Hafta SonuManşet

[Güney Amerika’dan Fotoğraf Hikayeleri] Cesaret, korkularını yenmekle başlar

Renklerine ve müziğine yakınlık duyduğum Güney Amerika’ya adım attım. Arjantin ve Şili sınırları içinde İspanyolca bilmeden, daha önce tek başıma bir yolculuk tecrübem olmadan var oldum. Tekliği yaşadım ve şahit oldum dünyanın güzelliğine. Düşten, gerçeğe; soğuktan, sıcağa bir yolculuk bu. Ayağımın tozuyla paylaşmak istiyorum hikayelerimi fotoğraflar eşliğinde sizinle. Ben yoldan çıktım, siz de buyrun…

Yolculuğumun kısa filmi:

***

4 – Cesaret, korkularını yenmekle başlar

Benim Güney Amerika yolculuğum da korkularımla başladı.  Buenos Aires’e gecenin bir vakti vardığımda artık tek başıma olduğumu idrak ettim. İlk dört gün ağladım, uyuyamadım ve geri dönmeyi dahi düşündüm. Korkularımın içinde olmak dalgalı bir denizde kalmak gibiydi.  Eğer hayatta kalmaya çalışmayıp, yüzmeye devam etmeseydim ömrüm korkularımın içinde kaybolacaktı.

Bana güç veren sevdiklerim oldu. İlham aldığım insanları düşündüm. Yola çıkmadan önce dostlarımdan, ailemden, sevgilimden bana not yazmalarını istedim ve yanımda taşıdım onları. Her zor anımda açıp bir tanesini okudum. Hayatım boyunca benim bir parçam olarak kalacak bu notları yazan sevdiklerime bolca, bolca teşekkür ediyorum!

Arjantin, El Bolson

Şunu anladım… Ben her zaman insanlarını sevdiğim yerlere geri dönüyorum. El Bolson da böyle bir yer. İki gün kalacağımı düşünerek gittiğim bu yerde dokuz gün kaldım. Buradan ayrıldıktan sonra tanıştığım insanları çok özleyince ve onlar da beni çağırınca geri dönüp birkaç gün daha kaldım. Bir yeri güzelleştiren de insanlar, yaşanamaz hale getiren de insanlar. Cenneti cehenneme de çeviriyoruz, cehennem gibi yerleri cennete de dönüştürebiliyoruz. Valparaiso’da da bunu yaşadım. Güney Amerika yolculuğumu sevginin, paylaşımın peşine düşerek ve insan hikayeleri toplayarak yaşadım…

Sevdiği kadın için Filipinler’e kadar giden İtalyan gezgin Nico da neşesiyle bana ilham verenlerden biri.

El Bolson , Nico

Dört Kilometrelik patika yolu on beş kiloluk sırt çantası ile yürüdüğüm için çok yorgundum hostele vardığımda. Çok sıcaktı… Hostelde yer ayırmadan önce merkeze olan uzaklığına bakmam gerekiyordu. Suratım yorgunluktan  düşmüş bir vaziyette hostele varınca pek kimseye selam da veremedim. Nico ile yüzyüze geldik hostelde ama gülümsemeye bile mecalim kalmamıştı. Duş alıp dinlendikten sonra yemek yaparken mutfakta çalan müziğe eşlik edip dans etmeye başladım. Nico o sırada izliyormuş beni. Daha sonra yanıma gelip,

–Neden sana selam vermediğimi biliyor musun? dedi.

-Hayır.  Neden?

— Gülümsemiyordun, dedi.

Güldüm…

O günden sonra da ne zaman yorulsam hep güldüm…

El Bolson

Sokaklarda gezinirken, onun sesi kulağıma geldi. Ritmini takip ederek buldum. Oturdum yanına, dinlemeye koyuldum. Enfesti…

Müzik durunca sohbet etmek istedim. Onda İngilizce bende de çok iyi İspanyolca yoktu.

Perfecto! Dedim

Gülümsedi…

Çok sonra hemen yanındaki tekerlekli sandalyeyi fark ettim. Ayaklarının bağını müziğiyle çözüyordu…

Etkilendim, utandım kendimden. Ayağa kalkmak için bir şarkı söylemek mümkünken ne düğümler yaratıyoruz kendimize, değil mi?

Artık onun sesinin duyuyorum, kendimle baş edemediğim zamanlarda. Çözülüyorum yavaşça…

Kulağımda  Mercedes Sosa’dan Gracias A La Vida parçası  ile beni besleyen El Bolson’a veda ediyorum. Ama bu veda Cuba vedası. Yani, bir sonraki buluşmaya kadar elveda El Bolson!

‘’Bana bu kadar çok şey veren yaşama teşekkürler
bana yorgun ayaklarımın yürüyüşünü verdi
onlarla gittim kentlere ve göletlere
plajlara, çöllere, dağlara ve ovalara
ve senin evine, senin sokağına ve bahçene’’ (Gracias A La Vida)

 

1 – Dağların Penceresi Valparaiso

2 – Yalnız yolculuk hali

3 – Buenos Aires’in siyah beyaz yüzü

 

 

Gökçe Atik

Kategori: Hafta Sonu