzünde insan ve insan-dışı yaşamlar kendi içlerinde – içkin – bir değer taşırlar. Yani insan-dışı yaşamların insanla ilişkisinden bağımsız olarak bir değeri vardır. Naess’in ifade ettiği değerlerden bir diğeri, insanların insan – dışı yaşam üzerindeki müdahalesinin hiç olmadığı kadar aşırı olduğu ve durumun yeryüzü için hızla kötüye gittiğini vurgular. Bunu değiştirmek isteyen insanların da değişim girişimine doğrudan ya da dolaylı olarak katkı sağlamaları gerekir.

Ekonomik, teknolojik ve ideolojik yapıları temelden değiştirecek politikaların gerekliğinin ve aciliyetinin altını çizer Derin Ekoloji. Toplumsal Ekolojiyse, insan merkezli olma pahasına ekolojik krizin toplumdan ve toplumsal sorunlardan geldiğini; eşitsiz, cinsiyetçi ve savaşçı yapılara meydan okumadan ekolojik toplumların inşa edilemeyeceğini belirterek Derin Ekolojinin özellikle kapitalizm karşısında bireyselliği körükleme tehlikesi doğurabileceği uyarısında bulunur. Hatta yaklaşımın teorisyeni Murray Bookchin bu anlamda Derin Ekolojiyi ciddi bir tehlike olarak görür ve ciddiye almaz.

Bugün, mesela Yeni Zelanda’da nehirlere hukuksal statü verilmesi ya da insan haklarının da doğanın haklarıyla beraber evirilmesinin Derin Ekoloji yaklaşımının bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Bookchin ise eleştirisinde ısrarcıdır. Dünyanın Dostları (Friends of the Earth) uluslararası sivil toplum örgütünün kurucusu ve yöneticilerinden Jonathan Porritt’e 1990’ların başında yazdığı bir makalede şöyle der, “Derin Ekoloji – Hollywood, Disneyland ve Güneyin yeniden doğuşunun, Hristiyanlığın acayip bir karşımı olarak paraşütle iniş yaptı. Taoizm’den, Budizm’den, maneviyattan da kokular var bu karışımda.

”Çok iyi, değil mi? Diyor Porritt ‘Yeşil Ruh Yaşayacak’ makalesinde Bookchin’nin mektubundan bahsederken. Yine Porritt’in Yeşil Politika kitabında belirttiği gibi, Eğer Yeşiller, 1968’den sonra düzen dışına hemen şimdi çıkmak isteyen; üstelik bunu kitlesel biçimde yapma çabasında olan bir hareketse insan-dışı olanın içkin değerine ve maneviyatın nasıl yaşanabileceğine dair agnostik diyebileceğim bu tartışmayı verimli ve somut bir alana taşıyabilir (Bakınız, ekoköyler hareketi).

İngiltere ve Galler Yeşil Parti’sinin eski eş-sözcülerinden Derek Wall meseleyi daha keyifli bir kıvama getiriyor benim için. Kendisini eko-sosyalist olarak tanımlayan Wall, 2010’da yazdığı The No-Nonsense Guide to Green Politics kitabında Yeşil Felsefenin temellerini Derin Ekolojinin ilkelerini ele alarak anlatmaya başlar ve Marx’tan alıntı yaparak tartışır, “Bir toplumun tümü, bir ulus ya da eş zamanlı olarak var olan toplumların tümü bile, yeryüzünün sahibi değildir. Onlar sadece yeryüzünün malikleri, faydalanıcılarıdır ve boni patres families (iyi bir aile reisi) olarak onu geliştirerek ileriki nesillere bırakmalıdırlar.” Alıntısından sonra Marx’ın bu sözlerine rağmen solun gelecek nesillere saygı gösterme ihtiyacının unuttuğunu söylüyor Wall. Bu noktada şimdiye kadar konuştuğumuz her şey (daha doğrusu benim kendi kendime konuştuğum) Bill Devall’ın zamanında Ekoloji Politikası makalesinde sorduğu soru altında birleşiyor, “Kişisel ve toplumsal gölgelerimizi dünyamızı karartmayacak biçimde nasıl birleştirebiliriz?”

Genç Yeşillere geri dönelim. Söylediklerimizle yaptıklarımız arasındaki çelişkiler bizi sorunun bir parçası olarak mı bırakıyor yoksa çözüme dair bir şans, bir kapı aralıyor mu? Artık bir Genç Yeşil değilim; yine de Genç Yeşilleri sevmek aklıma yatmaya devam ediyor. Bu sevgiyi; benden başka, Genç Yeşillerden başka, insandan başka varlıklara zarar vermeyecek şekilde yaşamayı nasıl yaratabilirim?

Devall’ın sorduğu soruyu bir çeşit turnusol olarak aldım. Özellikle kritik noktada, Hollywood’un da çok sevdiği; maneviyat için… Bir yandan popülist söylemlerin en kolay yemi olabilir maneviyat ve belli bir kesimi, mesela entelektüelleri çok kolay harcayabilir. Diğer yandan, hisler üzerine çalışmanın, toplumsal ve bireysel ilişki biçimlerimize emek vermenin bir ifadesi de olabilir. Bunun için farklı farkındalıkların, yaşam biçimi öğretilerinin, inançların ismi zikredilebilir. Hayat bizi hangi yol – yordamdan buralara taşırsa taşısın, bunun için iki gereksinim var diyor Bill Devall,

  • İnsanın kendi potansiyelini gerçekleştirmesi –bunun için toplumdan destek görmesi
  • İnsanın kendine ekolojik bir aktöre geliştirmesi – ki bunun için de insanlığın temel birliğinin göz önünde tutulması.

Küçüğün küçüğü bir topluluk olduğumuzdan anti – hiyerarşik olmanın tadının çıkarmak adına hepimiz birer üyeydik Genç Yeşillerde. Tavsiye eder miyim bunu, bilmiyorum ya, artık eski bir genç yeşil olduğunu duyurmak için iletişim gruplarından çıkmak yeterliydi. Kendi adıma Genç Yeşiller dönemimin bittiğini hissettiğim bir dönemde, “Nasıldı sence?” diye soruverdi bir arkadaşım. O kadar eksiktik ki, bir an çok korktum cevaplarımdan, “Yapamadığımız bir sürü şey…” demedim. “Güzel bir çemberdik bir kere, hiç olmadı, birbirimize iyi geldik ve bunu unutmayacağız” dedim ve diyebildiğime de hayatım boyunca sevineceğimi biliyorum.

Hiç yeri değil ya; beni bu yazıyı yazmaya iten asıl soru Selahattin Demirtaş’ın “Neden umut forumları yapmıyorsunuz?” sorusudur. Bu da burada dursun.

“Bir kum tanesinde dünyayı görmek

Bir yaban çiçeğinde cenneti

Sonsuzluğu avucunda bulmak

Ve bir saati bilinmezlikte.”

William Blake

 

 

Bahar Topçu