Susuz mu kalıyoruz?

The Guardian’da Fiona Harvey imzasıyla yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Mert Gevrek’in çevirisi ile paylaşıyoruz

***

Dünyanın su ihtiyacı bu şekilde artmaya devam ettikçe, kaynaklarımızı çok hızlı tükettiğimiz endişesi baş göstermektedir. Ne kadar endişelenmeliyiz?

Su, yeryüzündeki tüm kaynaklar içerisinde en fazla yenilenebilir olanı gibi gözükmektedir. Gökyüzünden yağmur olarak yağmakta, kutupları ve buzul dağlarını içermekte ve gezegenimizin yaklaşık dörtte üçünü kaplayan okyanuslarla bizi sarmaktadır. Yeryüzündeki ve muhtemelen ötesindeki hayatın da kaynağıdır – Mars’ta su izlerinin keşfi heyecanı artırdı çünkü bu orada yaşam olabileceğine dair ilk göstergeydi.

Yeryüzündeki su kaynaklarının çoğunun sanki Mars gezegeninde bulunuyorlarmış gibi ulaşılamaz ve ulaşılabilir olanların da yerkürede adil olmayan bir biçimde dağılmış olmaları sorun teşkil etmektedir. Suyu uzun mesafeler taşımak zordur ve hem gıda hem de endüstriye yönelik su ihtiyacımız artmaktadır. İçme, yıkama, gıda ürünü yetiştirme, sanayi, inşaat ve imalat dahil herşey için suya ihtiyaç duymaktayız. Gezegendeki 7.5 milyarın üzerindeki nüfusla, ki 2050’de 10 milyara ulaşması bekleniyor, vaziyet daha acil hale gelmektedir.

Şu anda 844 milyon insan – Dünya nüfusunun yaklaşık dokuzda biridir – hanelerinde yarım saatliğine temiz ve satın alınabilir suya ulaşmakta sıkıntı yaşamaktadır ve her yıl beş yaşın altındaki yaklaşık 300.000 çocuk, kirli su ve yetersiz beslenmeyle ilintili ishalden dolayı yaşamını yitirmektedir. İhtiyacı olanlara su tedarik etmek yalnızca insan sağlığı ve güvenliği için yaşamsal değildir. Bunun aynı zamanda önemli sosyal ve ekonomik faydaları da vardır. Kolayca önlenebilir rahatsızlıklardan hastalandıkları zaman çocuklar okuldan, yetişkinler de işten mahrum kalmaktadırlar. Çoğunlukla yetersiz beslenmeden dolayı ergenlik çağında okula gitmeyi bıraktıkları için, gelişmekte olan ülkelerdeki kızlar en kötü durumda olanlardır ve kızlar ile kadınlar su edinmek için kilometrelerce yol katetmektedirler ve şiddet karşısında korunmasız bir durumdadırlar. Satın alınabilir su tedariği, hayatlar kurtarmaktadır ve ekonomik kaynakları serbestleştirmesinin yanında sağlık harcamalarını da azaltmaktadır. WaterAid adlı yardım kuruluşuna göre temiz suya yatırılan her bir pound dört pound olarak ekonomiye geri kazandırılabilir.

İhtiyacı olan herkese 2030 yılına kadar su tedarik etmek ve hijyen sunmak her yıl yaklaşık 21 milyon pound ya da başka bir deyişle küresel milli gelirin % 0.1’ine mal olacaktır ve Dünya Bankası ekonomik kazancın her yıl yaklaşık 60 milyar dolar olabileceğini tahmin etmektedir.

İklim Değişikliği daha mı kötü yapıyor?

CapeTown’da Woolsworth’un bu şubesinde su satılmamaktadır.

İklim değişikliği, tufanlar ve deniz seviyesindeki yükselmelerin yanı sıra dünya çapında kuraklıklara ve sıcak dalgalarına sebebiyet vermektedir. Kaynak suları ve akiferlerde kirlilik artmaktadır. Bu akiferlerin tükenmesi ise kalan suların daha tuzlu olmasına sebep olmaktadır. Nitrat içeren suni gübreler de suları içme veya sulama için uygunsuz hale getirmektedir.

Güney Afrika’daki Cape Town kenti su tedarikinin tehlike arz etmesi durumunda neler yapılabileceğinin kesin örneklerini sunmaktadır. Şehir yıllardır sürdürülebilir bir biçimde arz edebileceğinden daha fazla suyu tüketmekteydi ve israfı önleme ile su arzını zenginler ve fakirler arasında daha eşit bir biçimde dağıtma girişimleri yapılması gereken kadar değildi. Geçen yıl itibarıyla bir kriz noktasına gelinmiştir. Şehrin yöneticileri su arzının durduğu anda, susuz bir günün eli kulağında olduğu uyarısında bulunmuştur. Musluklar kuruyabilir ve artık hiç su olmayabilir.

Kim en fazla risk altındadır?

Yoksullar en fazla etkilenenlerdir. WaterAid kuruluşunda kıdemli politika analisti olan Jonathan Farr, “Su için artan rekabet ve talepler, daha yoksul ve dışlanmış olanların su edinme hususunda zengin ve güçlü olanlardan daha fazla zorluk yaşamaları anlamına geliyor” demektedir. Birçok hükümet ve özelleştirilen su şirketleri yükümlülüklerini daha varlıklı semtlerde yerine getirmektedir ve kirletenleri görmezden gelerek tarım ve sanayiyi yoksul insanlardan daha fazla önceliklendirmektedirler. Suyu eşit bir şekilde paylaşma iyi yönetişim, sıkı düzenleme, yatırım, yaptırım ve tüm nitelikleri su açısından kıt ve yoksun bölgelerde gerekli kılmaktadır.

Su açısından fakir ve kıt bölgelerin sayısı artmaktadır. Cape Town yalnızca başlangıçtır. Nasa Grace tarafından çığır açan veri temelli bir çalışma – Gravity Recovery and Climate Experiment – 14 yıllık bir zaman dilimi boyunca uydular aracılığıyla, dünya çapında suyun hızlıca tükenmekte olduğu muhtemel bir felaketle sonuçlanacak 19 sorunlu bölge keşfetti. Onlar Kaliforniya, Kuzeybatı Çin, Kuzey ve Doğu Hindistan ve Ortadoğu’yu kapsamaktadır. Herşeyden öte iklim değişimi uzmanlarının tahmin ettiği üzere, dünyanın kuraklığa yatkın bölgeleri daha fazla kuraklaşmakta iken, sulak bölgeleri daha sulak bir hal almaktadır.

Araştırmacılar kesin şekilde “bu yüzyılın kilit çevre sorunun su olduğunu” söylemekteler.

Suyu Kim Kontrol Ediyor?

Suyu kontrol eden küresel bir sistem bulunmamaktadır. Su yerel düzeyde idare edilmektedir ve sıklıkla da kötü bir biçimde yönetilmektedir. Suyu etkin ve eşit bir şekilde kullanmak için ihtiyaç duyduğumuz teknoloji vardır fakat genellikle uygulanmamaktadır. Farr, “Birçok örnekte, bilinen teknolojinin doğru kullanımı (pompalar, yağmur suyu toplayıcıları ve stoklayıcılar gibi) ve yeni teknolojik yöntemlerle kullanıcılara uygun hizmetleri sağlamak mümkündür.” diyor. “Uygarlığın başlangıcından itibaren su kaynaklarına erişim sorununu çözmeye çalışıyoruz. Ne yapacağımızı biliyoruz. İhtiyacımız olan tek şey bunu yönetmek.”

Örneğin Farr’ın belirttiğine göre, Sahra-altı Afrika’nın birçok bölgesinde “Yeteri düzeyde yeraltı suyu bulunmasına karşın su hizmetinin ulaştırılmasında yeteri kadar yatırım ve insanların suya erişimini sağlayacak su hizmetinin yönetimi bulunmamaktadır.”

“130 litre suyu nasıl tek bir bardağa doldurursun? Cevap: Kahveyle doldurun. Büyüyen kahve çekirdekleri gelişen bir sektördür tıpkı gelişen pamuk sektörü gibi – bir kot pantolonda 10,000 litre su vardır – ve ortalama bir tişörtte 2,500 litre. Avokadolar, bademler – su şişelerinin kendisi bile su ağırlıklı teşebbüslerdir. Tarım, dünyadaki temiz suyun yaklaşık % 70’ini kullanmaktadır.

Su ağırlıklı ürünler ihraç eden bölgeler “sanal” ya da “görünmez” su olarak bilinen bir ticarette etkin bir şekilde sularını ihraç etmektedirler. Tarımsal ürünler sanal su ticaretinde en belirgin ticari mallardır fakat büyük miktarlarda imal edilmiş mallar da yüksek miktarda su gerektirmektedir. Kısıtlı su imkanlarına sahip ülkeler ve bölgeler sularını ihracat için kullandıkları zaman kar sağlıyorlarmış gibi görünebilir, fakat uzun vadede yok olmakta olan su kaynaklarına güvenmeleri zararlarına olacaktır.

WaterAid kuruluşu kıdemli yöneticisi Vincent Casey “sanal su konsepti su kaynakları yönünden fakir ülkerin gıda ihtiyaçlarını çok su isteyen tarım uygulamaları olmasızın karşılamalarına yardımcı olabilir” diyor. Casey, “Suudi Arabistan gibi sınırlı su kaynaklarına sahip ülkelerin başka yerlerden ihraç etme imkanı varken, sahip oldukları sınırlı su kaynaklarını tarım amacıyla kullanmaları anlamsızdır.” diye ekliyor.”

Temiz su kaynakları nasıl daha iyi yönetilir?

Su kaynaklarını idare etmenin en etkili yollarından bazıları oldukça basittir. Borulardaki sızıntıları engellemek, iyi bir örnektir – eskiyen ve kötü bir biçimde sürdürülen altyapı büyük miktarda suyun kaybına sebep olmaktadır. Damlayan bir musluk yılda 300 litre su sızdırabilir. Birleşik Krallıktaki Çevre Ajansı, günde 3 milyar litre suyun sızıntılar sebebiyle harcanmasının devamı halinde (ki bu miktar 20 milyon insanın ihtiyacını karşılamak için yeterli), birkaç yıl içerisinde ülkenin güneydoğusunda su kıtlığı yaşanabileceği uyarısında bulunmuştur.

Gelişmiş ülkelerde yerel kullanıcılar için su ölçerlerden yararlanmak, daha fazla ihtiyacı olan geniş aileleri cezalandırabileceği gerekçesiyle ihtilaflı bir konu olmaya devam etmektedir. Bununla birlikte onlar hane halkına tüketimleri hakkında daha fazla bilgi edinmeleri ve suyu israf etmemeleri için teşvik etmek için kabul edilebilir bir araç sunmaktadır.

Sulama, kurak bölgelerdeki çiftçilerin dahi çok geniş çeşitlilikteki ürünleri yetiştirmelerini olanak tanımaktadır. Bazı sulama yöntemleri epey etkisizdir – bazı sıcak ülkelerde püskürtülen su bitkinin köküne ulaşmadan buharlaşmaktadır. Diğer bir alternatif ise her bitkinin köküne doğrudan su ulaştıran ama israfa meyilli olan damlatmalı sulama sistemidir.

James Hutton Enstitüsü’nden Marc Stutter, geleneksel metotların da birçok bölgede yeniden yararlı bir biçimde uygulanabileceğini belirtiyor. Ona göre, Hindistan’daki Rajasthan’da johad diye anılan, yenilenen geleneksel ufak barajlar, dönemsel yağışların arazide yayılmadan önce toplanmasını ve tutulmasını sağlamıştır. Johad sistemi yeşil manzaranın mucizevi bir biçimde yeniden canlanmasına ve yüzey suyunun geri dönmesine olanak tanımıştır.

Sensör teknolojisindeki ilerlemeler yeni yollar önermektedir. Yıllık 2 dolar gibi küçük bir miktara kullanılan arazi sensörleri topraktaki nemli unsurları izleyebilir ve çiftçilere sulamaya ihtiyaç olup olmadığını bilme imkanı verebilir ve sulamayı öncekinden daha iyi bir biçimde ayarlamalarına imkan tanıyabilir.

Bilim ayrıca mahsullerle ilgilenmeye başlamıştır. Doğal seçilime rağmen bitki biyologları kuraklığa daha az hassas ürünler yetiştirmektedir ve bazı durumlarda genetik dönüşümden faydalanmaktadır.

Fakat bilim ve teknoloji çok uzağa gidiyorlar. Birçok su meselesinde olduğu gibi en büyük sorun hala yönetişim ve eşitliktir. Çiftçiler nelerden kar edebilirlerse onları yetiştirecek ve birçoğu kısıtlı yeraltı sularını kullanmaktan daha az alternatife sahip olacaktır. Güçlü yönetişim olmadan, tükenme bütün toplum üzerinde daha geniş çaplı etkilere sahip olduğu için bu bir felakete sebebiyet verebilir.

Sellerden ne haber?

İklim değişikliği yalnızca daha fazla kuraklığa neden olmayacak aynı zamanda daha sık sel felaketleri yaşanmasına sebep olacaktır. Bunlar tarım, şehirler ve özellikle yükselen deniz seviyesi ve güçlü dalgalar nedeniyle halihazırda tehdit altında bulunan sahil şehirleri için yıkıcı olacaktır.

Dünya Bankası, muhtemel sonuçlarıyla başa çıkmaları için şehirlerin güçlü eylemlere başvurulmadığı takdirde sel felaketinin oluşturacağı zararın 2050 yılında 1 trilyon doları bulacağını tahmin etmektedir.

Sel felaketlerine karşı dünyayı daha dirençli hale getirmek, hala kullanılıyor olmasına rağmen Londra’daki Thomas Barrier gibi engeller ve duvarlar inşa etmekten daha fazlasını kapsamaktadır. Plancılar, artan bir şekilde “su için daha çok alan” oluşturmanın yollarını bulmakta ve sonuçta doğal önlemler oluşturmaktadırlar.

Örneğin, tropikal bölgelerde mangrov bataklıklarının yer aldığı kıyı şeritlerinin beşte biri yok edilmiş, tarım ve su içinde yetiştiricilik için kesilmiştir. İyileştirilen mangrovların birçok faydası vardır: Deniz seviyesindeki yükselmelerden ve fırtına sellerinden karasal alanları korumaktadır, balıkçılığın verimini artırmaktadır. Bangladeş, Endonezya, Fildişi Sahilleri ve Surinam gibi ülkelerde Mangrov restorasyonu projeleri yürütülmeye devam edilmektedir.

Sel ovaları ve su çayırları, suyu sünger gibi emerek ve daha sonra aşamalı olarak suyu salarak doğal su deposu görevi görmektedir. Bu, mahsul yetiştirmek isteyen çiftçiler için popüler olmayabilir ama devlet hazinesinden yapılacak ödemeler onların maliyetlerini karşılayabilir. Örneğin Birleşik Krallık’ta, Historic England ve National Trust gibi projeler yürütülmeye devam etmektedir.

Hollanda’dan Güneydoğu Asya’ya kadar yüzen evler diğer bir fikirdir. Evler temel yerine yüzen platformlar üzerine inşa edilmektedir fakat denize ya da nehir yatağına demirlenmektedir ve geniş bir modern tasarım çeşitliliğine sahiptirler. Lagos ve Londra’daki Docklands gibi alanlarda projeler sürmektedir.

Su her yerde

Gezegenin en büyük su kaynağı olan deniz suyu tükenme tehditi altında değildir ve yeryüzündeki suyun % 97’sini oluşturmaktadır. Niçin bunlar, içmek için kullanılmıyor?

Hemen hemen ateş kadar eski bir zamandan beri kullanımda olan en basit teknoloji : Damıtma, suyu kaynatma, buharlaştırma ve sıvıya yoğunlaştırma sürecidir. Bu küçük miktarlarda kolayca yapılabilir ve bu suyu tuzun yanı sıra diğer pisliklerden arındırmaktadır. Fakat bir şehrin içme suyu ihtiyacını karşılamak gibi geniş kapsamlı çalışmalar yakıt yoğunluklu süreçlerdir.

Alternatif teknolojiler suyun, tuzu ve alternatif mineralleri ayırabildiği ve ters osmoz ile suyun tuz ve kirli mineralleri attığı zarlar aracılığıyla yüksek basınçtan geçtiği elektrik akımlarını kullanmakradır. Her iki yöntem de onları masraflı kılan ve küresel sera gazı emisyonuna katkıda bulunan yüksek enerji gerekliliklerine sahiptir. Deniz suyunu emmek ayrıca balıkları da emebilir ve kıyı ekosistemine zarar verebilir. Bitki atıkları diğer bir konudur: Tuzlu tortu genellikle denize geri salınmaktadır fakat bu dikkatli bir biçimde yönetilmelidir çünkü üretilen yığıntılar deniz yaşamı için zehirlidir.

Enerji masrafları birçok ülke için karşılanamaz seviyelerdedir ve dolayısıyla günümüze değin tuzdan arındırmanın başlıca yararlanıcıları yakıt bakımından zengin ve kurak olan Ortadoğu ülkeleridir. Bununla birlikte su krizi dünyanın bazı bölgelerini oldukça sıkıştırmaktadır ve bazı şehirlerin çok az alternatifi vardır. Cape Town kentinin ilk tuzdan arındırma tesisi bazı ağır bütçe sıkıntılarından sonra henüz faaliyete geçmiştir. Çin, Pakistan ve Hindistan yeni tuzdan arındırma tesisleri araştırmaktadır. Eğer yenilenebilir enerji bu tesisleri güçlendirebilirse, iklim değişikliği üzerindeki etki de azaltılabilir.

Sıradaki nedir?

Birleşmiş Milletlerin Sürdürülebilir Kalkınma hedeflerine göre su konusu endişe vermektedir. Temiz su ve sıhhi tesisat 2030 yılı itibarıyla herkese ulaştırılmalıdır. Fakat WaterAid kuruluşundan Farr, şuanki oranlarla bazı ülkelerin son tarihi yüzyıllar boyunca yakalayamayacağını iddia etmektedir. Bununla birlikte dünya devletleri Birleşmiş Milletler’de bu yaz toplanıp, kaydedilen ilerlemeyi görüşeceklerdir.

Nasa Grace araştırmasının ortağı olan James Famiglietti’ye göre, en kırılgan alanlardan bazıları “önemli akiferler hızlıca tükendiği gibi, Arap Yarımadası, Kuzey Çin Ovası, Birleşik Devletler’in geniş ovaları altındaki Ogallala akiferi, Güney Amerika’daki Guarani akiferi, Kuzeybatı Sahra akifer sistemi ve diğerleri gibi geçmişteki sürdürülebilir devrilme noktalarıdır. Bu akiferler bundan böyle su tedarik edememektedir – bazıları, Ogallala’nın güney yarısı gibi 2050 yılında kuruyabilir – yiyeceklerimizi nerede üreteceğiz ve su nereden gelecek” dedi.

 

Haberin İngilizce orijinali

Haber: Fiona Harvey

Yeşil Gazete için çeviren: Mert Gevrek

 

(Yeşil Gazete, The Guardian)