24 Haziran seçimi, parti manifestoları ve çevresel performansımız – Ayşe Uyduranoğlu

Türkiye, 24 Haziran 2018 tarihinde hem milletvekilleri, hem de cumhurbaşkanlığı için seçime gidiyor. Seçime katılan partiler, seçim tarihinin açıklanmasından sonra manifestolarını kamuoyu ile paylaştılar. Partilerin manifestoları, seçimi kazanmaları halinde neler yapmayı planladıklarını açıklayan bir yol haritasıdır. Türkiye’nin maalesef çok ciddi ve acilen çözülmesi gereken bir çok problemi mevcuttur. Bir çoğumuzun aşina olduğu bu problemleri, burada tek tek saymaya gerek yok. Ancak halihazırda var olan problemlere ilave olarak, bizi bekleyen çok önemli bir sorunumuz daha var; küresel iklim değişikliği. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) periyodik olarak yayımladığı Değerlendirme Raporları’nda Türkiye, coğrafi konumu nedeni ile iklim değişikliğinden en çok etkilenecek ülkeler arasında sayılmaktadır.

İklim değişikliği ile mücadele etmek uluslararası işbirliğini gerekli kılmaktadır. Ve maalesef bu konuda etkili bir uluslararası anlaşmadan bahsedebilmek henüz mümkün değil. 21. Taraflar Konferansı sonrası kabul gören Paris Anlaşması’na göre, iklim değişikliğinin etkilerini azaltabilmek için yeryüzü sıcaklık artışının bu yüzyıl sonuna kadar Endüstri Devrimi öncesi seviyeye göre 1,5oC hatta mümkünse 2oC ile sınırlı tutulması gerekmektedir. Ancak Paris Anlaşması’nın Kyoto Protokolü gibi bir bağlayıcılığı yoktur. Sera gazı emisyonlarında hangi ülkenin ne kadar azaltım yapacağı ülkelerin inisiyatifine bırakılmıştır. Türkiye, artıştan azaltım yapmayı hedeflemektedir. Gelişmiş ve yüksek emisyona sahip gelişen ülkelerde radikal önlemler alınmadığı sürece iklim değişikliğini yavaşlatmak için Paris Anlaşması tarafından belirtilen hedefe ulaşmak pek olası gözükmemektedir. Bu nedenle, iklim değişikliği ile mücadelede değişen iklime uyum sağlamak giderek daha da önem kazanmaktadır. Ayrıca belirtmek gerekir ki değişen iklime daha hızlı uyum sağlayan ülkeler ekonomik açıdan da güçlü olacaklardır.

Partilerin manifestosuna dönecek olursak, halihazırda iktidarda olan AKP, 2023 yılına kadar Türkiye’nin dünyanın en büyük on ekonomisi içinde yer almasını hedeflemektedir. AKP, bu hedefini seçim süreci öncesinde de sık sık dile getirmekteydi. Gayri safi yurt içi hasılanın (GSYİH) reel değeri ise, hükümetin bu büyüklüğü ölçmekte kullandığı tek makro ekonomik veridir. Halbuki dünya, büyük bir hızla değişmekte ve ekonomilerin krizlere karşı dayanıklılığını ve gücünü ölçen çok farklı etkenler ortaya çıkmaktadır. İklim değişikliğine karşı önlem alınıp alınmaması bu etkenler içinde yer almaktadır. Yerel hava kirliliği gibi diğer çevre problemleri de ekonomiler için birer tehdittir. Çevresel Performans Endeksi, 180 ülke için her yıl Yale Üniversitesi tarafından çevre sağlığı ve ekosistemin canlılığını etkileyen faktörler üzerinden hesaplanmakta ve ülkelerin güçlü ve zayıf yönlerini ortaya koymaktadır. Çevresel Performans Endeksi 2016 verileri, 180 ülke içinde Türkiye’nin 100 üzerinden 67,68 puan ile 99. ülke olduğunu göstermektedir. 2018 verileri ise, 52,96 puan ile Türkiye’nin 108. ülke olduğunu ve iki yıl gibi çok kısa sürede durumumuzun daha da kötüleştiğini göstermektedir..

Bu veriler, AKP tarafından benimsenen büyüme modelinin sürdürülebilir olmayacağını göstermektedir. Büyüme modellerinin sürdürülebilir olması halinde kalıcı olabileceği bilinen bir gerçektir. Hükümet, iklim değişikliğini azaltmak için uluslararası çabalara yeterince katkıda bulunmadığı gibi, Türkiye’nin değişen iklime uyum sağlaması için de herhangi bir politika uygulamamaktadır. Bu konuda çok sayıda örnek verilebilir. Su, her türlü üretimde çok önemli bir girdidir. İklim değişikliği, suyun döngüsü üzerinde önemli bir baskı yaratarak risk oluşturmaktadır. Suya zamanında ulaşılamaması sadece tarım ürünlerinin üretiminde değil, aynı zamanda elektrik üretiminde de sorun yaratacaktır. Özellikle elektrik talebine olan artışı termik santralleri ile karşılamaya çalışmamız ve bu santrallerin çalışabilmesi için suya olan gereksinim düşünüldüğünde, hükümet tarafından benimsenen büyüme modelinin sürdürülebilir olamayacağı kesindir. Bir diğer örnek, çoğu şehrimizde kaydedilen ve sağlığımızı ciddi anlamda tehdit eden yerel hava kirliliğidir. Hava kirliliğinden kaynaklanan sağlık problemleri, ekonomileri iki farklı şekilde olumsuz olarak etkilemektedir. Birincisi, sağlık problemlerinin giderilmesi için yapılan tedavi masrafları, ikincisi ise iş gücünün sağlık sorunlarından dolayı yeterince verimli kullanılamamasıdır. Ancak bunlar dikkate alınmayan, hesaplanmayan gizli maliyetlerdir.

AKP hükümetinin seçim manifestosunda yer almayan çevresel performansımız, maalesef muhalefet liderleri tarafından da gündeme getirilmemiştir. Diğer bir çok sorun ile boğuştuğumuz kabul etmemiz gereken bir gerçek. Diğer taraftan çevresel performansımız ekonomideki kalıcı ya da bir diğer deyişle, sürdürülebilir büyümenin önündeki en önemli engellerden biri olacaktır. Umuyoruz ki yakın bir gelecekte bizi bekleyen bu riskleri konuşma ve çözüm yollarını tartışma olanağına kavuşabiliriz.

 

Ayşe Uyduranoğlu

Bilgi Üniversitesi Çevre, Enerji ve Sürdürülebilirlik Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü