Dünyanın yeniden paylaşımında ABD, ABD’ye mi karşı? – Berkay Erkan

Dünyada üst üste çok ilginç olaylar yaşamaya başladık. Bu süreci su yüzüne çıkaran da Trump oldu. Bilindiği gibi, Trump’ın ABD başkanı seçilmesi, “bu nasıl olur?” dedirten bir gelişmeydi. Ama artık Trump’ın başrolde olduğu olaylar zinciri ile süreç yavaş yavaş bir anlam kazanmaya başladı. Daha şimdiden uluslararası dengeleri sarsan hamlelerinin arkasının geleceği de belli gibi. Ancak bu “denge” meselesi kritik bir durumu ifade ediyor. Çünkü, kapitalist sistemin egemen olduğu bir dünyada, uluslararası dengeler, aslında küreselleşen sermaye içindeki dengelerin bir yansımasıdır. Son gelişmeler, bunun somut halini gösteriyor. Korkutucu olan, genelde bu sürecin sonunda yeni dengelerin de sıcak çatışma ile yeniden kurulabilmesi. Her sarsıntı buna yol açmaz kuşkusuz. Ama her zaman bu kadar büyük sonuçlar doğuracak bir potansiyele sahip olduğunu da dünya yaşayarak öğrendi.  Dolayısı ile gelecek için şimdiden kaygı duymakta haksız değiliz.

Bu yazının amacı reel politik bir analiz yapmak değil. Ama gelişmelerin iklim değişikliği ile mücadele açısından nasıl bir etki yapacağının da güncel pratik açısından hesaba katılması gerekli. Küresel sermaye içinde bir çatışmanın, koşulları çok değiştireceği açıktır. Doğal olarak öngörülerimiz de, iklim değişikliği ile mücadele açısından şimdi iki kere önemli. Bunu sadece olumsuz yönleri ile de düşünmemek gerekir. Örneğin küresel sermayenin iç çelişkileri, iklim açısından enerji tercihlerinde bile hayli farklı ve önemli gelişmelerin ip uçlarını ortaya koymaya başladı. Henüz bunları nasıl değerlendirmek gerektiği çok net değil ama farklı olması bile başlı başına önemli bir unsur bizim açımızdan. Bu bağlamda, ABD’nin fosil yakıt çıkarma ve kullanımında Trump’ın gelişi ile daha da çok ısrarlı olduğunu görürken, Avrupa sanki yenilenebilir enerji kaynaklarına yatırım yapmaya daha istekli gibi görünüyor. Bu farklılık, bir rastlantı mı yoksa stratejik bir seçim mi, henüz belirsiz. Ancak böyle devam ettiğini varsayarsak gelecekte çok önemli sonuçlarının olacağı kesin. Dolayısı ile, süreci anlamanın sonuçları var ve bu yüzden son gelişmeler ile ortaya çıkan çerçeveye daha yakından bakmamız gerek.

Trump’ın, geldiği günden itibaren neyi temsil ettiği konusu çok kesin yorumlanamıyordu. Pek çok kesime göre biraz da absürd gelen popülist söylemlerinin nasıl bir destek bulduğu kafa karıştırıcı olmuştu. Ama artık ABD gibi, sermaye düzeninin en katıksızı olan bir ülkede, Trump tipinde birisinin sanıldığı gibi tesadüfen başkan olmadığı gittikçe daha çok netleşiyor. Dolayısı ile sermayenin desteğini almayan hiç kimsenin başkan seçilemeyeceği ABD de eğer Trump başa gelmiş ise bunu bir sermaye desteği ve söylemlerinde ortaya koyduğu siyasi hattın da bir onayı olarak değerlendirmek gerekir. Zaten, Trump’ın ilk icraatlarında da bu tercih görülür olmaya başladı.

Sonuçta, bütün işaretler, ABD merkezli sermayenin mevcut dengeden ve gidişattan memnun olmadığını gösteriyor. Dünya pazarında ve kaynaklarının paylaşımında kendi lehine değişiklik yapmak istiyor. Başka bir deyişle küresel rekabette elindekileri genişletmek, kendi pazarında onu zorlayan koşulları restore etmek amacında. İklim anlaşmasından çekilmek, kömür vbn. fosil yakıtlara bağlı demir çelik gibi sanayileri desteklemek, mülteciler üzerinden içe dönük söylemleri ve en nihayet gittikçe sertleşen ticari ilişkilerde korumacı adımlar atmak bu açıdan hayli tutarlı bir hattı ortaya koyuyor. Daha çok Almanya’yı hedef alan suçlayıcı açıklama ve önlemler ise, hedefte Avrupa merkezli sermaye olduğunu yavaş yavaş gün yüzüne çıkarmaya başladı.

Öte yandan, çok dikkat çekici bir başka şey de, AB’nin Trump’ın hamlelerine hızla karşılık vermesi. Böylece çekişmenin tarafları daha açıkça görünür oldu. Trump’ın hedefinde Çin’in de olması bu durumu pek değiştirmiyor çünkü şimdilik dünyanın paylaşımında ABD’ye bir rakip değil. Ama AB ile karşılıklı hamlelerin bu kadar hızlı olması işlerin artık bir çatışma potansiyeli kazandığına da işaret sayılabilir. Bu bağlamda AB’nin yakın zamanda Japonya ile tarihin en büyüğü diye nitelenen bir ticari antlaşma imzalaması, Trump’ın NATO konusundaki talepleri karşısında isteksiz davranması gibi pek çok şey Avrupa sermayesinin de öyle pek kolay geri adım atmaya istekli olmadığını gösterdi. Daha da önemlisi AB’nin bir Avrupa Ordusu kurma kararı vermesi işlerin ciddiyetini daha açık hale getiren hamle oldu. Bütün bunlar, hep birlikte değerlendirildiğinde önümüzdeki sürecin ip uçlarını veriyor. Dünya, artan bir hızla yeni bir paylaşım mücadelesine sürükleniyor!

Bu çatışmanın kutupları da şimdiden belli: ABD ve AB. Ama bu süreçte AB tek bir devlet gibi davranmak zorunda kalacak ve bu bağlamda ABD karşısında başka bir birleşik devlet bulacak. Onun adı da ABD, yani Avrupa Birleşik Devletleri! Bu, tuhaf bir durum ama ABD sermayesinin uzantısı olan İngiltere hariç, Avrupa sermayesinin eskiden beri kurduğu bir hayalin gerçekleşmesi için bütün koşulları sağlar. Kaldı ki, ABD karşısında Avrupa’nın, yani Avrupa sermayesinin başka türlü güçlü olma ihtimali de pek yok zaten.

Trump ile görünür olan küresel sermaye içindeki bu çatışmanın boyutları nereye varır, nasıl bir dengeye oturur, bir şey söylemek için daha erken. Ama bu kez, artık küreselleşmiş, iç içe geçmiş sermaye gruplarının arasındaki bir çatışmadan söz ediyoruz. Masada dünyanın ele geçirilmesi ve egemen sermayenin hangi merkezli olacağı var. İronik günler yaşıyoruz. Daha dün tarihin sonunu ilan edenler, bugün o tarihin eski tekrarını sahneye koyuyorlar.  Milenyumda da dünyanın üstünde bir kere daha kara bulutlar toplanıyor. Bulutlar dağılır mı yoksa bir sağanakla mı geçer, tufana mı dönüşür, iklim değişikliğinin öngörmesi zor sonuçları gibi belirtiler henüz çok netleşmiş değil, zamanla göreceğiz fakat trend, daha iyi yönünde değil. Bu açık.

Bugün ülkemizde yaşadığımız otokratik süreç ve kitlelerin gittikçe daha çok korku psikolojisine girmesi Avrupa ya da ABD de de farklı değil. Milliyetçi ve popülist politikaların her yerde yükselişi devam ediyor. Bütün bunlar, dünyadaki yeni eğilime işaret eden göstergeler. Yüzyılın başında hakim olan iyimser hava, barışçıl hevesler, yerini ayrışma ve sertleşen ilişkilere bıraktı. Ülkemizde siyasi eğilimlerin de bunlardan etkilendiği çok açık.

Sözün kısası, iklim değişikliğine karşı mücadele bu çatışma koşullarının ağırlığı altında güçlenmek zorunda. Adil bir dünya için mücadelede artık daha iyi koşullar olmayacak. Bunu beklemek için umut veren gelişmeler, yerini tersine bıraktı. Şu halde gerçekçi ve doğru olan, yeni koşullarda bu işin nasıl yapılacağının yollarını bulmak. Ona göre hazırlanmak. Üstelik daha çabuk olmak da gerek. Dünyanın yeniden paylaşımı için gittikçe gelişen bu çatışma süreci olumsuz olduğu kadar fırsatlar da doğurabilir. Ancak her durumda iklim değişikliğine karşı toplumsal taleplerin hükümetler üzerinde çok güçlü baskı kuracak hale gelmesi için mücadele artık her zamankinden daha önemli ve acil.

Eğer şimdiden bu hareketi daha güçlendirecek yönde çabuk adımlar atılmaya başlanmaz ise, çatışmanın tozu dumanı içinde bunu anlatmak çok daha zor hale gelecek, mücadele, günlük acil taleplerin gölgesinde kalarak çok değerli olan zamanın kaybedilmesine yol açacak. Beklemek, oyalanmak,  siyaset alanını, umutları geleceğe taşıyanlar yerine, çaresizlik ve umutsuzluğun isyanında, kaderci, teslimiyetçi, nihilist anlayışlar dolduracak. Bununla dünyanın nereye gideceğini ise söylemeye gerek yok.

 

Berkay Erkan