[Kuşlar, Orman ve Ben] Kıltüy-Otçöp-Efpüf’ü geçtik Sazsöz kısmındayız

Türkiye’de Doğa ve İnsan Konularının Yakın Tarihi’nde Tanıklıklar

Güneşin Aydemir

***

26 – Kıltüy-Otçöp-Efpüf’ü geçtik Sazsöz kısmındayız

Bodrum serüveni bir kenarda biraz bekleyedursun (2 aydır duruyor neredeyse), ben geçtiğimiz haftalarda uzun bir aradan sonra yaptığımız ilk ve bir süre için de tek etkinlik “Gençler için Kırsal Yaşama Giriş Temel Eğitim Kampı”ndan bahsedeyim biraz. Söylerken yorulacağınız bu kamp başlığında hafızanızda yer etmesi gereken, “kırsal”,” gençler”, “kamp” kelimeleri olacaktır diye düşünüyorum. Çok kısa bir süre içinde niyet ettik, karar verdik, planladık, duyurduk, uyguladık ve süreçten ve sonuçtan memnunuz.

Gençler için Kırsal Yaşama Giriş Temel Eğitim Kampı

Ufak bir kızılçam koruluğunun berisinde, iki köy arasında ama köylere yakın değil, ekolojik kaygı ve özlemlerle inşa edilmiş, zamanın hikayeleri içinde biricik bir hikayesi olan bir bina ev sahipliği yaptı bu güzel buluşmaya. O binanın hikayesi başka bir yazının konusu olmayı hak ediyor, o nedenle bu yazıya geri dönüyorum.

Aslında ne amaçla yazdığımı da bilmiyorum bu yazıyı ama yazasım geldi, ben de sizlerle paylaşmaya karar verdim. Köşemin adı Kuşlar, Orman ve Ben ya, bunun sembolik anlamı ne diye düşündüm geçenlerde. Başlığı koyarken biraz aceleye gelmişti ve ben de tam içime sinmeden “hadi bu olsun” dedim Alper’e. Şimdi anlıyorum ki en uygun başlıkmış sanki. Ben, içinde olduğum ve yaptığım her şeyle genişleyen veya daralan bir bütünün parçasıyım, yani benim ormanım; ve bana uzak diyarlardan, kendilerinden haber getiren kuşlar; hayatımdaki insanlar…

Bu gençlik kampında çok özel anlar yaşadık hep beraber. Dış evrenimizin sertliğine azıcık dayanmak için yine doğadan medet umduk. Özünde her bireyin günlük yaşamındaki sorumluluklarını tekrar eline alması gerektiğini söylemeye çalıştık. Çünkü doğa gittikçe bizden uzaklaşıyor, biz de her geçen gün daha da doğa dışı yapılara yöneliyorduk. Yakınlaşmanın yolu sırtını doğaya yaslamaktı.

Derin bir nefes almak bu şekilde mümkündü. Düşünün ki, içiniz rahat, karnınız ziyadesiyle doymuş, birlikte ağlayıp birlikte güldüğünüz dostlarınız var. Yeri geldiğinde gerçekleri acı şekilde yüzünüze vuran da. Günlük yaşamı olduğu haliyle yaşıyorsunuz ve bu uyumun en büyük dinamiği “dayanışma”. Etrafta çeşit çeşit varlık var. İnsanlar kendi potansiyellerini kullanacakları işleri yapıyorlar. Etrafta gözü kulağı tırmalayan ses, görüntü yok. Kuş sesleri uzaklardan gelen bir şarkı ile karışıyor.

Bu cennet görüntüsünü hayal etmek için bile vaktimiz yok sanırım. Daha da ötesi bu konuda bir hevesimiz de yok. Hatta o kadar yok ki böyle bir resim hayal etmek bile güç. İmkansız olduğuna inandığımız için.

Kamp süresince aktarılan bilgiler ve bu bilgileri mühürleyecek deneyimlerle; birlikte yaşam ve iş bölümü, gıda ve tarım konularına evrenselden yerele bakış, doğaseverlik ve doğakamlık, yönetişim gibi günlük yaşamımızı doğrudan etkileyen daha büyük düzenlere dair süreçlerin kavranması için yeni kapılar açtı.

Yukarıda tasvir ettiğim cennet hayalinizde ne kadar gerçekse, gerçek yaşamda da o kadar gerçek olabilir. Teorik olarak böyle diyebilir miyiz bilmiyorum ama pratikte bu böyle. İnsan türü olarak projeksiyon yeteneğimizle diğer canlılardan ayrılıyoruz galiba. Hayalini kurduğumuz şeyi gerçekleştirebilmekten bahsediyorum. Ufak çaplı bir yoktan var ediş simülasyonu. Bu simülasyonu deneyimlemenin yolu, bu var ediş döngüsüne girmekten geçiyor. Herhangi bir noktadan girmek mümkün. Mekan olarak da kırsal, büyük destekçi elbette.

İnsanlığın yok oluşu da var oluşu da tarım ve gıda ile olan ilişkisine bağlı. Atın ölümü arpadan oluyor, malum. Denge ve yeter kavramları yeniden tanımlanıyor. İnsanlar tek tek ve toplu olarak vicdanları ile tanışıyorlar. Dünyanın durumuna toptan baktığımızda bazılarımız için karanlık bir görüntü kaplamış olsa da bu pek çok kitapta bahsedildiği gibi “şafaktan önceki en karanlık an” olabilir mi diye de soruyoruz ister istemez. İşin derinine indikçe, elimize bir pertavsız alarak konuya mikro ölçekte bakalım. O detayda, her an bir şafağın önündeki karanlık. O zaman bizlere ömür şeklinde hediye edilmiş bu anları kullanmayalım?

Kıl-Tüy, Ot-Çöp, Ef-Püf işler

Tabii bu yazdıklarım herkes için çok anlaşılır olmasa gerek. O kadar çok bilgi var ki bu konularla ilgili, ömürler yetmez soğurmaya. Dünyada ve zamanımızda canlılığa ait bilgi eksikliği yok. Esas eksik olduğumuz konunun “öğrenme” olduğunu düşünüyorum. Bilgi, doğal özelliğimiz olan donanımlarımızda var olan ve biraz da teknolojinin yardımıyla ulaşabileceğimiz ve hiç kaybolmayan, aksine sürekli genişleyen bir alan. Gelin görün ki bu bilgiler bir birleriyle bağlanmadıkları sürece bulutta çok yer kaplıyorlar. Birbirinden kopuk ama kendi içinde bir evren olan bilgi bulutları var bir tıkla ulaşabileceğimiz yerlerde. Bu bilgilerin birleşmesi gerekiyor.

Öğrenmenin tek yolu da doğrudan deneyimlemek. Bir bilgiyi zihinsel olarak anlamak için zeka yeterlidir. Ama bu anlayış eksik bir anlayıştır. Çünkü bir bilginin insanın bütününe nüfuz eden bir yönü daha da vardır ki bu ancak uygulama ile ortaya çıkar.

Doğayı anlamak istiyorsanız, bu konuya kafa yormuşlara  başvurmanın yanısıra (ki başvurmak kesinlikle gereklidir) toprağa, ormana, kuşlara ve etrafınıza daha dikkatli gözlerle, kulaklarla bakmalısınız. Yetmez, elinize kazma kürek alarak kompost yapmalı, bahçe kurmalı, kendi ekmeğinizi kendiniz yapmalısınız. Kendi ölçeğinizde ve imkanlarınızla. Bu kırlarda, dağlarda, köylerde olabildiği gibi bir metropolün gökdelen mahallesinde de olabilir. Yeter ki yanınıza yönünüze bir şekilde biraz yaşam getirin. Bunu ondan öğrenmek için, kendiniz için yapın.

Gelecek kuşaklar, ya da dünyanın aç toplumları için değil. Basitçe kendiniz için.

Genelde antin kuntin işler yapmamla nam salmışımdır kısıtlı küçük çevremde. Mesela kuş gözlediğim yıllarda kuzenim “kıl-tüy işlerle uğraşıyorsun” diyordu bana. Aramızda şaka olmuştu. Sonra ben doğa korumacılıktan tarım, kırsal, ekolojik yaşam mevzularına dalınca “kıl tüye bir de ot-çöp eklendi” diyerek dereceyi yükselttim. Sonra iş ilerledi ben böyle doğanın parçası olmak meseleleriyle ilgilenmeye başladım daha yoğun olarak. E o alanda da işte kendini doğanın parçası olarak nitelendiren kültürler, örf adet, ritüel, şekil şemal işlerine girdim çıktım. Kuzen durur mu: “aha şimdi de ef-püf mü?” dedi tabii. Bu bizi bir süre götürdü. Ben bu arada durdurulamaz-kaotik- ne yaptığım belli olmayan kariyerimde bir sürü yeni insanla tanıştım. Şairler, hikaye anlatıcıları, müzisyenler, şarkıcılar, dansçılar, film işiyle uğraşanlar doldu hayatım. Anlayacağınız sahnedir, performanstır, açılış-kapanış konuşmalarıdır…benden soruluyordu. İki seyahat arası Kuzen’e uğramışım İzmir’de. Neyse nasıl gidiyor kıltüyotçöpefpüf işleri? diye sordu tabii. Ben de dedim “ef püfü geçtik, saz söz kısmındayız.”

İşini ciddiyetle yapan bir kuş gözlemcisinden dönüştüğüm bu yola şöyle bir bakınca, beni oradan oraya sekmeye ne itti diye? Bulabilmiş değilim ama hayalini kurup yapamadığım çok az şey oldu. Umut gerçekten fakirin ekmeği. Ve bu ekmek bir yandan çok maliyetsiz bir ekmek. Yani umutlanabilmek, bunun için hayal kurmak içsel anlamda gerçekten kendine yeterli bir insan olabilmek için müthiş gerekli.

Hayalim, az sayıda insan dahi olsa katıldıkları bir etkinlik, insan topluluğu, arkadaşlık ilişkilerinde ezberi bıraksın, yeni şeyler yapabilmeye cesaret edebilsin. Yeni denemeler, yeni yanılmalar yaşasın. Kendilerini ve birbirilerini tanısın, tanıdıkları hallerini sevsin. Dünya bu şekilde devam edecek bizler için dönmeye.

Yaşadığımız çağın, üzerinde yürüdüğümüz coğrafyanın (bu cümleden de öğğ geldi ama) ve hatta dünyanın böyle deneyimlere en çok da bu zamanda ihtiyacı var. Medeniyetimiz aşırı derecede yozlaştı. Gelecek için umutlanmak için çok sebebimiz yok. Temel ihtiyaçlarımızın gerçeğinden kopuk yaşıyoruz. Nefes alsak bile atık yaratıyor, ölsek toprakta çürümüyoruz. Toksik bir çağda yaşıyoruz. Her anlamda toksik. Sadece fiziksel bedenimiz ve onun yaptıkları değil; zihnimiz, kendimizi ait hissettiğimiz bütün de toksik. Toksik düşüncelerle toksik gıdalar üretiyor, toksik bir evrende yaşıyoruz. Titreşimimiz böyle bir kaynaktan geliyor. Bu alanı biraz “temizlemek”, arındırmak ve onarmak adına ufak da olsa bir şeyler yapmak lazım. Alanı ayırt etmeden, hatta öyle ki günlük yaşamınıza sirayet etmeli bu hal. İşe kendimizden başlamalıyız.  Daha önceki çağlarda olmadığı kadar önemli bir mesele bu bence.

Kurumsal kutsal kitaplarda insan olmanın tanımları yapılır. İnsanı insan yapan değerler, erdemler, iyi ile kötünün tarifi, hangi durumda nasıl davranacağını gösteren kurallar vardır. Bunlardan bazıları zinhar yasak, bazıları duruma göre değişir, bazıları da kişiye göre. Yapmadığın takdirde yüce bir kuvvetten gelmekte olan bir bela seni kapıda beklemekte.  Günümüzde böyle bir kurallar dizisi yazsak ne çıkardı madde madde? Benim listemde de bir şeyler var, yok değil. Ama herkesin kendine özgü bir listesi olmalı, zaafına, kuvvetine göre.  Liste uzar, eksilir, çoğalır. Ama her biri için yüksek farkındalık gerek. Farkındalık çağımızın en önemli bireysel çabası. Bireysel haklarımızın peşinden koştuğumuz bu zamanda en çok ihtiyacımız olan özellik.

Şimdi ben bütün bunları niye yazdım? Geçirdiğimiz kampta bütün bu konulara dokunduk, konuları birbirine bağladık, zihinde, yürekte ve ellerde. Ama konularımız, toprak, doğa, üretim, türetim, tohum, kompost, ekmek ve topluluktu.

Yaşamın realitesi kan, ter ve gözyaşı; bunu biliyoruz. Ama bir de hakikati* var. O hakikatin peşindeyiz vesselam.

 

*Ne yazık ki burada biraz dil meselesine girmek gerekecek, zira bu iki kelime birbirinin tercümesi gibi görünüyor. Oysa anlamları denk değil. Hakikat kelimesinde bir şey var ki realite kelimesinde o yok. Nedir o? Araştırmadım ama öyle bir hisse sahibim. Bilenler bana yazarsa sevinirim.

 

Güneşin Aydemir