[Babil’den Sonra] Başka türlü bir şey benim istediğim

Taner Öngür, Moğollar’ın yeniden bir araya gelmeye çalıştığı günlerde, 1992’de bir solo albüm yapmıştı: Alarm. Öngür albüme de adını veren bu şarkıyı o yıllarda gazetelerde yayınlanan çevre felaketleri haberlerinden yola çıkarak yazmış ve bestelemiş. Moğollar bu şarkıyı yenden bir araya geldikleri 1993 yılında konser repertuvarlarına aldılar ve birçok konserde bu şarkıyı onlardan dinledik. Taner Öngür şarkıda: “…Anlat bunları herkese/ Mümkünse anlaşılır bir şekilde/ Gezegenimiz ellerimizde/ Yaşatabilirsek, kurtarabilirsek eğer/ Düşün bir an geleceğini/ Düşün bir an çocuklarını/ Düşün bir an şu yaşadığın dünyayı/ Çünkü başka hiçbir şansın yok/ Başka hiçbir şansımız kalmadı artık” diyordu.

Açık Radyo da neredeyse kurulduğu günden bugüne yaklaşan küresel ekolojik yıkımı anlatıp, duruyor. Bugün de her sabah Açık Gazete’de gezegende yaşanan iklim felaketleri haberlerini dinleyerek güne başlıyoruz. Birçok program ve programcı iklim bahsiyle yaklaşan tehlikeyi anlatıyorlar. Aslında yaklaşan demek de doğru değil, artık bizler de iklim yıkımının sonuçlarını yaşıyoruz, yıkımın mağdurlarıyız.

İki hafta önce kayıt için radyoya gelmek üzere hazırlanıyordum ki 2-3 saat süren bir fırtınanın içinde kalakaldım. Köyde çatılar uçtu, bahçedeki ceviz ağacının dalları kırıldı geldi odamın camına dayandı, evin çatısındaki elektrik direği kırıldı, evlerin arasından küçük nehircikler oluştu, minibüs yolu ulaşıma kapandı. O haftayı geçen yıldan bir kayıtla yapmak durumunda kalmıştım.

Peki ne yapmak lazım? Bu soruyu kendime hep soruyorum. Belki ilk yapmamız gereken şey yerel yöneticilerimize de bu soruyu yöneltmek olmalı. Yazın ortasında bir anda beklenmedik iklim hareketleri oluyor ve yaşam alanlarımız hem insanlar ve hem de diğer canlılar için yaşanamaz hale geliyor. Geçen gün Ordu’da yaşananlar en somut örnek. Bir kent neredeyse yerle bir oldu. 500 bin insanın perişanlığından söz ediyor gazeteler. MHP Ordu milletvekili bile isyan ediyor artık: “Laf değil, icraat görelim!” diyor.

Bizler de MHP’li vekil Cemal Enginyurt gibi sesimizi yükseltelim. 8 Eylül’de 350 org ve Kadıköy Belediyesi’nin dünyanın birçok kentiyle eş zamanlı gerçekleştirilecek olan “İklim İçin Ses Ver” etkinliği Kalamış Parkı’nda gerçekleştirilecek. Bunu da bugünden duyurmuş olayım. 350 org.dan Efe Baysal’ı önümüzdeki haftalarda programıma konuk edeceğim hem iklim meselesini konuşacağız ve hem de yanında getirdiği şarkıları dinleyeceğiz.

Aklımız bir şeylere ermeye başladıkça NASIL BİR HAYAT İSTİYORUM? sorusu aklımıza takılıyor ve aramaya başlıyoruz. Bu arayış bu hayattan gidene kadar bir ömür boyu sürüyor. Benim için de öyle oldu. Yaşadığım anlar çoğu zaman yaşamak istediğim anlardı ama gün geliyor ki artık o anlar dilediğimizce yaşamamıza izin vermeyen müdahalelerle bölünüyor. Başka türlü bir şey aramaya başlıyorsunuz. Bu arayış tek başına olmuyor ve o zaman benzer yaşamları arzulayan insanları arayıp bulmaya başlıyorsunuz.

Hüseyin Çakır, Neşe Düzel ile bir KÜYEREL toplantısı sonrasında.

3 hafta önce Joan Baez’in İstanbul’daki veda konserine özel bir Joan Baes programı yapmıştım. Programda 1980’lerin sonuna doğru daha güzel bir dünya özlemiyle bir araya geldiğim dostlarımdan birisinden, ağabeyim Hüseyin Çakır’dan bahsetmiş ve programda şarkıları onun için çalmıştım. Geçirdiği bir rahatsızlık sonucu yoğun bakımdaydı ve ama umut verici gelişmeler oluyordu. Doktorları artık müzik dinlemeli diyorlardı. Ben de buradan Çanakkale’ye, ona şarkılar göndermiştim. Umudum bir an önce yaşama dönmesi ve programda onunla bir söyleşi yapmaktı ama olamadı. 40 gün hayata tutunmaya çalıştı ve 4 Ağustos’ta hayata veda ettiği haberini aldık. Ertesi gün İstanbul’da son yolculuğuna uğurlandı. Ben Yeşil Kamp’taydım ve ne yazık ki uğurlamaya katılamadım.

Hüseyin Çakır 1995’de kurulan ve sonra Düşünce Enstitüsü’ne dönüşen KÜYEREL’in kurucularından ve uzun bir zamandır da en çok emek verenlerindendi. Barış, demokrasi, insan hakları, özgürlükler için çabaladı. Kamuya açık toplantılar düzenledi, kitaplar, yazılar yazdı.

Anadolulu yazar William Saroyan diyordu ki: Hiç kimse hakkında bir şey yazılmadan bu dünyadan göçmemeli…

Kuyerel yazarlarından Nabi Yağcı, arkadaşı, yoldaşı Hüseyin Çakır’ın ardından kaleme aldığı yazının “Umuda tutunmak ve Hüseyin Çakır üzerine” başlıklı bölümünde

“Hüseyin’in sevenleri, dostları, yoldaşları olarak, çok ciddi bir kalabalıkla son yolculuğuna uğurladık onu. O nedenle sevgiden söz edeceğim ilkin.

Hüseyin ölmemiş de yaşıyor olsaydı, onun üstüne konuşuyor olsaydık, her birimiz onun beğendiğimiz beğenmediğimiz tarafları, paylaştığımız, paylaşmadığımız fikirleri üstüne konuşacaktık. Her birimiz üstüne konuşulacağı gibi. Hiçbirimiz, hiçbir insan mükemmel değildir ama mükemmelin peşinde koştuğu için Tanrıları yarattı insanoğlu.

Sonra da Tanrılar adına bir diğerini yargılama hakkını kendinde buldu. Bu hep böyle süregitti ve gidecek.

Fakat bir şey var burada: Tanrılığa soyunmuş ama Tanrıları güldüren insan türü olarak bütün yanlışlarımıza, aptallıklarımıza, sakarlıklarımıza, etrafımızı kırıp dökmelere karşın bazılarımız ya da pek çokları bütün bunlar içinde hayat tablosuna bir sevgi fırçası atar. Bu sevgi çizgisi tarif edilemezdir. Ne kendisi farkındadır ne de onu yaşarken yargılayan insanlar. Sevgi, dostluk çizgisi bir ressamın tablosuna attığı bir fırça darbesi gibidir, tablo bitince ancak fark edilebilen. Ya da bir yaşam sonlandığında…” diyordu ve “…Edebiyatta hep gülün dikeninden söz edilir de nedense dikenin gülünden söz edilmez. Oysa yaşarken her birimiz gül değil dikeniz ama pek çoğumuzda dikenin gülü de var ama gizli. Ne yazık ki bunu ancak insanlarımızı kaybettiğimizde anlıyoruz. ‘Meğerse ne kadar severmişim onu’ diyerek.

Ölümlerden önce dikenlerin güllerini derlemek olanaksız mı acaba? İşte bunu bilemiyorum…” sorusuyla yazıya devam ediyordu.

Yazının umuda dair bölümü de şöyle: “…Umut, bize sonunda ölümü getirecek olduğunu bildiğimiz hayata tutunmaktır. Sonu kesin olarak başarıyla bitecek bir mücadelede umudun yeri yoktur. Umut, kazanmanın milyonda bir ihtimal olduğu durumda söz konusu olur ancak. Sonunda kaybetseniz de önemli olan her durumda umuda sarılmaktır…

Bugün gezegenimiz üzerinde yaşayan tüm canlılar iklimsel, sosyal, siyasi, ekonomik ve daha birçok bakımdan zor günlerden geçiyor. Başka bir hayat istiyoruz ama bu ne kadar mümkün? Onu tam olarak kestiremiyoruz. Nabi Yağcı’nın yazısında dediği gibi daha güzel günlere dair umudumuzu koruyabilirsek bu bile iyi.

Yaşamımız boyunca iyiye-güzele olan umudumuzu diri tutan insanlarla hem hal olduk. Günü geldi onlardan ayrılmak zorunda kaldık. Ağustos ayları tam bir yaprak dökümü ayı oldu. Değişik tarihlerde sevdiklerimizi kaybettik. Sarkis Çerkezoğlu 2009 Ağustos ayında hayata veda etti. Harun Karadeniz, Fikret Otyam, Beyoğlu’nun akordeoncusu Madam Anahit, büyük şair Federico Garcia Lorca, türküleriyle ruhumuzu arındıran Mustafa Başaran Dede, futbolun haşarı çocuğu Metin Kurt ve en son Hüseyin Çakır bir ağustos gününde hayata veda ettiler. Can Yücel de 12 Ağustos 1999’da hayata veda etmişti.

Bazen Can Yücel’in bir şiirindeki “Başka türlü bir şey benim istediğim” dizesi gelip aklımızın bir ucuna takılıveriyor ve yaşamımız boyunca başka bir hayata, daha iyiye- daha güzele olan umudumuzu diri tutan insanlarla bir biçimde buluşuyoruz, zaman içerisinde hem hal oluyoruz. Açık Radyo da 20 küsur yıldan beri benim için böyle bir buluşma yeri oldu.

Yeşil Düşünce ile de ilk kez radyom aracılığıyla tanıştım. Uzun yıllar boyunca Ömer Madra’yı dinledim, izini sürdüm ve Yeşiller’in Beyoğlu Yeşil Ev’de düzenledikleri Yeşil Okul’da Ömer abinin derslerine katıldım. Yeşiller’i de ilk kez orada yakından tanıdım. Yani 8-9 yıl öncesinden bahsediyorum. O tarihte Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin üyesiydim ama giderek “…acaba ayrılsam da Yeşiller’e mi dahil olsam?” diye de düşünmeye başlamıştım. Buna gerek kalmadı, bir süre sonra EDP ile Yeşiller bir araya gelip YSGP’yi kurduk. Birkaç yıl önce de Yeşiller, YSGP ile yollarını ayırıp bir hareket olarak yola devam etme kararı aldılar ve ben de onlarla yola devam etmeye karar verdim. Yaklaşık iki yıl önce Yeşil Gazete kolektifine emek vermeye başladım. Bugün de tıpkı Açık Radyo’da olduğu gibi Yeşil Gazete ile de daha iyi-daha güzel, başka bir hayat özlemime derman arıyorum.

Bu ay 1-5 Ağustos tarihlerinde Yeşiller’in 17. kez düzenlediği Yeşil Kamp’a katıldım. Bu kamp katıldığım 3. Yeşil Kamp oldu. Yeşil Kamp’lar her sene doğaya uyumlu, sürdürülebilir, erkek egemenliği reddeden, şiddetsiz, doğrudan demokrasiye inanan, adil paylaşımdan yana, özgür yaşamı savunan, çeşitliliği koruyan, küresel mücadelenin parçası olan yeşil politikanın özümsenmeye çalışıldığı buluşmalar oluyor.

Bu kamplarda uluslararası yeşil düşüncenin temellerini kavrama, ekolojist değerleri benimsemiş insanlarla tanışma, birlikte şarkılar söyleme ve dünyanın sorunlarına doğanın haklarına saygı duyan bir yerden bakarak çözümler üretebilme şansını yakalıyoruz.

Bu yıl da öyle oldu. Türkiye’nin çeşitli kentlerinden ve Avrupa’dan gelen yaklaşık 150 katılımcıyla birlikte 5 gün boyunca toplumsal cinsiyet meselelerinden, doğanın haklarına, gıda politikalarına, su krizine, demokrasiye, eğitime, sosyal fayda meselesine, yaşamsal hukuka, iklim değişikliğine ve Yeşil Politikanın ilgi alanına giren birçok meseleye dair alternatifleri konuştuk. Esmeray tek kişilik oyunu “Kestirmeden Hikayeler” ile konuğumuz oldu. Dileyenler Tuba Yalçın ile Yoga yaptı. Dileyenler Bahar Vidinoğlu ile doğal uyumu keşfetmek için bir araç olan Skineer Bırakma Tekniği’ni çalıştılar. Dileyen Gökalp Ceylan ile güneş, rüzgâr ve kömürü konu alan görsel tasarımlar ürettiler. Dileyen denize girdi. Ama son gece hep birlikte Ömer Ongun’un “Bir Enstrüman Olarak Bedeni Yeniden Tanımak- Beden Müziği Çemberi” nde yer aldık.

Hani hayatta bazen hiç bitmesin dediğiniz anlar olur ya; Yeşil Kamp’lar benim için tam da bu anı ifade ediyor. Yeşil Kamp’ın haber ve fotoğraflarına buradan ulaşmanız mümkün. Belki gelecek sene sizler de bu kampın katılımcısı olmak istersiniz.

Bugün 15.00’de Açık Radyo (94.9) Babil’den Sonra’da hayata, düne, bugüne ve yarına, umuda, aramızdan ayrılan dostlarımıza, Yeşil Kamp’a dair biraz muhabbet edip, Yeni Türkü’den şarkılar dinleteceğim.

Ne diyordu Nabi Yağcı, Hüseyin Çakır’ın ardından yazdığı yazıda?

“…Umut, bize sonunda ölümü getirecek olduğunu bildiğimiz hayata tutunmaktır. Sonu kesin olarak başarıyla bitecek bir mücadelede umudun yeri yoktur. Umut, kazanmanın milyonda bir ihtimal olduğu durumda söz konusu olur ancak. Sonunda kaybetseniz de önemli olan her durumda umuda sarılmaktır…”

Hepimize umutla, sıkı dostluklarla, keşke hiç bitmese diyebileceğimiz anlarla dolu dolu yaşayacağımız, iyi müziklerle, güzelliklerle bezeli, doğayla barışık bir yaşam diliyorum.

 

Ercüment Gürçay