Gül Girişmen’in ardından

Gül’le ilk kez bir zeytin hasadında tanıştık.

İki üç hafta oluyor, ağaçların altında bir fotoğrafımızı paylaşmış Facebook’da. Hani hatıralar kaleminden. Yıl 2011. Ayvalık’tayız. Hava sıcak mı soğuk mu bilememiş, elimize belimize sarmışız biraz önce üzerimizde olan ceketleri. Sıralanmıs, poz vermişiz kameraya. İki ayrı ucundayız. Kim çekmiş, bilmiyorum. Belki Yeşim. Hasat Günleri olsa gerek.

“Nedim Atilla tanıştırmıştı bizi” diye mırıldandım, fotoğrafa bakınca. Yanımda Refika vardı evet ama Aydın bizimle miydi, ne konuştuk onu hatırlayamadım. İnsanın zihni tuhaf, neyi tutup neyi bıraktığı belli olmuyor. İyi ki paylaştı. İyi ki hatırlattı. Bugün bana sorsalardı zira, hatırlamazdım o günü, o ilk tanışmayı. Ama ilk işbirliğimizi hiç unutmadım.

Terra Madre, küresel Slow Food ağının ve bu ağın paydaşı üreticilerin, aşçıların, akademisyenlerin ve aktivistlerin bir araya geldiği bir şenliktir. Şenlik lafı boşuna değil, zira binlerce kişi katılır Terra Madre’ye ve ortak dil falan mümkün değil, yoktur. Buna rağmen söyleşiler, paneller gerçekleşir, ata tohum, iyi üretim, adaletli satış konuşulur, hayatta kalmanın haysiyetli usulleri paylaşılır ve neticede yalnız olmadığının huzuru ve mutluluğuyla döner katılımcılar evlerine.

2012 Terra Madre’si Türkiye için çok önemli bir tanesiydi bu şenliklerin. İhsangazi’de üretilen siyez bulgurumuz presidia ünvanı kazanmış ve Türkiye, buğday çeşitliliğini sergileyeceği bir tezgah edinmişti, ancak buğdaylarımızı İtalya’ya götürmenin yolu meçhuldü! Buğday ve bulguru bavulda kaçak götüreceğimiz bir duruma düşmeden, yasal koşulları sağlayarak taşımamız bekleniyordu bizden. Gül ve eşi Aydın girdiler devreye. Onlarca kağıt, detay detay bilgi, İtalya Türkiye arası kimbilir kaç konuşma, kaç yazışma ama tek bir şikayet, tek bir yorgunluk ifade etmeden; sanki Kastamonu’dan alınan bulguru, hem de dernek bile olmayan halimizle Torino’ya, bir etkinlik standına yollamak sıradan, basit işlermiş gibi… çözdüler bizler için, hepimiz adına.

Gül’ü ben böyle tanıdım, ilk.

Herkes için, hepimiz adına, mazeretsiz ve karşılıksız çalışan bir yol arkadaşı oldu bana. Terra Madre Foça’dan Slow Fish İstanbul’a, Gökçeada’da bir toplantıdan, Torino’da bir etkinliğe, her yerde, her adımda omuz omuza olduk, yıllar boyu. Hepimizin üzerinde hakkı var. Helal etmiş olsun, dilerim.

Evet, Gül’ü kaybettik.

9 Mayıs sabaha karşı kız kardeşi Mine yazdı, haber etti. Uzun uzun baktığımı hatırlıyorum mesaja, uyanık mıyım sahiden bilemeden. Bir süredir mücadele ediyordu, bir de ameliyat geçirmişti. İyileşmesini bekledim oysa. En azından daha iyi olmasını. Herhalde konduramadığımdan ona. Hürriyet’te “Yeryüzü Pazarı öksüz kaldı” diye çıkan haber “Türkiye’nin ilk, dünyanın 28’inci yeryüzü pazarı olarak ilan edilen Slow Food Foça Zeytindalı Birliği’nin kurucusu Gül Girişmen (69) yaşamını yitirdi. Girişmen, 1,5 yıldır Amyotrofik Lateral Skleroz (ALS) hastalığı ile mücadele ediyordu.” diye ilan etti kaybımızı.

Ben Gül’e dair biraz daha fazlasını anlatmak istiyorum, zira gayretlerin tümü sanki suya bırakılmışcasına akıp gidiyor. Gül’ünki kalsın. Hatta yazayım ki ilham olsun, ardı sıra geleceklere.

Gül’le karşılaşmış olanlar, onu tanıyanlar hak verecektir, insanın onda ilk gördüğü zarafeti olur. Elinin, bileğinin kırılganlığına eklenen zarif ses tonu, boynundaki incisi, gözlüğünü tutuşu… bunların ötesinde, seçtiği kelimeler ve hatta sesinin tonuna da yansıyan niyetinin saflığı, iyiliği. İnsanın hafızasına usulca yerleşiverir. Biraz daha tanıyınca görünür ne kadar çalışkan, nasıl da gayretli, bir o kadar da hassas olduğu. Kendini anlatmayı övmek sayıp beceremeyenlerdendi. Onun anlatmasını aşan başarıları var şükür ki ve sanıyorum tümünün arasından “Türkiye’nin ilk Yeryüzü Pazarı’nı kuran” oluşuyla hatırlanması şaşırtıcı olmayacak.

Gül sahiden de olmaz denileni yaptı, yani şehrin göbeğinde gerçekleşmesi düşünülemez olanı yazlıkçıların kısa süreli sahiplendiği, sonra kendi haline bıraktığı, yaşaması keyifli, yönetmesi sorunlu, balığı kalmamaya yüz tutmuş bir balıkçı kasabasında başardı. Foça’da, iyi, temiz ve adil bir pazar kurdu.

Yeryüzü Pazarı’nı.

Yeryüzü Pazarları’nı hiç görmemişler vardır bu satırların okurları arasında. Anlatayım biraz. Buralar, yani Slow Food ilkelerini esas alan bu pazarlar, sadece alışveriş yapılan yerler değildirler. Bu pazarları kuranların siyasi, hukuki ve sosyal sorumlulukları olur. Evet, tüm pazarlar gibi taze ve lezzetli ürünlerdir tezgahlarda yer alması beklenen ancak Yeryüzü Pazarı’nda bu “mevsimsel” olmak zorundadır. Yani Kasım geldi mi domates yoktur artık Yeryüzü Pazarı’nda, olsun olsun kurusu ya da konservesi bulunur. Sonra her yerden üretici kabul edemez bu pazarlar; pazarın kurulduğu yerden 40 km yarıçap çizilir haritalara ve bakılır, kim ne üretiyor bölgede denir ve tezgahlar o üreticilerden oluşur. Aile tarımı yapanlar, kadın üreticiler, yerelde satış yapanlar ve unutulmaya yüz tutmuş türlerin üretimini yapanlar öne çıkartılır. Niyet, sadece ürünün mevsimselliği ve pazarın yerelliği değildir burada. Ürünün arka planını merak eden herkesin atlayıp gidebileceği, takip edebileceği bir uzaklıkta olması önemsenir üretimin. Tüketicinin tüketmekten ötesini merak etmesi, türeticiye dönüşmesi hedeflenir. Ayrıca üreticilerin gidiş gelişlerinin onlara en az yük yaratması istenir zira daha iyi ve daha adil bir üretim için gerçekleştirilecek eğitim çalışmalarına da gidip geleceklerdir. Bunlar, buraya kadar, işin sosyal sorumluluk yanı.

Üreticiyi çiftçi kayıt sistemine dahil etmekten, üretilen her bir ürünün hemen değilse de adım adım ve üreticiyi mağdur etmeden, üretilenin kalitesini bozmadan ve gıda güvenliği denetimine takılmayacak, alnının akıyla pazarda yer alacak hale gelmesine… işin bir de hukuki yanı var. Yetmiyor, işin siyasi boyutunu da hatırlamalı. Gıda üretebilmek, gıdayı sürdürülebilir biçimde, yani ata tohumlarla, endüstriyel girdiler olmaksızın, toprağı, suyu kirletmeden üretebilmek, egemenliğin olmazsa olmazıdır. Suyu kirlenmiş, tohumunu kaybetmiş bir üretim, egemenliğe en büyük tehdittir. Acz yaratır, mahrumiyetler mahkümiyetlere dönüşür. Yeryüzü Pazarları bu bağlamda fevkalade siyasi pratik alanlarıdır zira üreticilerini gerek pazar yeri ile, gerekse de atölyeleri, eğitimleri aracılığıyla daha da adaletli, daha da iyi bir sistemin paydaşı olmalarına yönelik çalışır. Üreticinin haysiyeti ön plandadır ve bu haysiyet, egemenliğin teminatıdır.

Gül, Foça’da aynen böyle bir pazar kurdu!

1 Aralık 2015 günü OBC Transeuropa’da Francesco Martino imzasıyla çıkan bir makale bu pazardan  “Foça’da, Türkiye’nin Ege sahilinde, renklerin, aromalar ve tatların sihirli bir çeşitliliğine sahip bir pazar var. Tezgahlarda sergilenen hazineler arasında, yazların cömert bolluğundan damıtılmış “tarhana” yı bulabilirsiniz.” diye bahsetmiş.

Eğer Foça uluslararası bir üne sahip, renkli ve şenlikli bir pazar sahibi olduysa Gül’ün öngörüsü, inancı, gayreti ve direnciyle oldu.

Kolay da olmadı.

İlk yıl herhangi bir tohumdan üretilen domatesler ertesi yıl itibarıyla ama adım adım ama bir tezgahtan diğerine yavaş yavaş, ata tohumdan üretilir oldular. Plastik şişelerdeki zeytinyağları adım adım cam şişeye geçtiler, keza domates salçaları, tarhanalar. İlk yıl üretim izni olmayan kadın üreticilere, yerel yönetimle yürütülen uzun ve meşakkatli bir diyalog neticesinde, bir üretimhane kuruldu. İlk yıl sadece yazları renkli geçen pazar, zaman içinde kışları da atölyelere ev sahipliği yapan bir alana dönüştü. Bu süreçte Gül, sadece üreticisini ikna etmedi gayretine. Yerel yönetimi, ilçe sağlık ve ilçe tarım teşkilatlarını da yol arkadaşı etti kendine. Pazara gelen nice denetçinin, Gül’ün heyecanlı ifadelerine kapılarak beni aradığını, bizlerin İstanbul’da yaptıklarımıza desteklerini ifade ettiklerini hatırlıyorum. Gül’ün kurduğu Yeryüzü Pazarı, Slow Food’un tüm bir coğrafyada gösterdiği gayrete ses veren bir platformdu. Bizi niceleri Gül sayesinde bildi, Gül’den takip etti.

2014 Terra Madre’si Türkiye için pek çok ilkin arasında bir de ödülle taçlandırdı, Foça Yeryüzü Pazarı’nı.. Gigi Frassanito, yanı Yeryüzü Pazarı fikrinin babası, öldüğünde, Slow Food yönetimi onun adına bir ödül vermeye karar verdi. Çoğu İtalya’da 39 Yeryüzü Pazarı arasından da ödüle Foça Yeryüzü Pazarı layık görüldüğünde, görmeliydiniz Gül’ü!

Bizler müthiş gururlandık.

Ödül verilirken, pazar, küçük ölçekli oluşu, tekrarını mümkün kılan parametreleri, ata tohumu ve kadını öne çıkartan dili ve uygulamalarıyla kutlandı. O ise üreticilerini kutladı, yerel yönetimine teşekkür etti. Zarifçe. Yolun zorluklarını hiç açık etmedi.

Ve Gül çok daha fazlasını yapmak istedi.

Foça Açık Cezaevi’nde yetiştirilen fidelerin, Foça Okul Bahçeleri’nde boy vermesini hayal etti. Tüketiciyi türeticiye dönüştürecek kitapların, çocukların tad ve beslenme görgüsünü katlayacak alıştırma/atölye bültenlerinin tercümesini yüklendi. Uluslararası toplantıları Foça’ya taşıdı. “Terra Madre Foça’da”ya katılanlar onu Asia Gusto’ya davet etmeleriyle atılan bir çok köprünün mimarı da oldu. Foça Karası’ndan Foça Tarhanası’na onlarca ürünün tanımlanması, Nuh’un Ambarı listesine kaydedilmesi ve unutulmayıp üretilmesi için çalıştı. Sürdürülebilirliği hedefe koydu. Egemenliği vurguladı. Gelecek kuşakların kaçınılmaz bir biçimde yüzleşecekleri gıda krizine sağlıklı ve besleyici bir çözüm olarak tarhanayı gördü ve çok önemsedi. Tarhana çeşitliliğimizin göz önüne çıkartılması, uluslararası toplantılarda sunulması, yok olmakta olan üretimlerin canlandırılmasına büyük destek verdi. Benzer biçimde çekme makarnayı öyle çeşitli sebeplerden çıkarttı ki önümüze, hemen hemen yok olmuş bu ürün, Foça ile özdeşleşti zihnimizde.

Yetmedi, el verdi Gül.

Foça Zeytindalı, yani tüm bunları birlikte gerçekleştirdiği arkadaşlarından, üreticilerinden oluşan Slow Food birliği o eli koruyacak, emanet edecek yeni kuşaklar gelip de kapılarını çalana dek. En son Kasım’dan bir kare var elimde, Kayseri’den çıkıp gelmiş üretici kadınlar ve il tarım müdürlüğü teknik ekibiyle buluşan Foça Zeytindalı birliği ve Yeryüzü Pazarı üreticilerini gösteren. Yolları açık, ışıkları Gül olsun!

Sadece Foça değil. İstanbul’a kadar uzandı Gül’ün eli. Slow Fish’den Slow Olive’e ben şahidim. Yetmezse Şile’de Yeryüzü Pazarı’nı kuran Slow Food birliği Palamut ve pazarın üreticileri şahittir, o hepimize, hep destek oldu. El uzattı, el verdi. Muhabbetliydi, çalışkan, gayretli ve özenli oluşunun ötesinde.

Gül ardında iz bırakan salyangozlarından oldu Slow Food’un.

Yeryüzü Pazarı ayakları üzerinde duracaktır, Foça’da olduğu gibi Şile’de de. Yenileri eklenecektir listeye. Karabaşotları her bahar çıkacak, reçelini yapanları olacaktır dolu dolu. Foça Yeryüzü Pazarı’na uğrayanlar çekme makarnayı tadacak, Foça tarhanası her yıl bir kutlama bahanesiyle pazar yerinde yeniden kaynatılacaktır. 2012’de, Yeryüzü Pazarı oluşunu tasdike gelen Slow Food heyetine ikram edilen Gerenköy fasülyesini de, Foça yoğurdunu da nice kuşaklar tadabilecekler. Hiç biri yok olmayacak. Yeni liderleri olacak Slow Food’un, Yeryüzü Pazarları’nın üreticileri çeşitlenecek.

Hayat devam edecek.

Bana sorulsa, Gül’ü neyle hatırlayacaksın diye, karabaşotu reçeliyle derim. Bilirdi ne çok sevdiğimi. Ayırıp bir kavanoz getirmişti Ayvalık’taki son buluşmamıza. Aydın’la birlikte az oturmuşlardı, birer kahve içmiştik. Benim için her bahar, karabaşotu ve Gül demek bundan böyle. Bir kavanoz da Aydın’a göndereceğim, ayrılmaz parçasına, diğer yarısına arkadaşımın.

Siz de, Gül’ün anısına Foça karası bulmayı deneyin, çekme makarnayı öğrenin dilerim. Nurdan Tezgin’den okuyun, o pek güzel kayda geçirmiş. Foça’ya uğradığınızda Yeryüzü Pazarı’nı ziyaret edin. Olmadı, Şile’de aynı yolu takip eden üreticileri bulun, Şile Yeryüzü Pazarı’nı tanıyın, dost edinin. Denk gelirseniz de 21 Haziran günü, saat 18.30’da, SALT Beyoğlu’nda gerçekleştireceğimiz anmaya katılın; kazanı siz de karıştırın ve birer kaşık zeytinyağlı, karabaşotlu irmik helvası paylaşın bizimle.

Slow Food Zeytindalı’nın kurucusu ve Türkiye’nin ilk Yeryüzü  Pazarı’nın annesi, bizlere sadece başarı ve gurur getirmiş, gönlü güzel, aklı güzel, kelimenin tam manasıyla iyi, fevkalade azimli ve can Gül Girişmen… ona özlemimiz zor, bitmeyecek. Ondan ateş alanlar olsun tesellimiz. Birlikte tutunalım ışığına, sözü, usulü, anısı daim olsun bizlerde.

Defne Koryürek