Balın sırrı arıda

Gıda Toplululukları sitesinde Mayıs ayında yayınlanmaya başlanan ve her hafta farklı bir yazarın konuya dair makalesinin yer aldığı [Gıda Güvenliği ve Bağımsızlığı] yazı dizisine Yeşil Gazete Haftasonu ve Kitap eki‘nde ilk yazıdan başlayarak yer veriyoruz.

Yazılara bugday.org/ adresi üzerinden de ulaşabilirsiniz.

***

Bu yazı gidatopluluklari.org/ dan alınmıştır

9 – Balın sırrı arıda

İnsan doğada yaşayan diğer canlılar içinde kendini en akıllı gören canlı. Başka canlıların kendilerini nasıl gördüklerini mevcut yetenek ve imkânlarımızla göremediğimiz için böyle bir kanımız var. İnsanın madde dünyasını manipülasyon yeteneği de hayli gelişkin olduğundan doğaya olan müdahalelerimiz, tüm canlıların varlığını tehdit eder hale geldi.

Doğa, dolayısıyla da bizler açısından yaşamsal öneme sahip bir canlı türünden bahsetmeye çalışacağım bir nebze. Bir nebze diyorum, çünkü doğadaki her canlı incelenmeye, gözlenmeye değer ve bu dikkatle yapıldığında aklına pek güvenen insan oğlu veya kızını hayretlere düşürecek kadar karmaşık.

Konumuz bal arıları. Esasen bu canlılar için çoğul bir kelime kullanmak da yersiz. Zira bu canlı türü tek başına yaşabilen canlılardan oluşmamakta. Gruptan ayrıldığı zaman kaçınılmaz olarak ölen tek bir bal arısı, koloni içinde, aynı kovanı paylaştığı on binlerce arı ile bir bütün, belli bir düzen içinde yaşabiliyor ancak. Bu canlılar sadece bir arada olduklarında kendileri için temel yaşam şartlarını oluşturabiliyor. Belki de bu sebepten arıcılar arılarından bahsederken “arı” dediklerinde tüm kovanı kastederler.

Bal arısının insanla olan ilişkisi de binlerce yıl öncesine dayanıyor. Bu ilgi, büyük oranda bu canlıların mucizevi şekilde ürettiği baldan kaynaklanıyor. Balın da soframızdaki yeri tartışılmaz bir öneme sahip elbette ama arıların bal üretiminden daha önemli temel işlevi, ”çiçekli bitkilerin tozlaşmalarını sağlamak” desek yanlış olmaz. Arıların bütün canlılık tarihi boyunca bitkiler alemi ile kurduğu ilişki, sadece kendi soylarının devamı için değil, doğadaki besin piramidinin en temel tabakasını oluşturan çiçekli bitkilerin devamı için de kritik öneme sahip.

Peki bu bitkilere neden muhtacız?

Dünyamızdaki yaşam için zaruri olan saf enerji kaynağı güneş ışığı, yeryüzünde bazı bakteriler ve yeşil yapraklı bitkiler tarafından işlenerek besin maddelerine dönüştürülür. Yeşil yapraklı bitkiler, bu bitkileri yiyen canlılar için besin üretir. Otobur canlıları yiyen etoburların da bu gıda döngüsüne bağımlı olduklarını söylememiz sanırım yersiz. Özetle, yediğimiz bir lokma ekmek içinde bolca güneş ışığı var desek abartmış olmayız. Belki inanılması güç gelebilir ama bugün soframızı süsleyen ve bizleri besleyen gıdaların tamamını bu doğal döngüye borçluyuz.

Çiçekli bitkilerin (dolayısıyla koyun, keçi, inek gibi otoburların da) neslinin devamı, tohumdan tohuma döngünün tamamlanması ile olmaktadır. Bir bitki ömrü boyunca tohumundan çıkmakta, gelişmekte, çiçek açmakta –bu esnada bolca nektar üretmekte- , çiçek döllenerek meyve vermekte ve bu meyve de tekrar tohuma dönüşmektedir. Çiçeğin döllenmesi rüzgârla ya da tesadüfen olabildiği gibi büyük oranda yukarıda bahsettiğim, birlikte evrimsel dönüşüm mekanizması nedeniyle böcekler alemine bağımlıdır. Öyle bitki türleri vardır ki, belli bir böcek türü olmadığı durumda yaşamını sürdüremez.

Dünyada üretilen gıda maddelerinin yüzde 90 gibi yüksek bir oranı, yaklaşık 80 bitki türünden elde ediliyor. Bu bitki türlerinin yüzde 80’ine yakını ise arı tozlaşmasına ihtiyaç duyuyor. İnsan gıdasının üçte biri doğrudan veya dolaylı olarak arılara bağlı ve bal bunlardan sadece biri.

Tozlaşmaya gereken önem verildiğinde ayçiçeğinde yüzde 45-50, mera bitkilerinde, elma ve armutta yüzde 50-60, sebzelerde yüzde 75-90, kavun ve karpuzda yüzde 95-100’e varan ürün artışı sağlanabiliyor.

Peki bu kadar yaşamsal öneme sahip bir canlı türüne, biz akıllı canlılar olarak ne yapıyoruz?

Verdiğimiz zararın boyutlarını idrak edebilmek için arıların kovan içindeki sosyolojik yapılarına ve çiçeklerle ilişkilerindeki ekolojik çerçeveyi iyi bilmek gerekir, buralarda da henüz çözülmemiş pek çok gizem olduğunu söylemiş olalım. Bildiklerimizi bu yazıya sığdırmak çok zor. O nedenle 1927 basımlı Frisch’in Arıların Hayatı isimli kitabı okumanızı tavsiye ederim.

Kovanın bulunduğu nokta merkezde olmak üzere 6 km çaplık bir alanı tarayabilen bir bal arısının, kovanın konulduğu arazinin sınırlarıyla ilgilenmediğini anlamak zor değil. Dolayısıyla arıların sağlıklı bir şekilde yaşayabilmeleri için bulundukları coğrafyada çok çeşitli, bol nektarlı bitkiler, sağlıklı meralar, tarım kimyasalı kullanılmayan bir tarım biçimi, temiz su kaynakları gerekir.

Öte yandan, medeniyetimiz an itibariyle şu temeller üzerinde durmakta: Doğal bitki örtüsü ot ilaçlarıyla öldürülüyor, yanlış sulama, baraj yapımı gibi sebeplerle coğrafyaların su rejimleri bozuluyor, toprak sürme, gübreleme ve otlatmaya dayalı hayvancılığın bitmesi nedeniyle toprak tahrip oluyor, şehirleşme nedeniyle yaban alanları yok oluyor. Bunlara iklim değişikliğinin etkilerini de eklediğimizde gezegenimizin yaşam kaynaklarının hızla dara girdiğini anlamak zor değil.

Bütün gün uçarak nektar toplamaya çalışan bir bal arısının kilometrelerce mesafede bir damla nektar ya da polen bulamadığını ve kovana eli boş döndüğünü düşünelim. Koloninin açlıktan ölmesi çok uzun zaman almayacaktır. Zira bir bal arısının ömrü zaten günlerle sınırlıdır. Açlıktan ölümleri önlemek için arıcılar büyük oranda şekerli su ile arıları besler. Şekerli su, arıların karnını doyurmasını sağlar ve evet ondan da bal yaparlar ancak bin bir çeşitlilikte mineral, vitamin ve kim bilir daha ne gibi özel maddeler taşıyan nektardan mahrum kalırlar. Bu durum, başka birçok durumla (susuzluk, iklim değişikliği nedeniyle hava durumunun eski düzenini kaybetmesi gibi) birleşerek koloninin zayıflamasına neden olur. Parazitlere, hastalıklara karşı daha dirençsiz hale gelirler.

Arıların beslenmesi için gezici arıcılık yapanlar kovanlarını daha yoğun tarım yapılan bölgelere götürür, bu nedenle kovanları oradan oraya taşırlar. Ömrü kısacık olan bir koloni bireyi için ne kadar stresli bir değişiklik olduğunu siz düşünün… Ve ne yazık ki bu stresin üstesinden gelmek için daha çok şekerli su, gıda katkı maddeleri, ilaçlar kullanılır.

Elbette konu bu kadar basit ve yüzeysel değil. Ama genel çerçevede insanlığın bal, polen, balmumu, ilaç hammaddesi ihtiyacını karşılamak için yönetmeye cesaret ettiği bu canlı grubunun fıtratına uygun davranmadığı ortada.

Hayret etmek istersek, şu bilgiler yardımcı olabilir: Bir kiloluk bir balın yapılabilmesi için, arıların dört milyondan fazla çiçekten nektar toplamaları gerekir. Bir işçi arı ömrü boyunca bir çay kaşığının 12 de biri kadar bal yapabilir. Bir kraliçe arı günde ortalama 1500 yumurta bırakır. Bal arıları saatte yaklaşık 24 km hızla uçabilir. Arılar saniyede 250 kez kanat çırpabilir. Bunu genellikle kovanı soğutmak ve balın suyunu buharlaştırmak için “yelpazeleme” amaçlı yaparlar…

Arılardan bahsetmek için saatler, sayfalar yetmez. Benim gibi çiçeği burnunda bir arı gözlemcisi için arıların en çok gözlenmesi ve ders çıkarılması gereken özelliği, kovan içindeki yaşamlarını nasıl idare ettikleri sanırım. Gezegenin yaşıyla karşılaştırdığımızda oldukça toy bir canlı olan insanın yoldan çıkmış bu halinde belki de en çok ihtiyaç duyduğu konuya, birlikte üretken yaşam konusuna pek çok cevaplar içerdiğini düşünüyorum.

Kaynaklar ve ilham verici okuma listesi:

Arıların Hayatı, Dr. Prof. K. V. Frisch
Bal Ormanı Eylem Planı, Orman ve Su İşleri Bakanlığı
Arıcılık, Franz Lampeitl
Arı Kovanı Metaforu, Juan Antonio Ramirez

 

Bu yazı gidatopluluklari.org/ dan alınmıştır

 

Güneşin Aydemir