[Arada Bir] İnsanın anayurdu çocukluğudur – Yaşar Özürküt

İnsanın anayurdu çocukluğudur “demişler.

Ben de anayurdumdan uzak kaldığım mültecilik günlerimde hep çocukluğumun geçtiği yerleri aradım. Köyümün tozlu yolları, ırmakta çimdiğimiz yaz günleri, 40 derece güneşin altında tarlamızda ırgatlarla kazma vurduğum günler, sık sık gelip boş böğrüme oturuyordu. Oysa batının en uygar sayılan ülkelerinden birindeydim. Çoluk-çocuğu da, gecikmeli de olsa, uluslararası dayanışmanın desteğiyle aldırmıştım yanıma. Ufaktan çevre edinmeye de başlamıştık. İsveçli dostlarımız olmuştu. İsveç’teki diğer ülke mültecileriyle de sık sık SERGEYSTORİ denilen Stockholm’ün Taksim Meydanı’nda buluşup, mitingler yapıyorduk. İsveç siyasetine el atıp, oturduğumuz semt Belediye Meclisine, sonraki yıllarda da İsveç Parlamentosuna aileden temsilci sokmuştuk. Bulunduğumuz semtte bir yerel radyo kurmuş, Türkiye’deki TRT’ci arkadaşlarımızdan destek alarak haftada bir sesimizi duyurmuştuk Stockholm’deki hemşehrilerimize. Dernek kurup kültürel etkinlikler yapmıştık. İsveç’te kurulu Türk Federasyonu yönetimine girip, onur kurulu başkanlığı yapmıştık. Federasyon dergisi” YENİ BİRLİK”in genel yayın yönetmenliğini yapmıştık. Ama hiç bir çalışma doğup büyüdüğümüz yerlerin özlemini gidermeye yetmiyordu.

Türkiye’de kalmış olan politik dostlarımızı, eski TRT’ci arkadaşlarımızı, çeşitli etkinlikler nedeniyle İsveç’e davet etmiş, kültür günleri, konferanslar, konserler düzenlemiştik. Hale Soygazi, Türkan Şoray, Tolga Çandar, Mahmut Tali Öngören, Nevzat Helvacı, Arslan Alp, Yusuf Kurçenli, Hasan Özgen, Turgut Kazan, Koray Düzgören, Varlık Özmenek, Füsun Özbilgen ve daha adını anımsayamadığım bir dolu dostu çağırmış, etkinliğe katmıştık. İlginç anılarımız da oluşmuştu o günlerde. Örneğin Belgeselci-Yönetmen Hasan Özgen’in çektiği “KİLİT TAŞI” filmini göstereceğiz. Yıl 1988. Hasan’ın biletini sağlayıp göndermişiz Türkiye’ye. İsveç için geniş sayılacak bir katılımcı çağrılımız var. Bürokratlar, politikacılar katılacak günümüze. Semtimizde oturan Kululu dostlarımız geleneksel yemeklerimizi hazırlamış. Eksiğimiz güzel bir Türkiye haritası ve Türk bayrağı. Bunun için Türkiye’nin Stockholm’deki turizm bürosuna gidiyoruz. Kültürel etkinliğimiz için bayrak ve büyük bir harita istiyoruz. Turizm bürosunun biraz şişmanca görevlisi telaşla içeri koşup istediklerimi getiriyor. Yanına bolca da broşür katarak bir paket yapıyor. Ve de soruyor:

-Sizi ilk kez görüyorum. Ne zamandan beri buradasınız?

-1984’de geldim, dört yıldır buradayım.
Ne iş yapıyorsunuz

-Politik göçmenim” …

Ve can alıcı soruyu patlatıyor iri kıyım bayan görevli:

-Aaa siz de bayrak, Türkiye haritası asıyor musunuz?

Bir kazan sıcak su kafamdan aşağı dökülüyor. Ellerim titriyor. Gözlerim kararıyor. Bağırıyorum:

-Sizde hiç utanma yok mu? Siz bizi ne sanıyorsunuz? Sizin yapmanız gereken tanıtım etkinliğini biz yapıyoruz. Sizin para için hizmet verdiğiniz o vatanın bir karış toprağı için biz yaşamamızı veririz. Politik göçmeniz ama, vatan haini değiliz. Senin gibi paragözler nedeniyle buralardayız.

Aklıma ne gelirse sıralıyorum. Sonra da koltuğuma aldığım paketle, etkinliği yapacağımız salonun yolunu tutuyorum.  Filmi gösterip, üstüne soruları yanıtlamak üzere Hasan Özgen’i sahneye alıyoruz. İlk soru bir Kürt üyemizden geliyor.

-Türkiye haritası asmışsınız ama, Kürdistan görünmüyor orada?

Hasan’ın yerine ben yanıtlıyorum soruyu.

Bu harita Türkiye’de yaşayan tüm halkların vatan diye kabul ettiği topraklara aittir. Sınırlarımız içinde bağımsız bir Kürdistan yok. O nedenle ortak haritamızı astık.

İsveçli konukların çeşitli sorularını Hasan yanıtladı, eşim Sermin İsveççe’ye çevirdi. Saz ve türküler eşliğinde yenen geleneksel yemeklerimiz bize özlem giderici bir gün olarak Türkiye’yi yaşattı.

Şimdi buralara niye girdim. Yaşamayan bilmez… Aslında kimsenin yaşamasını da istemem… Ama, ülkenin sosyal koşulları, siyasi çalkantılar, ekonomik nedenler, uluslararası konjonktür nedeniyle, iradesi dışında böyle bir yaşama zorlanabilir insan. Nazım’ın:

Memleketim, memleketim, memleketim,

Ne kasketim kaldı senin ora işi,

Ne yollarını taşımış ayakkabım.

Son mintanın da sırtımda paralandı çoktan,

                          Şile bezindendi.

Sen şimdi yalnız saçımın akında,

                          Enfarktında yüreğimin,

                          Alnımın çizgilerindesin memleketim.

Memleketim;

Memleketim… deyişi, anlatmak istediğimin en güzel örneğidir. Belli ki, yurt özlemi gelip Nazım’ın boş böğrüne oturmuştur.  Ve de büyük ozanın bu şiiri, “İnsanın anayurdu çocukluğudur.” deyişinin en somut örneklerinden biridir. Ama, dünyada sömürü var oldukça; savaşlar sürdükçe, benzer birçok öykü yaşanacaktır.

***

En canlı örneği olarak da İRİNİ’nin yaşamı geldi aklıma. “İrini de kim?” diyeceksiniz. İrini’nin eski bir Büyükadalı olduğunu ve malum siyasal nedenlerle, 17 yaşındayken anayurdunu terk etmek zorunda kaldığını, şimdi Atina’da avukatlık yaptığını söyleyelim. Yurt özlemi ile zorunlu göçmenlik yaşayan İrini, yıllar sonra, hem kendisi gibi ‘Türk tohumu” aşağılamasıyla Yunanistan’da yaşamak zorunda kalan eski adalıları örgütleyip adalara taşıması; hem de vasiyeti üzerine babasının kemiklerini yıllar sonra Büyükada Rum mezarlığına getirmesiyle gündem konumuz oldu. İrini’yle de yollarımız bu etkinlikler çevresinde kesişti.

Ama ilkin beni Büyükada’ya getiren ve İrini’yle tanıştıran süreci aktarmalıyım.

Ülkemin görece demokratikleştiği, 141-142’ inci ceza yasası maddelerinin değiştiği,1991 ortalarında, yıllar sonra döndüğüm ülkemde ilk üç ayım, yani doksan günüm, Ankara, İstanbul, Adana, İzmir gibi kentlerde tam seksen ayrı kişi veya aileyle görüşerek geçmişti. Başta can dostlarım Nevzat Şenol, Hasan Özgen, Savaş Güvezne, Nail Ekici olmak üzere, İstanbul Mülkiyeliler Birliği’ndeki yemek, Arslan Alp’in örgütlediği Ankara yemeği, Adana’daki, İzmir’deki dost sofraları, beni yeniden çocukluk günlerime, yani vatanıma bağlamıştı. Ve bu ilk geliş gösterdi ki, ben artık yurdumdan uzakta yaşayamam. İlk beş yılım, Kuşadası’ndaki yazlıkta geçti.

Sonra, Ankara’daki evi satarak, 1996’da Büyükada’ya taşındım. Çocukluğuna özlem duyanların bir tek bizler olmadığımızı tanıklıklarla yaşadım. Ada’da kalmış olan bir avuç Rum kökenli arkadaşla konuşurken, içim cız etti. 6/7 Eylül 1955 olayları nedeniyle gidenleri, 1964 Kıbrıs sorunu ve de 1974 Kıbrıs çıkartması izlemiş, Yüzlerce adalı Rum; evini, dostlarını, ülkesini terk ederek, Yunanistan’a göçmek zorunda kalmıştı.

Mültecilik günlerimin duygusal ağırlığı gelip, boş böğrüme oturdu yeniden. Genel Sekreteri olduğum Adalar Vakfı’nın 1998 genel kuruluna bir önerge sundum. Zorunlu nedenlerle, adalarımızı terk eden dostlarımızı yeniden aramıza çağıralım istedim. Devlet katındaki sorunlarını çözmek üzere onlara omuz verelim dedim. Önerge alkışlarla ve de oy birliği ile kabul gördü. Üstüne konuşmalar yapıldı. Ne ki, kongre sonrası aynı zamanda Adalar Kaymakamı olan, Vakıf Başkanımız kararı uygulamaya koymak için aceleci olmadı. Her önerimde: Hele şimdi dursun dedi. Ta ki 1999 depremine kadar. Ne zaman ki, depreme ilk koşan ülke Yunanistan olunca, aradaki Kardak krizi ve çeşitli sorunlar unutuldu. Ve de bizim önergenin günü geldi. Başkandan onay çıktı.

Bir komite kurduk. 26 Nisan 2000’i  hedefledik. Bir çağrı yaptık Yunanistan’daki derneklere.. Buradan göçmek zorunda kalan adalılar orada kendi adalarının adıyla dernekler kurmuşlardı. Örneğin Büyükada’dan göçenler “Atina Prinkipo Derneği’ni”, Heybeli’den göçenler ”Atina Halki Derneği’ni oluşturmuşlardı. Aynı şekilde Burgaz ve Kınalı göçerlerinin de dernekleri vardı. Biz genel bir çağrı yaptık. Tezden yanıt aldık. 86 kişi olarak geliyorlardı.

Koço Kalfa, Büyükada

Koço Kalfa ile birlikteyiz, 1999

Stefo Baba

Ben, yeni adalı olduğum için ne rum kültürü, ne de eski adalılarla tanışıklığım yoktu. Adada kalan Lefter, Koço Kalfa, Dimitri, Stefo baba ile görüşüp konuşuyordum, ama yüzeysel bir ilişkiydi bu.

Sonra o gün geldi çattı. Ön hazırlığımızı yaptık. İstiyorduk ki, bu geliş toplumda geniş yankı bulsun. Gerçi bir kaç yıl önce, 50 kadar eski adalı yıllar sonra ziyaret için adaya gelmişlerdi. Ama sessizce gelip, gitmişlerdi. Oysa biz ses getiren, yapılmış bir haksızlığı kamuoyuyla yıllar sonra paylaşan bir etkinlik olsun istiyorduk. İçimdeki mültecilik birikimiyle aşağıdaki basın bildirisi kaleme aldım:

ESKİ  ADALILAR VE YUNANLI  DOSTLARIMIZ GELİYOR 

Andon, tam 35 yıldır doğduğu yerlerden uzakta yaşıyor. Yorgo da… Onlar bizden biriydi. Bir gün bir rüzgar esti. doğdukları, büyüdükleri evlerini, çevrelerini terk etmek zorunda kaldılar. Dilleri, dinleri aynı olan çevrelere uçtular. Ama orada hep birer yabancı gibi yaşadılar. Doğan çocuklarına, torunlarına doğup büyüdükleri yerleri bir masal anlatır gibi anlattılar. 

Geride kalanlar hep onları konuştu. Ne iyi komşuluk etmişlerdi. Ne güzel bir dayanışma vardı aralarında. Doktor Çırapulus değil miydi, gecenin her saatinde, karşılık beklemeksizin hastalarına koşan. 

Hem kalanlar, hem göçenler birer birer yok oluyordu. İşte şimdi yıllar sonra, son kalanlar Adalar’da yeniden buluşuyorlar. Kınalı, Burgaz, Heybeli ve Büyükada’da doğmuş olan göçmen kuşlardan 86 kişisi,Adalar Kaymakamlığı, Adalar Belediyesi, Adalar Vakfı ve Büyükada Su Sporları Kulübünün konuğu oluyorlar. 

Bu buluşmaya, son aylarda iki ülke arasında esen dostluk, sevgi,barış ortamından etkilenen Yunanlı dostlarımız da eşlik ediyor. 

Bu tarihsel kesitin tanığı olmak isterseniz, sizi de 26 Nisan 2000 Çarşamba günü saat 14.30’da Bostancı’da Büyükada Deniz Otobüsü İskelesine bekliyoruz. Saygılamızla.

Adalar Karşılama- Ağırlama Komitesi

Yaşar Özürküt (Adalar Vakfı Gn. Sek.), Müslüm ŞAHİN-(Adalar Bel. Bşk.Y.), Nuri AYDIN, (Halk Eği. Md.) 

Şimdi yıllar sonra, geriye dönüp baktığımda  yaşamda rastlantıların ne kadar yeri olduğuna  şaşıp kalıyorum. Salt bir Rum adı olsun diye yazdığım ”Andon”, Yunanistan’daki Büyükadalılar Derneği Başkanı olarak geliyordu.

Yunanistan’dan  Adalılardan adını duyduğum, herkesin saygıyla andığı Doktor Çırapulus’un oğlu Taki de 86 kişilik konuklarımızı Yunanistan’dan getiren turizm şirketinin temsilcisi, rehberi olarak karşımıza çıkıyordu. Bu kadar rastlantı olurdu. Hava alanındaki karşılamada elimizdeki mimozaları uzattığımız İrini ise hem Büyükadalılar Derneği Genel Sekreteri, hem de 1997’de ilk toplu ”Anayurt”a dönüşü örgütleyen kişiydi.

O günü anımsadıkça içim kıpır kıpır oluyor. Ne güzel bir gündü. Hava alanında karşıladığımız konuklarla otobüse binmiş, Bostancı iskelesine varmıştık. Vapurdan Büyükada iskelesine çıkış, bir ana-baba günüydü. Yıllardır birbirini görmeyen, çocuklukları beraber geçmiş eski dostlar, evinin harap halini görüp göz yaşı dökenler, 85 yaşındaki Koço Kalfa’nın, 65 yaşındaki çırağı Pepo’yla iskelede sarmaşması… Daha ne manzaralar. Davullu zurnalı, sirtakili, halaylı bir karşılama. Ve de dolu dolu geçen beş gün, uykusuz geçen beş gece. Aya Yorgi’de kuzu çevirmeler, evlerde özel davetler. Ve de basında, TV’lerde geniş yer bulan bir haber fırtınası. 17 Ağustos 1999 depremini yaşamış olan Adalılar için büyük bir moral oluyordu.

Şimdi söz  İrini’de:

-Sevgili İrini, ben 2000 yılındaki ikinci gelişi özetledim. Asıl zorluk ilk gelişti. İnsanları nasıl ikna ettiniz? Nasıl güven verdiniz? Korku yok muydu? İki ülke arasındaki buzların erimediği bir ortamda nasıl gerçekleştirdiniz bu gelişi?

-Biz biletlerimizi alacağız ve adaya gideceğiz.Çok korkuyorlardı nasıl gideceğiz. Oraya gittiğimizde belki bizi kötü karşılarlar. Bir şeyler olur.

-1997’de oluyor değil mi?

-Evet. 1997’de oluyor. Konuşuyorum, konuşuyorum. Ve martın sonunda 52 kişi toplanıyoruz ve karar veriyoruz. Biz Büyükada’ya geleceğiz. Adadan Taylan’la konuşuyoruz. O yardımcı oluyor. Adada o zaman bu kadar otel yoktu. Bir tek Splendid var. O da kışın kapalıydı. Ben yirmi gün önce geldim. Taylan’la beraber gittik, Splendid’in yöneticisiyle konuştuk… Tamam dedi açacağız. Küçük bir fiyata verdi bize. Özel bir fiyat yaptı. Sonra Lunapark’a çıktım Müslüm’le beraber. Onlarla da yemek işini hallettik. Ama kapalı yerleri yoktu. Açık havada yüz kişilik yemek yapacaklar. Bir de kuzu çevirecekler. Tamam her şeyi yapacağız ama, hava korkutuyor bizi diyor. O zaman papaz yoktu adada, despot yoktu, okuyucu yoktu. Patrikhaneye gittim. Patrikle görüştüm. Dedim biz 50 kişi geliyoruz paskalya için… Papaz yok, despot yok.Kimse yok…Nasıl kutlayacağız…Tamam diyor ben size her gün papaz göndereceğim, despot göndereceğim. Ben Yunanistan’a döndüm. 50 kişi hava alanına gidiyoruz, 150 kişi de bizi yolcu ediyor. Heyecanlı herkes.

-Adalı onlar da?

-Hepsi eski adalı… Onlar da bizden bir şeyler bekliyor. Bizden bir şeyler faydalanacaklarmış gibi bir his vardı onlarda. Hava alanına gittik. Hepsi çok heyecanlı. Çünkü 35 yıldır Türkiye’ye gelmemişler. Neyse hava alanına indik. Taylan’ı aradım. “Kaç vapuruyla geleceksiniz?” dedi. “Sirkeci’den 16 vapurunu alacağız” dedim. Vapura bindik. Ada iskelesine yanaştık, felaket bir soğuk vardı. Türk İlkokulun çocukları ellerinde karanfil sepetleri karşıladılar bizi. “Hoş geldiniz, biz sizi karşılamaya geldik” diyorlar. Çocuklar halk oyunları oynamaya başladı. Biz hepimiz ağlıyoruz ağlıyoruz. Çünkü böyle bir şey beklemiyoruz. İskeleden çıktık, çoğu Splendit’de kalacaklardı. Adayı dolaşmaya başladık. Her şey çok güzel gidiyordu. Oradan gelenler anladı ki kötü bir şey olmayacak. Boşuna korkuyorlardı. Öyle korkulacak bir şey yoktu. Mezarlığa gittik, evlerimizi ziyaret ettik. Komşuları, ahbapları gördük. Herkes sevinçliydi. O kadar mutluydu. Beş gün kaldık,  günde beş saat uyumadım heyecanımdan. Uçuyordum sevinçten. Sanki ayak yoktu, kanat vardı. Ne bileyim ben… Hayatımda iki şey için gurur duyuyorum. Birisi oğlum için, ikincisi de bu seyahati örgütlediğim için. Ben gelip gidiyordum ama, Rumları ikna edip buraya getirmek benim için büyük bir ödül gibiydi.

Aramızdan birisi vardı eski adalı… Ben tanımıyordum o güne kadar, üstüme geldi “Ben senden nefret ediyorum” dedi. Ben hayret ettim, neden benden nefret etsin, tanımıyorum onu. Bakıyorum ona iyice. “Neden?” diyorum “Ben sana bir kötülük yapmadım.” Yaptın!” diyor “Ben 60 yaşımdayım, bugüne dek hiç ağlamadım. Şimdi senin sayende geldiğim günden beri hep ağlıyorum ağlıyorum” Sotiri adında bir Rum’du.

Paskalya gününde Adnan su sporlarında bir toplantı yaptı. Biz masanın etrafında  oturduk. Yunanistan’dan gelen elli Rum, elli adalı Türk vardı. Birbirimizi tanıtıyorduk. Kimse kimseyi tanımıyordu. Ama konuşunca,”A sen benim komşumsun, beraber büyüdük” deyip birbirine sarılmaya başladılar. Aradan 35 yıl geçmiş. Kolay değil. O zaman Belediye Başkanı Can’dı. Kaymakam Farsakoğlu’ydu. Gördüler ki bir hareketlilik var adada. Soruyorlar “Bunlar kim, ne oluyor adada?” Dediler ki ” Eski Rumlar adayı ziyarete geldi.” Hemen Farsakoğlu bir resepsiyon verdi. Ali Baba’da son gece bir resepsiyon verdiler. Tanıştık aramızda. Ben çok sevinçliydim. Hiç bir olumsuzluk olmadan geldik döneceğiz diye seviniyorum. Dönüş yoluna hazırlanıyoruz. Lokantadan çıkarken beni çağırıyorlar. “Gel !”diyorlar ” İçeride kavga var.” Aramızda bir ihtiyar adam vardı. İçeri girdim ben…Manzara şu? İhtiyar Rum Dimitri Usta’nın  ayağını biri yakalamış, ısrarla kendine çekiyor. Öteki de direniyor. Ne oluyor, nedir bu diye yanaştım. Mesele şu, vaktiyle Dimitri Usta’nın yanında çalışan bir ahçı, Yunanistan’dan Rumların adaya geldiğini duymuş. Vapura binip adaya gelmiş. Belki benim ustam da gelmiştir diye. Dimitri Ustayı da görünce, yığılmış ayaklarının önüne..Başlamış ağlamaya..”Ben  senin sayende adam oldum, sana minnettarım” diye ayağını öpmek istiyor. Dimitri Usta da ayağını vermiyor. Ama adam sarhoş. ”Senin sayende çocuklarım ekmek yiyor, senin sayende meslek edindim ”diyor. İhtiyar da onu kaldırmaya çalışıyor. Bağırıp çağırıyorlar karşılıklı. Millet de kavga var sanıyor. Durumu anlayınca hep beraber ağlamaya başladık.

Böyle anıların tekrarlanmamasını diliyorum.  Bu bizim ilk gelişimizdi. Sonra deprem oldu. Biz orada, Yunanistan’dan buraya yardım gönderdik. 1999’da bir daha geldik. Çok büyük bir ilgiyle karşılandık.Bu kez 85 kişi geldik. Siz gelmiştiniz hava alanına. Müslüm vardı. Nuri vardı. Çok büyük bir ilgiyle karşılandık. Yine böyle bir karşılama beklemiyorduk. Aklımızın ucundan geçmiyordu. Sürpriz oldu. Adaya geldiğimizde ağzımız açık kaldı. Sonra üçüncü kez 110 kişi geldik. Ben daha sonra başkanlığı bıraktım. Artık herkes kendi iradesiyle gelip gidiyor.

-Babanın kemiklerini getirişin var bir de. Kaç yılında yitirdin babanı? Kemikleri ne zaman getirdin?

-Babam Büyükada hayaliyle yaşadı, buraların özlemiyle öldü. ”Ölürsem beni doğduğum topraklara, Büyükada’ya gömün. Mezarımın orada olmasını istiyorum” diye vasiyet etti. 1982 yılında öldü. O günkü koşullarda cenazeyi buraya getirmemiz mümkün değildi. Atina’da gömdük.Yıllar sonra 1992’de, mezarını açıp kemiklerini bir çuvala doldurdum. Buraya getirip Büyükada Rum Mezarlığı’na gömdüm. Babacığımı doğduğu topraklarına kavuşturduğum için içim rahatladı. Burada babamın huzur dolu olduğunu bilmek beni mutlu ediyor. İnsanlar çiçek gibidir. Doğduğu topraktan koparılırsa solar. Babam son anına kadar adaya döneceğini hayal etti. Öleceği gün Atina’daki tüm eski Büyükadalılara telefon etti. ”İçinizde Büyükada’ya gidecek olan var mı? Beni götürün burada ölmek istemiyorum” dedi. Ancak o gece ruhunu teslim etti. Oraya gömmek zorunda kaldık. Ama benim içim rahat olmadı. 1992’de kemiklerini getirdim. Burada sade bir törenle Aya Nikola Rum mezarlığında kendi toprağına gömdük.

-İrini , seni hoş olmayan eski günlere götürdük. Ama bu acıları herkesin bire bire yaşaması mümkün değil. Hiç değilse yaşayanlardan dinleyerek paylaşsınlar istedik. Söyleşi için teşekkür ederim.

 

Yaşar Özürküt