AKP ve yolun sonu – Berkay Erkan

İktidarların ömrü sadece onların maddi imkan ve güçlerine ya da anayasal meşruiyetlerine bağlı olmaz. Önemli olan, konumunu doğal ve haklı gösteren ideolojik bir üstünlüğe sahip olmaktır. 2002 de İktidara geldiğinden beri muhalefetin etkisiz kalmasının en önemli nedeni, AKP’nin böyle bir üstünlüğü elinde bulundurmasıydı. Fakat artık Türkiye’de bir dönemin daha sonuna gelindiğini söyleyebiliriz. AKP iktidarının hegemonik gücü dağıldı, ideolojik üstünlüğü kayboldu.

Belki bu seçimlerde iktidarı kaybetmeyebilir. Öyle ya da böyle iktidarı elinde tutabilir. Zaten böyle sosyal ve siyasal değişimler kesin net çizgiler ile ayrılmaz eskisinden. Ama ideolojik üstünlüğü kaybetmenin kaçınılmaz sonucu sonunda iktidarın kaybedilmesidir. Burada süreci belirleyen şey yerini neyin dolduracağı ya da doldurmayacağı.

Yaklaşan erken seçimler nedeni ile açıklanan seçim beyannamesi bu durumun açık bir resmi adeta. Beyanname sloganı olan “Güçlü meclis, Güçlü Hükümet, Güçlü Türkiye” nereden nereye geldiğinin, toplumun önüne koyacak bir vizyonu kalmadığının ifadesi.

Güç vurgusu, büyük vb. gibi, kalkınma odaklı ve cumhuriyetin kuruluşundan beri her iktidarın gerekçesi olan eskimiş, yıpranmış bir slogan. Üstelik sadece bu da değil. Nazi Almanya’sının Goebbels patentli  “Tek millet, tek devlet, tek bayrak “ vb. tek adam, yani tek lider vurgusunu çağrıştıran sloganlarda, kaybedilen vizyonun göstergesi bir bakıma. Hoş, buna ara verdi biraz. Ama bu “tek ” vurgulu sloganlara  ve faşist tescilli MHP ile ittifaka sarılması da vizyon yitirilmesini ve yeni bir söylem bulunamayışını gösteriyor. Sloganın orjinali Hitler’i işaret eden   “Tek halk, tek devlet, tek lider ! Büyük Almanya.”dır. Nerede ise aynısını diyeceklermiş.

Oysa AKP nin iktidara gelişi, sıradan bir iktidar değişikliği değildi. Kuruluşundan bu yana, gelişim süreci açısından TC. tarihinde öncekinden farklı, yeni bir yola girmek demek olan önemli bir kavşaktı.

Osmanlı devleti ekonomik zorluklar içinde, sürekli toprak kaybeden, yenik ve bitkindi. Onu birinci dünya savaşı sonrasında çok daha büyük bir çöküşten kurtaran kadro, yeni bir vizyon ve gelecek projeksiyonu ile cumhuriyeti kurduklarında, saltanat, hilafet gibi yüzlerce yıllık bir geleneğin kökten değişimine rağmen halktan büyük bir direnç görmediler. Çünkü yeni devlet ve iktidar kadroları, bu değişimi haklı ve meşru gösteren ideolojik bir üstünlüğe sahipti. Yoksa bu denli köklü değişim toplumsal bir baskı ya da talebe bağlı olarak değil, aksine, belki de ona rağmen yapılmıştı.Böyle büyük değişimlerin kitleler tarafından kabul görüp desteklenmesi, buna imkan veren bir vizyonun ortaya konulmasına bağlıdır. Cumhuriyet kurucularının da böyle bir vizyonu vardı ve öyle sağlam, haklı ve inandırıcı bir gerekçeydi ki karşıtlarını susturabiliyordu:  “Muasır medeniyetler seviyesine çıkmak!”

Bu, yapılmak istenen her şeyi meşrulaştırıyordu. Çünkü Osmanlı devleti batı karşısında sürekli yenik ve güçsüzdü. Eskiden sahip olduğu askeri üstünlüğü kalmamış, batı gelişip, modern toplumlara dönüşürken, girişilen bütün ilerleme hamleleri başarısız olmuştu. Sonuçta batı bunu nasıl başarmışsa aynı yoldan gitmek gerekir düşüncesi, toplumsal bilinçte kendiliğinden kabul gören, doğal bir çıkarsama olmuştu. Böylece “geri kalmışlıktan” kurtulmak için yapılması gerekenler ile özdeşleştiği, toplum buna ikna edildiği sürece, her uygulama kendiliğinden meşruluk kazanır olabildi. Bu yüzden kıyafet devrimi, dil devrimi gibi pek çok icraat çok direnç görmedi.

Muhalif olanların aksini savunacak maddi temeli olan bir argümanı yoktu ve o yüzden tüm itirazlarını ancak yeni olanın içerisine sığdırarak yapmak durumunda kalıyorlardı. Bu bağlamda “muasır medeniyetler seviyesine çıkmak” güçlü olmak anlamına da geldiği için kabul edilebiliyordu. Sorun buna nasıl gidileceğindeydi. Cumhuriyetin kurucuları buna batı gibi yaparak cevabını veriyordu. Muhaliflerin tepkisi ise hayli tanıdık biliyorsunuz; “batı taklitçiliği”. Ama yine de bu vizyonun uzun bir kredisi oldu.

Hep olduğu gibi bu gerekçe de zamanla test edilmekten kurtulamadı. Başlangıçta kimsenin aklına gelmeyen itirazlar, sonuçlar yaşanan gerçeklikle fazla örtüşmeyince dillendirilmeye ve farklı şeylerin öne çıkmasına neden olmaya başladı.

Kitleler büyük değişim dönemlerinde onlara inandırıcı ve cazip bir gelecek kodlayan ideallerin peşinden coşku ile gider. Böylesi koşullar bir arayış, kendilerine güven verecek bir gelecek ihtiyacını körükler. Bu anlamda onlara inandırıcı gelen her ideal, her söylem kabul görür ve yönlendirici olur. Nitekim cumhuriyetin kuruluşunda tepeden inşa edilen yeni yapılanmanın toplumsal tabanda zamanla yarattığı rahatsızlık başka bir vizyonun yavaş yavaş olgunlaşmasına neden oldu. Tabanda biriken bu tepki ve arayış çok partili döneme geçişte DP nin “yeter söz milletin” sloganında en güçlü  ifadesini buldu.

Türkiye siyasi tarihinde kitlelerin bu talebi bilindiği gibi darbeler ile defalarca kesildi. Kuruluşundan beri “muasır medeniyetler seviyesine” çıkmak için onca zamandır katlanılanlar bir sonuç vermemiş, bu seviyeye bir türlü çıkılamamış olması, yeni devletin “modernleşme” yöntemine karşı da güçlü bir reaksiyonun gelişmesine neden olmuştu. Nihayet AKP iktidarına kadar tabanda biriken tepki, güncel toplumsal talepler içinde biçimlenerek kitlelerde daha çok yankı buldu ve süreç iktidara gelmesini sağladı. Yine de bu taleplerin eski yapıya dönmek için değil, yeni toplumsal yapıya göre biçimlenmiş ideolojik kalıplara sığdırılması, yaygınlaşmasında önemli rol oynadı. AKP yönetiminin bu anlamda “değiştik” söylemi önemlidir.

Böylece iktidarı alan AKP daha da güçlendi, görülmedik bir toplumsal desteğe kavuştu. Bakıldığı zaman  AKP iktidarının 2002 de “ herşey Türkiye için” diye başlayıp, demokrasi, sivil toplum, temel hak ve özgürlükler, AB ile ilişkiler gibi başlıklarda söylem ve icraatları, ekonomik zorluklardan yılmış, gelecek umudu göremeyen toplumun önünde birden bire güçlü bir vizyon oluşturmuştu. Bu vizyon geniş bir konsensüs oluşturdu. Böylece AKP deyim yerinde ise eski düzenin bütün kurumlarını sarsmış, önemli değişimleri başlatmış bir parti olarak çok güçlü bir ideolojik üstünlüğe ulaştı. Aksi görüşler önünde tutunamıyor, eski yapının savunusu toplum nezdinde önemli bir karşılık bulamıyordu. AKP, bu ideolojik üstünlük ile yola rahat devam etti. Kendi beklediğinden de büyük değişimleri gerçekleştirebildi.

Bugün ise o da vaad ettiği şeyleri gerçekleştirmekten uzaklaşınca kaçınılmaz akıbetinden kurtulamadı. Bunun ilk sonucu kendi konumunu devam ettirmesine imkan verecek desteği bir arada tutan o ideolojik üstünlüğünü kaybetmesi oldu. Toplumsal tabanını korumak için tek yapabildiği kendinden öncekiler gibi büyük vaatlere, yaydığı “ben olmazsam kazandıklarınızı kaybedersiniz” korkusuna sığınmak oldu. Fakat korkunun ecele faydası olmadı elbette ve bu çaresiz durum, ayrımsız kendi tabanına karşı dahi hırçın ve saldırgan tutum, onun sonunu yaklaştırmaya devam ediyor.

AKP’nin kaybettiği vizyondan doğan boşluk halen dolmuş değil. Böyle bir şey olsa kitleler bu değişime sarılabilir. Toplumun benimseyeceği böyle bir vizyonun ip uçları aslında yaşanan dönemin içinde mevcut ve nasıl bir gelecek arayışı olduğunu öngörmek aslında zor değil. Bu başarılırsa iktidarın gidişi daha çabuk ve sancısız gerçekleşebilir. Aksi halde bu süreç yavaş ve sancılı olacaktır.

Sonuç olarak toplumu değişime ikna etmek mevcut olanın karşısında bir ideolojik üstünlük kazanmaya bağlıdır. Toplumun bu açıdan öne çıkan temel düşünce ve nedenleri benimsemesi şart. Örneğin bu gün yeşil düşünce açısından da bu durumu görebiliyoruz. İklim değişimine karşı hem hükümetler ve hem halk, hala bu kadar duyarsız kalabiliyorsa henüz geleceğin karanlık problemlerinin yıkıcı sonuçlarına yeterince ikna olmadıklarındandır. Bir başka açıdan, buna ikna olmalarının sağlanamamasından. Bu anlamda ne zaman toplum bilinci oluşur, ne zaman hiç açıklama bile gerekmeden onunla ilişkilendirilen bir öneri “evet, gerekli” diye karşılanmaya başlar, o zaman benzer bir üstünlük sağlanmış ve büyük değişimlerin koşulları olgunlaşmış demektir. Bunun için iklim değişimine dair kanıtlar göstermek ise tek başına bir etki yaratmaz. Onun yerine yeşil bir gelecek hikayesini en etkili şekilde anlatmak gerek. Ama böyle bir gelecek hikayemiz var mı? Olsa nasıl anlatabiliriz onu? Bu da bizim önümüzde duran problem.

 

Berkay Erkan