Gıdanın güvenliğinden biz sorumluyuz – Oya Oyman

Gıda Toplululukları sitesinde Mayıs ayında yayınlanmaya başlanan ve her hafta farklı bir yazarın konuya dair makalesinin yer aldığı yazı dizisine Yeşil Gazete Haftasonu ve Kitap eki‘nde ilk yazıdan başlayarak yer veriyoruz.

Yazılara gidatopluluklari.org adresi üzerinden de ulaşabilirsiniz.

***

Bu yazı gidatopluluklari.org/ dan alınmıştır

1 – Gıdanın güvenliğinden biz sorumluyuz

Gıda güvenliğinin sağlanması için yeterli miktarda besleyici gıdanın, herkes için ve her yerde, fiziksel ve ekonomik olarak erişilebilir olmasını sağlamak gerekiyor. Gıda üretimine dair bilgiler bize, ekosisteme ve sağlığa dair maliyetleri de hesaba katarak, gıdanın gerçek maliyetleri hakkında daha fazla şey öğrenmemiz gerektiğini hatırlatıyor.

Bu maliyetlerin farkında olan kişi, kuruluş ve topluluklar gıda üretimi, dağıtımı ve tüketiminde ekolojik, adil, yerel ve katılımcı sistemler oluşturarak, söz konusu çevresel ve sosyal maliyetleri azaltabilecek örnekler oluşturuyor.

Asit yağmurlarından, zirai ilaçlardan, kuraklıktan, selden, hastalıklardan, zamansız esen rüzgârdan, ağır metallerden, kirlenmiş toprak ve sudan, moleküllerini ayırıp yeniden birleştiren makinalardan, bir sürü katkı maddesi arasından sıyrılıp kilometrelerce uzaklardan taşınarak sofralarımıza gelen yiyecekler, gerçekten “gıda” mıdır? Gıdanın önündeki “gerçek” tanımına neden ihtiyaç duyuyoruz? Bazı gıdalar gerçek olmadığı için mi? O zaman gıda nedir? Gıda, TDK sözlüğünde, “Besin; yenilebilir, beslenmeye elverişli her tür madde; yaşamak, varlığını sürdürmek için gerekli şey” olarak tanımlanıyor. Bu tanıma göre, yiyebildiğimiz her şeyin gıda olduğunu iddia etmek pek mümkün görünmüyor. Çünkü bu tanım; zirai ilaçlarla, ağır metal içeren sulama sularıyla yetiştirilmiş bir bitkinin veya hormonlarla büyütülmüş bir tavuğun ne kadar besleyici olabileceğini, fabrikalarda yüksek sıcaklıklara maruz bırakılarak homojenize edilmiş bir karışımın, varlığımızı sürdürmemiz için gerekli olup olmadığını sorgulamamızı gerektiriyor. Bitkisel ya da hayvansal bir ürün, bütün bu maceralardan yara almadan, sakatlanmadan hatta ölmeden soframıza geldiğinde gerçek anlamıyla “gıda” oluyor.

Artık pek çoğumuz gıdamızı yetiştiremediğimize göre, tarladan ya da meradan sofraya kadar geçen uzun mesafede gıdanın güvenliği nasıl sağlanacak? Gıdanın kirlenmeden, bozulmadan, besleyici değerini kaybetmeden bize ulaşması nasıl mümkün olabilir?

Bu ve bunun gibi soruların yanıtları gıda güvenliğinin alanına giriyor. Gıda güvenliği, amaçları doğrultusunda üretildiğinde veya tüketildiğinde gıdanın tüketiciye zarar vermeyeceği durumu/süreci ifade ediyor. Beslenmeye elverişli bitkilerin ya da hayvansal ürünlerin bozulmadan sofraya gelişi güvence altına alındığında gıda güvenliği sağlanmış oluyor. Bu açıdan baktığımızda tezgâhlarda bize sunulan ürünlerin ne kadarının gıda olup olmadığını bilmek, tarladan sofraya bütün üretim süreçlerinin izlenmesiyle mümkün. Çiftçiden aracıya, gıda işleyen fabrikanın yönetici ve çalışanlarından gıda ambalajı üreticisine ve son alıcıya kadar, bu süreçte yer alan her kişi ve kurum gıdanın güvenliğinden sorumlu. Gıda güvenliğinin sağlanması için, gıdalarda olabilecek fiziksel, kimyasal, biyolojik her türlü zararın bertaraf edilmesi gerekiyor. Ancak, gıdanın kilometrelerce mesafe kat ederek tabağımıza ulaştığı günümüzde bu tedbirlerin alınması yeterli değil. Gıda güvenliğinin sağlanmasının yanı sıra istikrarlı erişiminin de garanti altına alınması gerekiyor. Küresel Gıda Güvenliği Endeksi’ne göre, gıda güvenliğinin sağlanması için dört unsurun yerine gelmesi gerek: Bulunabilirlik, erişebilirlik, kalite/güvenilirlik ve istikrar. Endeks’e göre, gıda güvenliğini en iyi sağlayan ülke ABD. Onu İrlanda ve Singapur izliyor. Türkiye ise 113 ülke arasında 45’nci sırada yer alıyor.

9 kişiden biri açlık çekiyor, 3 kişiden biri sağlıklı beslenemiyor

Yeterli ve güvenli gıdaya erişim en temel insan haklarından biri. Ancak Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü FAO’nun verileri, günümüzde yaklaşık 800 milyon insanın aç olduğunu, yani gıdaya erişemediğini ortaya koyuyor. Dünyada her 9 kişiden biri açlık çekerken, yetersiz beslenen her 5 kişiden biri iyi yönetilemeyen, ölüm ve hastalıklara her an açık, kriz ortamlarında yaşıyor.

Ancak söz konusu araştırma sadece gıdaya erişim değil, “güvenliği sağlanmış gıdaya erişim” dikkate alınarak yapılsaydı yetersiz beslenenlerin sayısı çok daha artardı. 2016 Küresel Beslenme Raporu’na göre, dünyada her üç kişiden biri yeterli ve sağlıklı beslenemiyor. Yani yedikleri beslenmeye elverişli değil.

Örneğin ABD, günümüzde gıdaya erişimin en yüksek düzeyde olduğu ülkeler arasında yer alıyor ama yetersiz beslenmeyi tetikleyen obezite ülkenin en önemli sorunları arasında… Bunun en önemli nedenlerinden biri, katkı maddeleri ile şeker, yağ ve karbonhidrat yüklü işlenmiş ürünler. Raflardaki ürünlerin tam anlamıyla “gıda” olup olmadığı nedense pek sorgulanmıyor. Küresel Beslenme Raporu da aynı soruna dikkat çekiyor: “Yüz milyonlarca kişi yetersiz beslendikleri için aşırı kilolu; kanlarında da çok fazla şeker, tuz ve kolestrol var.” Söz konusu yetersiz beslenme sorunları ise tamamen gıda güvenliğinin sağlanamamasından kaynaklanıyor.

Gıda güvenliğine yönelik tehditler

Yeditepe Üniversitesi Gıda Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Artemis Karaali’nin “Gıda Sektöründe Sürdürülebilirlik” konulu araştırmasına göre gıdanın sürdürülebilirliğini engelleyen unsurlar, aynı zamanda gıda güvenliğini de tehdit ediyor:

“Tarımda aşırı kimyasal kullanılıyor, doğa sadece insan ihtiyaçları için sömürülüyor, uzun süre dayanması için gıda katkı maddeleri kullanılıyor, yiyecek ambalajları çöpe dönüşüyor, kıtalarararası gıda ulaşımı için petrol harcanıyor, gıdalar yolda telef oluyor, aracılar ve uzaklıklar nedeniyle ürün maliyetinin kat be kat üzerinde satılan ürünler tüketicinin ekonomik gücü yeterse alınıyor, sağlıksız gıdalar uzun süre bekletme ve hatalı pişirme yöntemleri nedeniyle israf edilerek tüketiliyor.”

Bu sorunlara ayrıca aracılar nedeniyle tüketicinin ödediği paranın çiftçiye gelir olarak yansımıyor oluşu, GDO’lar, gıda ulaşımı kaynaklı sera gazı salımı, iklim değişikliği kaynaklı kuraklık ve sellerin yol açtığı zararı da eklersek gıda güvenliği üzerindeki tehditler tablosunun ne denli kalabalık olduğu ortaya çıkar. Dünya genelinde yılda yaklaşık 2,5 milyon ton bitki koruma ürünü kullanılıyor. Öyle ki, masum ve sağlıklı bilinen elma bile, soframıza gelene kadar 1 ila 8 pestisit ile ilaçlanabiliyor. Bu kimyasallar arttıkça ortaya çıkardıkları sağlık ve çevre riskleri de artıyor. Örneğin, 2012 yılında pestisit kalıntısı nedeniyle AB ülkeleri tarafından uygun bulunmayan bitkisel ürün parti sayısı 67 idi.

Hacettepe Üniversitesi Gıda Mühendisliği Bölümü öğretim üyeleri Prof. Dr. Ümran Uygun ile Prof. Dr. Hamit Köksel, “Gıda Güvenliğini Tehdit Eden Kimyasallar” başlıklı çalışmada, bu kimyasallardan bazılarını şöyle sıralıyorlar: Bitki koruma ürünlerinin kalıntıları, doğal toksik maddeler (mikotoksinler, bitki toksinleri vb.), işleme sırasında oluşan toksinler (akrilamid, heterosiklik aromatik aminler, furanlar vb.), gıda alerjenleri, ağır metaller (kurşun, arsenik, cıva, kadmiyum vb.), endüstriyel kimyasallar (dioksinler, benzen, perklorat vb.), ambalaj materyallerinden geçen maddeler ve hile amaçlı katılan maddeler (melamin vb.).

Bütün bu kimyasal bombardımanında gıda güvenliğini sağlamak oldukça zor… Örneğin tarımda kullanılan pestisitler ile suni gübreler, toprağın fakirleşmesine ve su varlığının kirlenmesine yol açabildiği gibi, soluduğumuz havayı da kirletiyor; dolayısıyla sadece gıdalardan değil, havadan da zehirlenme riski yaratıyor. Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Nafiz Delen, yüksek buharlaşabilme yeteneğine sahip pestisitlerin, uygulandıktan sonra yüzde 80-90 oranında buharlaşarak havaya karışabildiğini söylüyor ve ekliyor: “Bu durum, soluduğumuz havanın yoğun biçimde kirlenmesine yol açabildiği gibi, hastalıklarla, zararlılarla ya da yabancı otlarla kimyasal savaşımda etki düşüklüğüne neden olabilir. Örneğin, herbisit karakterdeki trifluralin, toprağın 7,5 cm derinliğine karıştırılmış olsa bile, 90 gün süreyle, uygulanan miktarın  yüzde 3,4’lük bölümü havaya karışmaya devam eder. Havaya karışan pestisitler yağmurla yeryüzüne dönerek toprağı, suyu hatta tarım ürünlerini kirletebilir.” Delen, havanın pestisitler de dahil olmak üzere, kimyasal maddelerle kirlenmesinin insanlarda, özellikle de çocuklarda solunum, kalp-damar, kan, sinir, üreme ve immünolojik hastalıklar ve endokrin sistemi bozuklukları, hatta akciğer kanserleri gibi sağlık sorunlarına yol açabileceğini söylüyor.

Pestisitler aynı zamanda bitkilerin tozlaşabilmesi için ihtiyaç duyduğumuz arı, böcek ve kuşların azalmasına da neden oluyor ve gıdanın sürdürülebilirliğini tehdit ediyor.

Doğadan uzaklaştıkça katkı maddeleri artıyor

Gıda güvenliği konusunda en önemli sorunlardan biri de gıdaların işlenmesi sırasında uygulanan yöntemler ve katkı maddeleri.

Katkı maddeleri hayatımıza o kadar hızlı girdi ki, bunların gerçek mi yoksa suni mi olduğunu sorgulama ihtiyacı bile duymadık. Eskiden ne sütteki antibiyotik sorgulanırdı, ne de tavuktaki hormon. Sebzeler, meyvelerde kalıntı diye bir şey yoktu. Kimse yediği öğünlerin besleyici değerini sorgulamazdı, çünkü onlar gerçekten gıdaydı.

Gıdadan ve onu yetiştiren çiftçiden, üreticiden o kadar uzaklaştık ki, tabağımıza gelene kadar geçen sürede bozulmasını önlemek için mühendislerin laboratuvarlarda ürettiği katkı maddelerine ihtiyaç duyuyoruz. Turşu kurmadan kurutmaya, tarhanadan konserveye kadar geleneksel saklama ve koruma yöntemlerini ise çoğumuz ya bilmiyoruz ya da koca bir endüstriye teslim etmiş durumdayız.

Gıda adı altında rafları kaplayan ürünlerin içinde raf ömrü uzasın, kıvamı yerinde olsun ya da güzel görünsün diye, tanımadığımız pek çok kimyasal ve katkı maddesi var: Tatlandırıcılar, lezzet artıcılar, kıvam artırıcılar, renklendiriciler, koruyucular, asit oranı düzenleyenler, topaklanmayı önleyenler ve daha pek çok laboratuvar ürünü… Örneğin, işlenmiş veya yüksek glisemik indeksli gıdalarda bulunan nişastalı karbonhidratlar, yüksek şeker içerikleri nedeniyle aşırı insülin salgılanmasını uyarıyor ve bu da hipoglisemi dediğimiz kan şekeri düşüklüğüne neden oluyor. Blue 1, Red 40, Yellow 6 gıda boyalarının bazı bireylerde alerjiye neden olduğu bildiriliyor. Sosis, salam, sucuk ürünlerinde kullanılan sodyum nitrit ile tavuk çorba bazlarında ve sakızlarda bulunan propil galatın ise kanserle ilişkisi olduğu belirtiliyor. Journal of Toxicology’de yayımlanan bir araştırmaya göre, taranan 1500 gıda katkı maddesinden 31’i potansiyel olarak östrojeni taklit ediyor. Bu zenoöstrojenler, sperm sayısını azaltıyor, kadınlarda meme kanseri riskini artırıyor ve hormon düzensizliklerine neden olarak gösteriliyor.

Gıdadan geriye kalan…

Gıda işlemede kullanılan yöntemler son derece karmaşık; pastörizasyon, sterilizasyon, homojenizasyon, dondurma, UHT vb… Bu yöntemlerden sonra geride kalan şey gerçek anlamıyla gıda mı, sorgulamak gerekiyor.

National Geographic Türkiye’nin 2012 yılında bilim insanlarının katkısıyla yayımladığı Gerçek Gıda rehberine göre, rafinasyon gibi bazı işleme yöntemleri gıdaların besin değerini azaltıyor. Örneğin, öğütme ve kabuk soyma, lif oranını azaltıyor, yüksek ve uzun süreli ısıl işlemler ise protein kalitesini etkiliyor. Kepeğinden ve özünden ayrılmış tahıllar da besleyici değerinden kaybediyor. Araştırmalar zeytinyağı rafinasyonundan sonra zeytinyağının demir ve fosfor, E vitamini ve diğer yağda çözünen vitamin oranlarında azalma olduğunu, dolayısıyla besin değerlerinin azaldığını ortaya koyuyor.

Değiştirilen genler, iklimler ve tohumlar

Verimlilik ve daha fazla ürün yetiştirme iddiasıyla geliştirlen genetiği değiştirilmiş ürünler de hem gıda güvenliği hem de gıda güvencesi açısından ciddi bir tehdit oluşturuyor. Hibrit ve laboratuvar ortamında üretilen GDO’lar doğadaki gen kaynağımız olan yerli/yabani ırklarla tozlanarak biyolojik çeşitliliği ve ekosistemi tehdit ediyor. İnsan sağlığı ve ekosistem/doğa üzerindeki olası etkileri, uzun yıllara dayanan araştırmalar yapılmadan kullanıma sunulan GDO’lu tohumlarla dünyamız ve insanlık, rızası olmadan denek olarak kullanılıyor.

Tarımsal üretimde yüzde 16’lık bir azalmaya yol açacağı öngörülen iklim değişiklikleri; dayanıklı yerel tohumlar yerine verimlilik adına kullanılan, ancak sadece tarım ilaçları ve suni gübrelerin desteğiyle meyve verebilen hibrid tohumlar; doğanın işleyişini gözlemleyerek hareket eden küçük ölçekli, geleneksel çiftlik modellerinin giderek yok olması da gıda güvenliğinin önündeki tehditler arasında…

Gıda tüketimi nüfustan hızlı artıyor

İnsanın iflah olmaz iştahı sonucu, gıdaymış gibi gösterilen ürünler rafları doldururken, gerçek gıdaya ulaşım giderek zorlaşıyor. Araştırmalar daha fazla gıdaya gereksinim duymamızın tek nedeninin nüfus artışı olmadığını gösteriyor. Dünya genelinde -özellikle de Çin ve Hindistan’da yaşanan refah artışıyla- et, süt ve yumurtaya yönelik artan talep paralelinde, daha fazla büyükbaş hayvan, domuz ve tavuğu beslemek üzere, daha fazla mısır ve soya fasulyesi yetiştirme baskısı da artıyor.

Türkiye’de de hayvansal protein talebi nüfusa oranla daha hızlı artıyor. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, 2002’de 420 bin ton kırmızı et üretilirken, 2013’te bu sayı 996 bin tona yükseldi. Türkiye nüfusunun 2002’de 65 milyonken, 2013’te 77 milyona ulaştığı göz önüne alındığında, et üretiminin nüfusa göre ciddi bir artış gösterdiği ortaya çıkıyor. 11 yılda et üretimi yüzde 100’den fazla artış gösterirken, nüfus sadece yüzde 18 arttı.

Bir yanda daha fazla kimyasal, hibrid tohumlar, GDO’lar ve katkı maddeleri ile daha fazla gıda üretimi destekleniyor, diğer yanda her yıl 1,3 milyar ton gıda israf ediliyor. Bu israf nedeniyle ekili tarım arazilerinin yüzde 28’inde yapılan tarım boşa gidiyor. Türkiye’de de durum farklı değil. Ülkemizde tüketilen sebze ve meyvenin yaklaşık dörtte biri, tüketim merkezlerine ulaşamadan zayi oluyor.

National Geographic dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre, bu tüketim alışkanlıklarıyla devam edersek, nüfus artışı ve daha zengin beslenme tarzlarının oluşturduğu çifte darbe sonucu, 2050 yılına kadar, yetiştirdiğimiz ekin miktarını yaklaşık iki katına çıkarmamız gerekecek.

Sorunun daha fazla yiyecek üretmek olmadığı aşikâr. FAO’nun da belirttiği gibi, açlık ya da yetersiz beslenmenin nedeni, gıda üretiminin miktarıyla ilgili değil. Sorun, tüketim alışkanlıklarımız, gıdanın dağıtımı ve üretilenlerin çok ama gerçek gıda olmamasından kaynaklanıyor. Rafların besleyicilikten uzak yiyeceklerle dolu olması, ne gıda güvenliğini ne de yetersiz beslenme sorununu hafifletiyor. Üstelik daha fazla yiyecek üretme telaşı daha fazla kimyasal, daha fazla kirli toprak ve su anlamına geliyor –ki bu da gıda üretiminin devamlılığı açısından büyük bir sorun teşkil ediyor.

Gerçek gıdaya erişmek lüks değil hak!

Sorunun çözümü, beslenme alışkanlıklarımızı ve ihtiyaçlarımızı gözden geçirerek gıda üretim ve erişim stratejilerini değiştirmemizde saklı. İbreyi daha fazla gıda üretiminden, güvenli gıda üretimine döndürmek gerekiyor.

Bu dönüşümü sağlamak elbette kolay değil. Yine de artık bir sanayi ve mühendislik alanı olan gıdanın, zararlı kimyasallar, katkı maddeleri ve işlemlerden arındırılıp, güvenliği sağlanarak sofralarımıza ulaşması mümkün…

Üstelik sanıldığının aksine doğal ürünlerin maliyeti konvansiyonel ürünlerden daha düşük ve gerçek gıdaya erişmek bir lüks değil bir hak…

“Ekolojik gıda daha pahalı” söylemleri gerçeği yansıtmıyor. Evet, doğa dostu yöntemlerle üretilen gıdaların parasal maliyeti (üretim azlığı, emek yoğun üretim, depolama, lojistik maliyetler vs nedeniyle) yüksek olabilir. Ancak parasal olarak ölçülebilen maliyetler büyük bir yanılgıyı da beraberinde getiriyor. Çünkü çevresel maliyetler, etiketlere yansımıyor.

Konvansiyonel olarak yetiştirilen ürünlerde gerek yetiştirme, gerek depolama, gerekse işleme süreçlerinde kullanılan kimyasalların toprakta, suda ve canlılarda neden olduğu tahribatın maliyetini kimse ödemiyor. Yıllarca yüksek verim almak için yoğun tarım yapılan bir toprağın fakirleşerek, tarım arazisi olarak kullanılamayacak duruma gelmesinin hesabını çiftçiden başka kimse ödemiyor. Suni gübrelerin yol açtığı su kirliliği, pestisitlerin neden olduğu biyolojik katliam ve sağlık sorunlarının maliyetleri hesaplanamayacak denli yüksek.

Ülkemizde sadece hayvan yemi olarak kullanımına izin verilmiş olsa da, GDO’ların tozlaşma yoluyla biyolojik çeşitliliğe verdiği zarar ve taşıdıkları sağlık risklerinin maliyetlerini hesaplayabilmek neredeyse imkânsız. Çünkü geri dönüşü olmayan zararlar söz konusu.

Gıda sistemleri yeryüzündeki toplam sera gazı salımlarının yüzde 19-29’undan sorumlu. O zaman sera gazı salımları sonucu ortaya çıkan iklim değişikliğinin yol açtığı kuraklık ve seller nedeniyle ziyan olan tonlarca gıdanın ve ortaya çıkan zararın sorumlusu da bu yaygın gıda sistemleri…

Gıdamız için gerekli toprak ve suyun giderek kirlenmesi; suni gübreler, yoğun hayvancılık ve gıda taşımacılığı gibi nedenlerle iklimlerde yaşanan değişikliklerin neden olduğu zararlar da gıda fiyatlarına yansımıyor.

Dünyada tüketilen suyun yüzde 75’i tarımda kullanılıyor. Heinrich Böll Vakfı’nın Et Atlası Raporu’na göre, bir kilo kırmızı et üretimi için 15 bin 455 litre su gerekiyor. Bu miktarda su; yem, ilaç, kimyasal üretimi, kesim, saklama, soğutma ve ulaştırma için kullanılıyor. Bitkisel üretim için harcanan su ile ilgili veriler de şaşırtıcı rakamlar içeriyor; waterfootprint.org verilerine göre, bir kilo pirinç için 3 bin 400 litre, bir kilo pamuk için 2 bin 700 litre, bir kilo makarna için 1900 litre su gerekiyor.

Dünyada da durum farklı değil. Brezilya’nın Amazon bölgesinde 1,2 milyon hektardan daha büyük bir alan hayvan beslenmesinde kullanılan soya üretimi için yok edilmiş durumda. Hayvan beslenmesinde kullanılan soya ve mısır tarımı için yakılan ormanların yol açtığı çevresel yıkımın maliyeti ise hesaplanamasa da iklim değişikliklerinin yol açtığı maliyetlere eklenebilir.

Bütün bu verileri dikkate aldığımızda ortaya çıkan gerçek şu: Beslenme konusunda yaptığımız tercihlerde, sadece damak keyfimiz ve sağlığımız için değil, gezegenin ve gıdanın geleceği için de karar veriyoruz.

Verimlilik yerine onarıcı tarım ve çeşitlilik

Nüfus artsa da dünyada var olan tarım arazilerinde doğa, iklim ve çiftçi hakları gözetilerek, aynı zamanda gıda güvenliği sağlanarak gıda yetiştirmek ve üretmek mümkün. Kimyasalların tarımsal verimliliği artırdığı ve bunun için vazgeçilmez olduklarına dair iddialar gerçeği yansıtmıyor. Örneğin, World Watch Magazine’de yayınlanan bir araştırma, ABD’de 1950’li yıllarda böceklerin neden olduğu yıllık ürün kaybı yüzde 7-8 civarında iken, bu oranın günümüzde yüzde 12-13’ler düzeyine ulaştığını belirtiyor. 1950’li yıllara kıyasla, kullanılan pestisit miktarı 10 misli artmasına rağmen böcekler yüzünden kaybedilen ürün miktarının iki katına çıkmış olması, pestisitlerin etkisini ya da daha doğru tabirle, etkisizliğini gözler önüne seriyor.

Her ne kadar bugün yaygın olan konvansiyonel üretim sistemleri tersini iddia etse de, araştırmalar ve uygulanan ekolojik yöntemler, toprağı beslemeyi ve zenginleştirmeyi temel alan onarıcı tarım ile birlikte yerel üretim ve kullanımla gerçek gıdaya erişimin mümkün olabileceğini gösteriyor. Üstelik herhangi bir çevresel maliyete yol açmadan…

Türkiye Ziraat Odaları Birliği’ne göre, sadece tarım arazilerinden her yıl kaybedilen toprak miktarı 500 milyon ton. Oysa konvansiyonel tarımda yabani ot öldücürüler yüzünden yok edilen yer örtücüler, doğa dostu tarımda toprağı erozyondan korumak için kullanılıyor. Yer örtücüler, suyun toprağın verimli tabakasını alıp götürmesini engellediği gibi, toprağı besleyerek iyileştiriyor. Ayrıca ekolojik tarımda zirai ilaç ve sentetik gübrelerin kullanılmaması da, toprağın kirlenerek fakirleşmesini engelliyor. Bunlar, doğanın sürdürülebilirliğini gözeten yöntemlerden sadece bir kaçı.

Doğa dostu yöntemlerin desteklediği, çeşitliliğin yoğun olduğu tarım alanlarında verimlilik, konvansiyonel üretimin desteklediği monokültür ekim yapılan tarım alanlarındaki verimlilikten yüzde 100 daha fazla. Rodale Enstitüsü’nün 30 yıl süresince yaptığı denemeler, toprak sürülmeden yapılan üretimde ekolojik tarım ile konvansiyonel tarım arasında bir verim farkı olmadığını gösteriyor. Üstelik doğa dostu yöntemlerle üretilen gıdalar konvansiyonele göre daha besleyici. Food Standarts Agency verilerine göre ekolojik gıdalarda protein yüzde 12,7; beta-karoten yüzde 53,6; çinko yüzde 11,3 daha fazla. AB verilerine göre, ekolojik yeşil sebze ve meyvelerdeki C vitamini yüzde 90 daha yüksek.

Konvansiyonel üretimde verimliliğin ve nüfusun beslenmesi için tarım arazilerinin artması gerektiği iddia edilirken, Türkiye’de verimli bazı tarım arazilerinin tarım dışı amaçlarla kullanılmasına izin verilebiliyor. TÜİK verileri, Türkiye’nin 18 yılda, işlenen tarım alanının 3 milyon hektarını kaybettiğini gösteriyor. Hayvanlara GDO’lu yem yedirmek yerine, otlayabileceği yüzbinlerce hektar mera arazisinde ise işlemeli tarım yapılıyor.

Doğa dostu üreticiyi destekleyen türeticiler

Tarım politikalarının, çevresel maliyetlerin gözetildiği ve doğanın sürdürülebilirliğinin esas alındığı doğa dostu yöntemlere doğru evrilmesinde, üreticiler kadar tüketicilere de sorumluluk düşüyor.

Gıda güvenliği üzerindeki tehditler arttıkça gerçek gıdaya ulaşma yolundaki çabalar da artıyor. Üretiminde doğanın işleyişini gözlemleyerek hareket eden, küçük ölçekli, geleneksel çiftlik modellerini desteklemek gıda güvenliğinin sağlanmasında önemli rol oynuyor. Örneğin, Türkiye’de 1999 yılında ekolojik gıdalar sadece birkaç doğal ürün dükkânında bulunabiliyordu. Aradan geçen 17 yılda doğal ürün dükkânlarının sayısı onlarla ifade edilirken, bu ürünler marketlerden, internetten veya sayısı giderek artan ekolojik pazarlardan edinilebiliyor.

Yanı sıra toprakla daha yakın olmak ve gıdasının bir bölümünü de olsa kendi yetiştirmek isteyenler, balkon ya da hobi bahçelerinde küçük bostanlar kuruyor. Büyük kentlerin yakınlarında halen küçük çapta çiftçilik yapanlarla anlaşan kentliler, çiftçileri destekleyen organizasyonlar kurarak gıdasının bir bölümünü bu çiftliklerden temin ediyor.

Ya da doğa dostu üretim yapan çiftliklerin yayımladığı sipariş listelerinden gerçek gıdaya ulaşmaya çalışıyor.

Doğa dostu yerel ürün üreticilerini doğrudan destekleyen modelleri hayata geçirerek tüketicilikten türeticiliğe geçiş mümkün. Ancak mutfağımıza giren her ürünü bu çiftlik ya da üreticilerden edinmek herkes için mümkün olmayabilir. Ürünlerin etiketini doğru okumak, içinde ne olduğunu anlamadığımız yiyeceklerden uzak durmak ve olabildiğince evde üretmek de gıdamızın güvenliği açısından önemli.

Ne yediğini bilme hakkı

Gıda güvenliğinin sağlanması için yeterli miktarda besleyici gıdanın, herkes için ve her yerde, fiziksel ve ekonomik olarak erişilebilir olmasını sağlamak gerekiyor. Gıda üretimine dair bilgiler bize, ekosisteme ve sağlığa dair maliyetleri de hesaba katarak, gıdanın gerçek maliyetleri hakkında daha fazla şey öğrenmemiz gerektiğini hatırlatıyor.

Bu maliyetlerin farkında olan kişi, kuruluş ve topluluklar gıda üretimi, dağıtımı ve tüketiminde ekolojik, adil, yerel ve katılımcı sistemler oluşturarak, söz konusu çevresel ve sosyal maliyetleri azaltabilecek örnekler oluşturuyor. Tohumdan hasada, hasattan son kullanıcıya ulaşıncaya kadar canlı ve çevre sağlığına zararlı kimyasalların kullanılmadığı doğa dostu yöntemler, gıda güvenliğinin sağlanmasında ve sağlıklı beslenme yolunda fırsatlar sunarken, küçük çiftçinin geçim standartlarının yükseltilmesini de sağlıyor.

Ne yediğimizi bilmeye hakkımız var!

Eğer gıdayı kendimiz üretmiyorsak, uzun süre dayanabilenler yerine taze olanları, kaynağını ve doğa dostu yöntemlerle üretildiğini bildiklerimizi seçmek, bizi gerçek gıdaya götüren en güvenli yollar.

Hâlâ seçme şansımız var ve seçimlerimiz geleceğimizi belirliyor…

Bu yazı gidatopluluklari.org/ dan alınmıştır

 

Oya Ayman