[Yaşadım Diyebilmek] Üniformalı anarşist – Şahin Tekgündüz

“Biz erkeklerin hayatında askerlik anılarının özel bir yeri vardır.

İlginizi çekeceği düşüncesiyle kısa bir bölüm sunuyorum” 

1959’un temmuzunda babamın zorlamasıyla askerliğimi yapmak üzere Mamak Muhabere Okulu’na teslim olmuştum. Sinema-Tiyatro derneği ve dergisi çalışmalarına ancak hafta sonlarında katılabiliyordum.

Doğrusu askerliğim de pek ilginç geçiyordu. Garnizona teslim olduğumda ciddî ölçüde hastaydım. Temmuz ayının Ankara çölündeki dayanılmaz sıcaklarında yaşadığım acemi eğitimi, hastalığımın daha da artmasına neden olmuştu. Kısa sürede kaynaşmak durumunda kaldığım devre arkadaşlarımın zorlamasıyla sık sık revire çıkıyor, hastabakıcı erin elime tutuşturduğu aspirinlerle geri dönüyordum. Arada bir garnizona gelen askerî doktorun muayenesi sonucunda garip bir tanıyla karşılaştım. Doktor, kollarımın ve bacaklarımın derisini dikkatle inceledikten sonra yanındaki hastabakıcıya dönüp, “Görüyor musun, kaz derisine dönmüş… Bu, tüberküloz başlangıcının işaretidir” demişti. Peşinden de bir haftalık bir istirahat vermiş, dışarda sivil bir doktora muayene olmamı ve sonucu dönüşte kendisine bildirmemi istemişti. Gerçi bir haftalığına kışladan ve ağır koşullardan kurtulmuştum ama, hastalık konusu ailemi çok korkutmuş, hattâ panikletmişti. Apar topar tanıdık bir dahiliyeciye götürüldüm. Durum çok korkutucu değil, üstesinden gelinebilir bir zâfiyetti. Ciddî bir vitamin ve beslenme kürü ile sorunu aşabilirdim. Nitekim öyle de oldu…

Bir hafta sonra garnizona döndüğümde acemi eğitimi hemen hemen tamamlanmış, dersler başlamıştı. Tabii bu arada sosyal faaliyetler de… 50. dönem yaz aylarına rastladığı için köy öğretmenleri ve meslek okulu mezunları, dolayısıyla kırsal kesim ve kasabalardan gelenler çoğunluktaydı. Sosyal etkinliklerde ise benim gibi kentlerden gelenler ve üniversite mezunları daha şanslı görülüyordu. Ben henüz üniversite mezunu değildim; o yıllarda lise mezunlarına da tanınan yedek subaylık hakkından yararlanıyordum.

Sosyal etkinlik çerçevesinde ilk iş olarak bir duvar gazetesi çıkartma kararı alındı. Bölük komutanı yüzbaşı Necâti Yerinmez’in makamında bir araya geldik. Toplantıda Paris’ten askerliğini yapmak için Türkiye’ye dönen, Attila İlhan’ın şiirlerinde ‘Birader Mırç’ diye söz ettiği Selçuk Câhit Güçbilmez (yıllar sonra gizli örgüt ajanı olduğu ortaya çıktı), Yüksel Menderes’in ilk eşi, ünlü modacı İpek Kıramer’in kardeşi Erim Kumbaracıbaşı, Ankara’nın ilk elektronik müzik gereçleri mağazası Tansel’in sahibi Tansel Temuge, gazeteci Nâmık Kemal Ünsal ve İstiklal Kurtuluş, şâir Ali Yüce vardı. Yüzbaşı hepimizin nereden gelip nereye gittiğimizi öğrenmekle başladı. Benim bir yıl öncesine kadar Devlet Tiyatroları’nda çalıştığımı öğrenince ilgisinin neden arttığını daha sonra anlayacaktım. Yüzbaşı bir opera, tiyatro ve konser meraklısı idi. Yedeksubay olup okuldan ayrılıncaya kadar ona bilet ve davetiye yetiştirmekte bir hayli zorlandığımı anımsıyorum.

 Bebek yüzlü faşist

Takım komutanlarından, daha sonra Malatya ve Eskişehir Vâliliği ile, kısa bir süre de Emniyet Genel Müdürlüğü’ne kadar yükselen, Mülkiyeli Asteğmen Râfet Küçüktiryaki (O ‘baby face’ yüzünün arkasındaki yıllar sonra ortaya çıkan azılı faşist kişiliği elbette göremezdik) başkanlığında Câhit ve Tansel’le kolları sıvayıp, yanımıza bir de Erhan adındaki karikatürist arkadaşımızı alınca birkaç gün içinde ‘Anten’ adlı duvar gazetesini hazır edivermiştik. (Mâlum bu konuda ilkokuldan da tâlimliydim) Tabii peşinden dönem albümünü hazırlanması işi gündeme geldi. Artık ipler Câhit’le benim elimdeydi. Sonradan gazeteci Nâmık Kemal Ünsal’la İstiklal Yaradılış da aramıza katıldı ve albümün hazırlıklarına başladık. Albüm işi aslında büyük bir ayrıcalığı da beraberinde getiriyordu. Matbaa ilişkileri nedeniyle istediğimiz zaman garnizon dışına çıkabiliyor, hattâ geç kaldığımızda telefonla bildirerek geceleri evimizde bile geçirebiliyorduk. Bu kaytarmalarda Câhit’le sık sık Ulus’taki dönemin ünlülerinin ve politikacılarının uğrak yeri olan Karpiç Lokantası’na gidiyor, benim değil ama, Câhit’in pek çok tanıdığıyla karşılaşıyorduk. Karpiç yemekleri benim için paha biçilmez bir deneyim oluyordu. Hattâ bir akşam Karpiç’ten tam çıkarken bir kargaşa oldu, kimi görevliler kapıya doluşuverdi. Biz kenara çekilmek zorunda kaldık. Biraz sonra da Başbakan Adnan Menderes’le, o zamanki deyimiyle maiyeti içeri giriyordu.

Albüm konusunda gösterdiğimiz başarı Câhit’in de benim de hem Bölük Komutanı Yüzbaşı Necâti Yerinmez’in hem de dönemin aktif takım komutanlarından Râfet Küçüktiryaki, Râgıp Ekşioğlu ve Özgen Karayeğen’in has adamları olmamıza yetmişti. Kazandığımız bu itibar, özellikle takım subaylarına arkadaş gibi davranmamıza olanak vermişti. Bâzı hafta sonlarında nöbetçi gibi okulda kalır, bölük komutanı Yerinmez hariç, takım subaylarıyla yemekhanede mükellef bir sofra kurar, o zaman rakının tadını pek bilmediğimiz için kafaları buluncaya kadar votka ve bira içerdik.

          İlk günlerde gözümde büyüyen öğrencilik dönemi kolay geçmeye başlamıştı. Okulun bitmesine bir ay kala yemin töreni yapılmış ve kuralar çekilmişti. Ben, büyük bir talihsizlikle en kötü kurayı, Erzurum’un Dumlu ilçesini çekmiştim. Aile büyük bir mutsuzluk içindeydi ve kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Gerçi o yıllarda bölgede terör merör yoktu ama, Erzurum’un mahrûmiyet bölgesi olması, amansız soğuğu, sık sık yapılan zorlu tatbikatlar, Sarıkamış, Dumlu, Doğubeyazıt gibi yerlerdeki garnizonları sürgün yeri gibi göstermeye yetiyordu. Kâbus gibi geçen hafta sonu bitmiş garnizona dönmüştüm. Bölük komutanı Necâti Yerinmez’in beni emrettiği söylendi. Hemen odasına gidip selamı çaktım. Yüzbaşının yüzü gülüyordu.

 Başarı ödüllendiriliyor

“1088 (okuldaki numaramdı) seni bölükte bırakıyorum, Astsubay Muhabere Okulu’nda takım komutanı olarak görev yapacaksın, kuranı ipta ettim” dedi. Kulaklarıma inanamıyordum, utanmasam boynuna sarılacaktım. Sınavlarda en yüksek notu alanlar bölükte bırakılırdı. Aslında ben, hem niyetim olmadığı, hem de gazete, albüm vb işlerle uğraştığım için yüksek not almak gibi bir hevesin içine de girmemiştim. Belli ki notlarım yükseltilmişti. Yüzbaşı’ya nasıl teşekkür ettim anımsamıyorum. Hem Dumlu’dan kurtulmuş hem de Ankara’nın göbeğinde Mamak’ta kalmıştım. Böylece dernek ve dergi işlerinin de içinde olabilecektim. Haber evde ve arkadaşlarım arasında bomba gibi patladı. Benimle birlikte bölükte kalanlarla âdetâ bayram ediyorduk. Sonradan çok yakın dostum olan Akın Günsür, Öktem Doğru, Yiğit Köker de benimle birlikte bölükte kalanlardandı. Câhit ise, ana dili gibi Fransızca, İngilizce bildiği, ve amcası Mahmut Güçbilmez DP Bolu milletvekili olduğu için askerliğinin kalan bölümünü Genelkurmay Başkanlığı’nda tamamlayacaktı.

Türkiye’nin dönüm noktalarından birini oluşturan 1960 yılı, daha ilk gününde beni bir muhabere asteğmeni olarak atmıştı gelişmelerin ortasına. Türkiye olağanüstü bir sıkışıklığın içinde soluk almaya çalışıyordu. DP, iktidara geldiğinin ilk günlerinden başlayarak, cumhuriyetin yerleşik kadrolarını ve bürokrasiyi, tepeden inme bir modernleşmenin sahipliğini üstlenen aydın kesimi, silahlı kuvvetleri ve bütün bunların temsilcisi Cumhuriyet Halk Partisi’ni çileden çıkaran bir baskıcı rejimi dayattıkça dayatıyordu. 1957 seçimlerinde oy kaybeden ve mecliste CHP’nin yüz yetmişten fazla sandalyeye sahip olmasını hazmedemeyen iktidar, giderek sertleşen muhalefet karşısında baskısını daha da artırıyordu. Celâl Bayar’ın, DP’nin, o günün deyimiyle, kahir bir ekseriyetle kazandığı 1954 seçimlerinin sonuçlarının açıklandığı gün “İnce demokrasi dönemi geride kalmıştır” tehdidi ortalıkta dolaşıyordu. 1957 seçim sonuçlarının açıklandığı gün ise Adnan Menderes’in “Allah bana seçim gecesi gibi bir geceyi bir daha yaşatmaz inşallah” dediği, DP’nin yıllardır içinde yaşadığı mutlak hakimiyet psikolojisinin dağılmaya başladığını gösteriyordu.

Vatan Cephesi’ne katılıyoruz!

           Böyle başlayan gelişmeler 1960’a gelindiğinde tümüyle çığırından çıkmış, öğretim üyelerine kara cüppeliler denilen üniversitelerde baş gösteren tepkiler kitlesel hareketlere dönüşmeye başlamış, hapsedilen gazeteciler, sansürlenen gazeteler, iktidarın yayın organı haline gelen devlet radyoları ve TBMM’de uygulanan baskılar toplumun kimyasını iyice bozmuştu. Her gün devlet radyosunda, aralarında koyu bir CHP’li olan babamın adının bile bulunduğu binlerce insan, DP’nin düzmece Vatan Cephesi’ne katılanlar olarak ilan ediliyor, DP’ye oy vermeyen iller ilçeye dönüştürülüyor, CHP’nin kapatılması için hazırlıklar hızla ilerliyordu. Mecliste oluşturulan Tahkîkat Komisyonu muhalif milletvekillerini yargılamaya ve hukuk dışı bir şekilde suçlu ilan etmeye başlamıştı. Ortalık tam anlamıyla toz dumandı.

Bu gelişmelerin en belirgin biçimde dışa vurulduğu alan ise Atatürk Bulvarı’nın Kızılay-Sıhhiye arasındaki geniş kaldırımları idi. Vakit geçirecek başka yeri olmayan Ankara’da özellikle gençler saat 17.00 dolaylarında bir aşağı bir yukarı volta atmaya başlıyor, kalabalık tam kıvamını bulunca da protesto gösterileri başlıyordu. Bunun için birilerinin “Mülkiye’yi polis basmış, ölenler var…” ya da “Meclis’te İsmet Paşa’ya küfür etmişler…” demesi yetiyor ve kalabalık bir anda galeyâna gelerek protestolara başlıyordu. Benim de aralarında olduğum, bugünkü teröristin karşılığı olarak o günlerde anarşist denilen protestocuların değişmez formu, ıslıkla koro halinde Plevne Marşı’nı söylemekti…

“Olur mu böyle olur mu

Kardeş kardeşi vurur mu?..”

Bu gösteriler derhal karşılığını buluyor ve atlı polisler kalabalığın üzerine salınıyor, göz yaşartıcı bombalardan ortalık savaş alanına dönüyordu. Bu gösterilerden biri de CHP Milletvekili Selim Soley’in, başındaki kan lekeli sargıyla Kızılay’daki kalabalığın arasına karışmasıyla başlamıştı. Sonra Menderes’in tartaklandığı gün, sonra  5 Mayıs’taki 555K protestoları, sonra 25 Mayıs’taki ünlü Harbiye yürüyüşü, en sonunda da 27 Mayıs sabahı..

O günlerin garnizonunu düşünüyorum… Daha öğrencilik aylarımızda derslerimizin önemli bir bölümü siyâsî ve toplumsal olaylar üzerine tartışmalarla geçiyor, subay hocalarımızın bir bölümü üstü kapalı şekilde iktidara verip veriştiriyor, bir bölümü ise muhâlefeti ve sürekli olay çıkararak ortalığı geren üniversite öğrencilerini suçluyordu. İktidarı çekinmeden eleştiren ve zaman zaman darbe, ki o zaman ihtilal diyorduk, îmâlarında bulunan Kurmay Albay İhsan Sakarya’yı bir kahraman gibi görüyorduk. Yedek subay olarak göreve başlayınca muvazzaf subaylarla yakınlaşmış ve daha rahat konuşup tartışabilir duruma gelmiştim. Benim görev yaptığım Astsubay Okulu’nun komutanı yarbay Lütfi Aral’ın en sevdiği subaylardandım. Sonradan adı 21 Mayısçılar arasında yer alan Yarbay Aral 1.90 boyunda iri yapılı, kalın kaşlı, kalın dudaklı, kalın sesli ama ince biriydi. İri gövdesine rağmen bir kadınınki kadar küçük ellerinin altından Gelincik sigarasının paketi hiç eksik olmaz, sağ elinin, artık kahverengine dönüşmüş kirli sarı parmakları arasında mutlaka bir gelincik sigarası bulunurdu. Astsubay okulu öğrencileri ona Ogana adını takmıştı. Yardımcısı üsteğmen Oğuz Toktamış da en az Yarbay Aral kadar babacan biriydi. Yedek subaylıktan tezkere bırakarak orduda kaldığı için bizim durumumuzu, duygularımızı, sıkıntılarımızı çok iyi anlar, bir âbî gibi davranırdı. Siyâsî sorunlara bulaşmamamız konusundaki uyarıları da hiç eksik olmazdı.

Personel servisi, REO marka askeri kamyonlarla yapılırdı. Her akşam 16.30’da garnizondan çıkan REO kamyonlar Ankara’nın çeşitli semtlerine kadar gider, sabahları da erken saatte aynı yerlerden geçerek garnizona gelirdi. REO’lara her bindiğimde, sanırım açlık saatime de rastladığı için burnuma nefis bir tayın kokusu gelirdi. Çünkü garnizonda tüketilen tayınlar sabahın erken saatlerinde Etlik’teki askeri ekmek fabrikasından bu REO’larla taşınırdı ve tayın kokusu iyice sinmişti bu araçlara. Ben her gün servisle Kızılay’a iner, adına o zamanlar nümayiş dediğimiz protesto gösterilerine katılırdım. Kimi zaman da garnizondan ayrılırken sivillerimi giymeye vakit bulamadığım için askerî üniformamla katıldığım olur, bu üniformalı anarşiste, polis dâhil hiç kimseden en küçük bir müdahale gelmezdi. Lütfi Yarbay bu durumu bilir, her sabah içtimadan sonra beni odasına çağırır, bir gün önce Kızılay’da neler olup bittiğini anlatmamı isterdi. Ben anlattıkça keyiften gözbebekleri parlar, parmaklarının arasındaki Gelincik sigaraları aralıksız birbirini izler, ihmal ettiğim ayrıntılar olursa soru üstüne soru sorarak onları da anlatmamı isterdi. Kimi zaman da o kocaman göbeğini hoplata hoplata güler, yaptığının farkına varınca derhal toparlanır, kaşlarını çatar ve yapmacık bir sertlikle,

“Bana bak asteğmen, sen Türk ordusunun bir askerisin oralarda ne işin var?.. Anarşist misin sen evlâdım? Duyarsam bir daha oralarda olduğunu, yakarım askerliğini senin…” der, ama ertesi gün yeniden karşısına dikip göbeğini hoplata hoplata dinlerdi anlattıklarımı. Eminim, ben anlatırken o da kendini içinde hissediyordu olayların ve büyük bir haz duyuyordu.

Baharla birlikte garnizonda ciddi bir hareketlilik başlamıştı. Harp Okulu Komutanı Tümgeneral Sıtkı Ulay hemen her hafta, özelikle de cumartesi günleri garnizonu teftişe gelir, teftişten sonra Garnizon Komutanı Tuğgeneral Celâdet Ögel ve nöbetçi olmadıkları halde garnizonda bulunan yüksek rütbeli subaylarla saatlerce toplantı yapardı. Bu toplantıların 27 Mayıs darbesinin mutfağı olduğunu bilemezdim ama tahmin de ederdim.

 

Şahin Tekgündüz