Doğa MücadelesiHafta SonuManşet

Küresel Yeryüzü Anayasacılığı: Doğanın ve insanın hakkı bir olana dek!

Brezilya'daki Xingu Nehri üzerinde yapılması kararlaştırılan Belo Monte barajı projesine karşı protesto yapan yerli halklar (Not: Baraj 2013’teki bu protestolardan üç sene sonra tamamlandı)

İnsanın hakları, havyan hakları, doğanın hakları ve nehirlerin akma hakkı… Anlaşılan o ki 21. yüzyılı da hak mücadeleleri tanımlayacak. Dünyada bunca adaletsizlik var olduğu sürece adalet arayışı da sürmeye devam edecek. ‘İnsanve diğerleri’ düalizminin o at gözlüğünden gezegenimize bakmak doğa ile aramızda büyük uçurumlar yarattı. Daha da kötüsü o uçurumlar büyümeye devam ediyor. İnsan kendini doğanın dışında, ondan üstün bir konumda gördüğü sürece de bu sürecek.

Brezilya’daki Xingu Nehri üzerinde yapılması kararlaştırılan Belo Monte barajı projesine karşı protesto yapan yerli halklar (Not: Baraj 2013’teki bu protestolardan üç sene sonra tamamlandı)

Doğayla kendisini ayıran insan kendi yarattığı kısır döngünün içinde içtiği suyu, üzerinde yaşadığı toprağı ve soluduğu havasıyla birlikte kendisini de kirletiyor ve tüketiyor. İnsanlık kendi yarattığı hastalığa kısa vadeli çareler ararken zaman ve umut kaybediyor. Sorunlar çözülmedikçe doğaya karşı işlenen suçlar da gitgide büyüyor, yoksulları, diğer canlıları ve gelecek nesilleri orantısız şekilde olumsuz etkiliyor. Bu ekolojik adaletsizlik karşısında insanlık hukuk yoluyla çözümler arıyor. Artık gittikçe artan bir sıklıkla doğanın haklarından da söz ediyoruz. Bu haklar çeşitli ülkelerin anayasalarında ve yasalarında yer almakla kalmıyor bazen uygulamaya konulup doğanın korunması yönünde somut adımlara da dönüşüyor.

Peki, ama doğanın hakları için verilen bu mücadeleler insanlığı içinde bulunduğu hastalıktan kurtarmaya yetecek mi? İşte bu sorunun cevabına giden yolda konunun uzmanı Küresel Yeryüzü Anayasacılığı üzerine bir yüksek lisans tezi olan Rana Göksu ile karşılaştık.

Biz sorduk o anlattı. Buyurun buradan okuyun.

Akgün İlhan: Küresel Yeryüzü Anayasacılığı üzerine yazdığın yüksek lisans tezin doğanın haklarının gelişim ve geleceği üzerine çok değerli bir çalışma. İnsan hakları konusunda yüksek lisans yaparken nasıl oldu da doğanın haklarını çalışmaya başladın?

Rana Göksu

Rana Göksu: Çocuk yaştan itibaren doğayla iç içe bir şekilde yetiştirildim. Bu farkındalık ve ilgi elbette beni yönlendiren temel faktörlerden biri ancak insan hakları çalışırken suni ayrımlardan kaynaklı eşitsizlikleri, hak ihlâllerini sadece insanlar özelinde tartışmak ve düşünmek bir noktadan sonra yetersiz gelmeye başladı.

Özellikle Judith Butler okumaya başladıkça kimlikleri ve doğa karşısında insan kimliğini sorgularken buldum kendimi. Bu da beni daha bütüncül bir düşünceye yönlendirmekle beraber en görünmez ve belki en içselleştirilmiş ayrımcılığın ve adaletsizliğin doğaya karşı olduğunu fark etmemi sağladı.

Tezimi de bu sebeple etik tartışmalar ışığında, yeni bir hukuk paradigmasını teklif eden ve kullanımı bana ait olan Küresel Yeryüzü Anayasacılığı üzerine yazdım.

Hindistan’da kutsal Ganj Nehri

Akgün İlhan: Doğanın haklarını anayasasında kabul eden ilk ülke 2008 yılında Ekvador oldu. Hatta bu anayasanın verdiği yetkiyle 2011’de hükümetin yürüttüğü bir yol projesinin yapımı sırasında Vilcabamba Nehri’ne zarar veren belediye vatandaşlarca mahkemeye verildi. Mahkeme de belediyeyi suçlu bularak nehrin zarar gören kısmının restorasyonun sağlanmasını zorunlu kılan bir karar aldı. Aynı sene Bolivya’nın yeni anayasasında doğanın hakları tanındı. İki anayasayı da birlikte ele aldığımızda benzerlikler ve farklılıklar nelerdir?

Rana Göksu: Öncelikle her iki ülke de benzer coğrafi, tarihsel ve kültürel özellikleri taşıdığı için iki anayasanın da aynı kaygılardan hareketle kaleme alındığı anlaşılıyor. Mesela her iki anayasa da yerli anayasalar olarak kabul edilmekte. Her ikisi için de İnka inanışı gereği Pachamama yani Toprak Ana korunması gereken özel bir anlam ifade ediyor.

Gelecek kuşakların hakkı gereği doğa, miras statüsünde kabul edilip doğanın yaşam hakkından her iki anayasada da bahsediliyor. Bu bağlamda iki anayasada da açıkça insan dışındaki varlıkların da yaşam hakkı olduğundan bahsediliyor.

Ancak Bolivya Anayasası üçüncü kuşak hak dediğimiz çevre hakkını da içeren ana akım mantıktan çıkamamış durumda. Bunu anlamı şudur: Doğanın insan merkezli bir bakışla insan için korunması. Anayasa genelinde doğa “kaynak” olarak nitelendirilmekte, doğa varlıkları üzerindeki tasarruf kaynak olmalarının gereği olarak topluma ve devlete bırakılmış durumda.

Bunlara ilaveten Bolivya Anayasası’nın içinde Ekvador Anayasası’ndan farklı olarak doğaya içkin haklar tanınmamıştır. Bu bağlamda Ekvador Anayasası insan merkezli perspektiften daha uzak düzenlenmiş olup Anayasa’nın 71 ila74. maddeleri arasında sadece doğaya odaklanmıştır. Bu anayasada doğa başlı başına bir hak öznesi olarak tanınmış ve 10. maddesinde ifade edildiği gibi insanlara tanınan tüm haklar aynı zamanda doğaya da tanınmıştır.

Yeni Zelanda’daki Whanganui Nehri

Akgün İlhan: Anayasalarında doğa haklarından bahsedilmeyen ülkelerde de önemli gelişmeler yaşandı. Mesela 2017 senesinde Yeni Zelanda yerlileri Maoriler tarafından kutsal olarak kabul edilen Whanganui Nehri canlı bir varlık olarak kabul edilerek hukuki statü kazandı. Bundan birkaç gün sonra Hindistan’ın en büyük nehri olan Ganj ve Yamuna nehirlerine de hukuki statü verildi. Hatta bu nehirler için hayati öneme sahip Himalaya’daki Gangotri ve Yamunotri buzullarına da aynı statü tanındı. Bu hukuksal statü yani nehirlerin canlı birer varlık olarak kabul edilmesi ne anlama geliyor?

Rana Göksu: Çok genel ifadeyle bir doğa parçasına hukuki statü tanınma, onun hukuk içinde özne konumuna gelmesi anlamını taşır.

Hindistan’daki ve Yeni Zelanda’daki gelişmelere baktığımızda, nehirler ve buzullar canlı olarak kabul edilerek bunların haklarından bahsedilmiştir. Bu da şu anlama gelir.  Nehirler ve buzullar artık meta veya nesne değil, insanlar gibi öznedir. Bundan kaynaklı olarak ileri sürülmesi mümkün ve gözetilmesi zorunlu hakları vardır. Bu durum esasında insanın sadece hak öznesi olarak kabul edildiği klasik hukuk geleneğinden ve doğayı insan tarafından sahiplenilmesi ve kullanılması için bir kaynak ve nesne olarak insana bırakan anlayışından uzaklaştırmaktadır.

Çünkü bu durumda özne olarak insan nesne olarak kabul ettiği bir nehri dilediği gibi kullanıp ona zarar veremeyecektir. Nehir de özne olmasının bir gereği insana karşı haklarını ileri sürüp ihlâlin tazminini isteyebilecektir. Tabii bunu nehir adına yine insanlar yapacaktır. Yani insan-doğa ilişkisi insan tahakkümüne dayanan özne-nesne ilişkisinden çıkıp özne-özne ilişkisine doğru evrilmektedir.

Akgün İlhan: Doğayı koruma adına yapılan bu hukuksal çabaları kutluyor ve mümkün oldu kadar sık dile getirmeye çalışıyoruz. Peki, bunların olumsuz yanları da var mı?

Rana Göksu: Tüm bu gelişmelerin günümüz için çok hayati ve umut vadeden gelişmeler olduğu kesin. Ancak daha derinlemesine düşünüldüğünde bunun bir paradoks olduğu ve aslında kendini çürütebileceği de düşünülebilir.

Şöyle ki; hukuk sistemleri insan eliyle yaratılmış toplumsal sistemlerdir. Her toplum kendi hukukunu kendi kültürel, sosyal, ekonomik, siyasi, tarihi ve coğrafi özellikleri doğrultusunda yarattı. Şu da bir gerçek ki yaratılan sistemler aslında doğa ile toplumsal yaşam arasında bir düalizme neden oldu. Bu, bir kopukluk ve aslında iki ayrı dünyadan bahsettiğimiz anlamına geliyor. Böyle bir ortamda hukuki tanımlamalarla yapılan esas şey, doğayı kendi toplumsal yaşayışımıza entegre etme çabasıdır. Bu da elbette tehlikeli bir durumdur çünkü olması gereken toplumsal yaşamımızın doğa düzenine entegre edilmesidir.

Maalesef XVII. yüzyıl modernitesiyle birlikte insanlık doğayı bir makine gibi algılayıp onu her zaman matematikle hesap edebileceğine, doğanın insan tarafından kontrol edilip yönetebileceğine inandı. Ancak bugün anlıyoruz ki doğa ne tamamen çözülecek ne de tamamıyla anlaşılabilecek bir yapı. Kendi beşeri sistemimiz ve kapasitemizin sınırları içinde doğayı bütünüyle anlamak mümkün olmayabilir.

Bu sebeple de hukuk sistemi içinde doğaya ilişkin yapılacak her bir “açılım” ya da “tanıma”doğayı hatalı bir şekilde sınırlamaya ve sabitlemeye neden olabilir. Kaldı ki sınırlar ve sabitlemeler, doğanın değişken ve geçişken yapısıyla da örtüşmeyecektir. Bu da doğa için yapılan düzenlemelerden beklenen sonuçların alınamamasına sebep olabilecektir.

Ekvador’un yerli halkları El Mirador bakır madenini protesto ediyor (2012)

Akgün İlhan: Sence doğayı korumak için yasalar yeterli midir? Yoksa başka mücadele alanları da gerekiyor mu?

Rana Göksu: Bir önceki soruda cevapladığım gibi doğanın ve hukuki düzenlemelerin ne ölçüde birbirine uygun düştüğü konusunda hala kesin cevaplar bulabilmiş değilim. Ve en çok bunu merak ettiğimi söyleyebilirim. Özellikle küresel ekolojik krizlerle karşı karşıya kaldığımız günümüzde, doğayı görmezden gelmeye devam etmek gezegenin yok oluş sürecini hızlandıracaktır. Bu bağlamda, hukuk içinde düzeni kurgulanan toplumlar olarak, doğayı hukuk dışında bırakmak doğru olmayacaktır.

Anayasalar, yasalar, uluslararası sözleşmeler ve diğer düzenlemelerde doğanın da bir hukuk öznesi olarak yer alması önemlidir ancak yeterli değildir. Çünkü pek çok uygulamada görüyoruz ki – buna doğanın haklarını açıkça anayasal bir hak olarak tanıyan Ekvador Anayasası da dâhil – kâğıt üstünde kalan yasalar uygulama için yeterli değil.

Mesela mahkeme kararına göre Hindistan’daki Ganj ve Yamuna nehirleri hukuk öznesi olarak her türlü zarardan korunmalıyken hala bu nehirlerin üzerinde inşa edilen ve planlanan pek çok hidroelektrik santral projesi var. Keza Ekvador Anayasası’na rağmen ekonomik çıkarlar için Amazonlardaki madencilik faaliyetleri de devam ediyor.

Bunlar bize yasal düzenlemelerin tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Bu sebeple esas olan yasa uygulayıcılarından sıradan insanlara kadar zihniyetlerin dönüştürülmesi. Çünkü bazen anayasada veya kanunda açıkça tanınmış bir hak olmasa dahi yasa uygulayıcıları doğanın lehine karar verebiliyor. Bu sebeple aslında bireylerdeki dönüşüm ve duyarlılık en önemlisi. Yasalar ve anayasalar bunun önünü açarsa ne âlâ.

 

Röportaj: Akgün İlhan

(Yeşil Gazete)