[Yaşadım Diyebilmek] Semiha Berksoy’un yanağımdan aldığı makas – Şahin Tekgündüz

Devlet Tiyatrosu’nda ilk günlerimi büyük bir eziklik ve mahcubiyet duygusuyla yaşıyordum. Birkaç ay öncesine kadar Niğde’nin ve Nevşehir’in kıraç ortamında benim gibi kavruk birtakım delikanlılarla iç içe yaşarken, Devlet Tiyatrosu ve Operası gibi Türkiye’nin en gelişmiş ve modern sosyokültürel ortamlarının bile üzerindeki câmiasında kendime yer bulmaya ve tutunmaya çalışıyordum.

İlk günlerin şaşkınlığını üzerimden atmakta zorlanmadım diyemem. Ortama yabancılığımın verdiği sıkıntıyla, bana yöneltilen sempatinin yarattığı çelişki duygularımı alt üst etmişti. Bir yandan marangoz atölyesi şefi İsa Özertik bana çocuk gözüyle bakarak nasihat etmeye kalkışırken, bir yandan, daha sonra çok ünlü bir sanatçı olduğunu öğreneceğim Semiha Berksoy’un yanağımdan makas alarak “Bu tatlı delikanlı da nereden çıktı Raufçuğum, bu yakışıklıya hemen bir rol ayarlarsın artık değil mi canikom” sözlerine muhatap oluyor, kulaklarıma kadar kızarıyordum. Sonra da tiyatro oyuncusu ve sahne amiri Rauf Erbay bana başıyla işaret edip ortalıkta fazla dolaşmamam gerektiğini söylemeye çalışıyordu. Onun yüreğime taş gibi oturan bu tavrı, ilerde Semiha Hanım’ın sevimli ve kabiliyetli küçük dostu olmama ve zamanla Rauf Erbay’a da acı acı sitemde bulunmama neden olacaktı.

Yatılı okuduğum Niğde Lisesi’ni bitirmiş, Güzel Sanatlar Akademisi ve Devlet Konservatuarı hayallerimi acı bir sızı gibi içime akıtmış, kendimi Hukuk Fakültesi’nin soğuk anfisiyle Devlet Tiyatrosu’nun atölyeler katının arasında bulmuştum. Babam Nevşehir’de maliye memuruydu. Benim yüksek öğrenimim için istifa etmiş, Devlet Tiyatroları levazım müdürü olan Nevşehir’den aile dostumuz Îsâ Coşkuner’in yardımcılığına getirilmişti. Ankara’da tek memur maaşıyla geçinmemiz mümkün değildi. Hem çalışarak aile bütçesine destek olacak hem de devam zorunluluğu olmayan Hukuk Fakültesi’nde okuyacaktım. Tiyatrodaki görevim imalat memurluğu idi. Odamsa alt katta, marangozhaneyle demirhanenin arasındaki, tuvaletle sonuçlanan küçük koridorun girişindeydi. Benim odamın üstündeki geniş asma katta ise Turgut Zâim, Hâle ve Refik Eren, Hüseyin Mumcu gibi ünlü dekoratörlerin çalıştığı büyük bir atölye vardı. Oda kapımın sürekli kapalı olmasına rağmen bütün gün dekorlarda kullanılan çam kerestenin ağır reçine kokusu genzimi yakar, gözlerimi yaşartır, buna cila malzemesi mavi ispirtoda eritilen gomalakla demir atölyesindeki elektrik ve oksijen kaynağının yakıcı kokuları eklenirdi. Üstelik gün boyu durmaksızın çalışan elektrikli şerit ve daire testerelerle planyanın zaman zaman ayyuka çıkarak kulak yırtan sesleriyle, birbiriyle yarışan çekiç darbeleri, bir sanat kurumu değil, bir sanayi tesisinde çalıştığım duygusunu yaratırdı. Tam bu sırada odamın kapısı açılır, tıknaz, boncuk boncuk mavi gözü, değirmi yüzü, saçsız kafasıyla, mavi önlüklü İsa Özertik içeri girer, gözlüğünü burnunun ucuna indirerek, ‘h’ harflerini yutan Bulgar göçmeni şivesiyle elindeki gelişigüzel koparılmış kraft kâğıdına doktor reçetesinden berbat bir yazıyla yazılmış notları okur,

“Yaz bakalım Şa’in Bey, Rigoletto için 20 metre mikap çam kereste, 16 tabaka iki buçukluk kontra, 12 kilo boncuk tutkal, 3 top Amerikan, 18 kutu 17×17 ağaç vidası, 16 kutu…” Bu liste uzar gider; sonunda da doldurduğum formun altını imzalar,

“Aydi bakalım şimdi birer az şekerli ısmarla da ‘em so’bet edelim ‘em de yorgunluk giderelim be; eee, nasıl gidiyor bakalım ‘ukuk fakültesi?..” diye söze devam ederdi. Sohbetten niyeti bana nasihat etmenin kapısını aralamak, sonra da, marangoz olarak ne kadar küçümsendiğini ve mutsuz olduğunu, oysa Türkiye’ye göçmeden önce yazıldığı ve bir gün bile gitmesinin kısmet olmadığı yüksek sanat okulunu bitirebilse şimdi dekoratörlerin emrinde çalışan marangoz atölyesi şefi yerine ünlü bir sanatçı olacağını anlatmaya çalışırdı. Bu sohbet çoğu zaman da kulis dedikoduları ve sanatçıların, rejisörlerin, dekoratörlerin çekiştirilmesiyle devam eder ve Hukuk Fakültesi’ni ciddiye almam nasihati ve iyi bir avukat olmam temennisiyle biterdi. Sohbetin çekiştirme bölümü hem merak duygularımı kabartır, hem de ünlü kimseleri benimle çekiştirilmesinin yarattığı önemsenme duygusu gururumu okşardı.

Atölyelerin arka kapısı, önemli bir bölümü işi bitmiş dekor artıklarıyla dolu büyükçe bir bahçeye açılırdı. Bahçede ana binaya yapışık, tek katlı küçük bir genel müdür lojmanı vardı. Muhsin Ertuğrul o lojmanda kalır, her sabah sekizde yanında özel yardımcısı Mefkûre Hanım’la o kapıdan girip, terzihaneden başlayarak bütün atölyeleri dolaşır, tezgâhtaki işlerle ilgili ayrıntılı bilgi alır, daha sonra da dekoratörlerden biri ya da birkaçıyla konuşa konuşa üst katlara çıkardı.

İlk günlerde zamanımı dolduracak kadar işim olmadığı için Devlet Tiyatrosu dergilerini ve elime geçen kitapları yutar gibi okurdum. Bir sabah beklemediğim bir anda odamın kapısı açıldı, Muhsin Bey karşımdaydı. Elimde Pierre La Mure’un, ünlü Fransız Ressam Toulouse Loutrec’in hayatını anlatan Moulin Rouge kitabı vardı. Çocukluk bu ya, ünlü bir ressamın yaşamını anlatan kitapla yakalandığım için Muhsin Bey’in beni takdir edeceğini ve ‘aferin evladım’ diyeceğini umacak kadar saf olduğumdan saklamak yerine kitabı âdetâ gözüne sokmuş ama sonuç hiç de umduğum gibi olmamıştı. “Paşam, sen ne işle meşgulsün burada?” diye sormuş, ben de kekeleyerek üstlendiğim işi anlatmaya çalışmıştım.

Aynı gün kendimi, Küçük Tiyatro’nun üst katındaki Genel Müdür Muavini Yardımcısı Muzaffer Arıcıoğlu’nun karşısında buldum. Muzaffer Bey beni bir güzel fırçaladı ve o görevin bana roman okumam için verilmediğini, atölyelerin ihtiyaçlarıyla ilgili raporlar hazırlamam gerektiğini ve boş vaktim olduğuna göre bundan böyle elektrik ve demirbaş ambar memurluğu görevlerini de benim üstleneceğimi söyledi. Akşam da evde babamdan benzer bir fırça yedim. Ama dergi ve kitap okumayı hiç bırakmadım. Özellikle içine düştüğüm tiyatro dünyasını çözebilmek için Devlet Tiyatrosu dergilerinin hemen hepsini ayrıntılarına kadar okur, sahne fotoğraflarına imrenme ve kıskançlık karışımı bir duyguyla uzun uzun bakar, fotoğraflardaki sanatçıların yerinde ya da yanında olmayı hak edemediğim için üzülürdüm.

Üzerime yüklenen elektrik ve demirbaş ambar memurluğunun önemini ve ağırlığını öğrendikçe doğrusu hem korktum, hem de için için kıvanç duydum. Çünkü Opera binasıyla birlikte, Evkaf Han’daki Genel Müdürlük katında, altındaki Küçük Tiyatro ve Oda Tiyatrosu’nda demirbaş denilen ne kadar koltuk, kanepe, masa, sandalye, dolap, halı, perde, avize, piyanolar dahil orkestranın tüm enstrümanları ve akla gelen bütün sabit değerler benim sorumluluğuma, eski deyimiyle zimmetime verilmişti. Buna bir yıl sonra Türkocağı Binası’nda açılan Üçüncü Tiyatro demirbaşları ile turneler için satın alınan iki koca Mercedes kamyon da eklenmişti.

Ambar memurluğu görevi, ilişki ağımın gelişmesine de katkı sağlamış, yeni yeni pek çok kimseyi tanımıştım. İlerde ayrıntılarıyla anlatmaya çalışacağım her yıl birer ay süren tâdat (yıllık genel sayım) çalışmalarında, Almanya’dan yeni dönen ve kütüphane müdürlüğüne getirilen Turgut Özakman ve yıllar sonra Dünya Gazetesi Ankara bürosunda birlikte çalışma mutluluğuna ulaşacağım ünlü tiyatro yazarı ve gazeteci Sermet Çağan’la tanışacak ve yakınlaşacaktım.

O yıllarda Fikret Büyükağaoğlu adında bir sahne amiri daha vardı. Sürekli galada ya da balodaymış gibi siyah takım elbiseler, şık yelekler, papyon kravat ya da fularlar, pırıl pırıl parlayan rugan ayakkabılarla dolaşırdı. Erzincan ya da Elazığlıydı ama, Arap ya da Hintli denecek kadar esmerdi. Uçları kulaklarına doğru incelerek kaybolan, simsiyah kaşları, akları sarımsı siyah gözleri, sürekli briyantinli saçları, ince bıyıklarıyla Hollywood filmlerindeki Hintli mihraceleri andırırdı. Yüzünden gülümseme hiç eksik olmaz, son derece kibar konuşur ve davranırdı. Eşi Şükran Hanım da sanat danışmanı Lütfü Ay’ın yardımcısıydı.

Fikret Büyükağaoğlu benden büyüktü ama kısa sürede onunla dost olduk. Benim edebiyata ve tiyatroya merakım, oyunlarla ve oyuncularla yakından ilgilenmem ve yerli yersiz boyumdan büyük tartışmalara girmem dikkatini çekmiş olmalı ki, kısa sürede kaynaşıverdik. Bir gün, matbaadan yeni gelmiş bir dergi paketini önüme koydu ve “bak bakalım beğenecek misin” dedi. Buram buram matbaa kokan pakette ‘Oyun Dünyası adlı dergiler vardı. Devlet Tiyatrosu dergisinin daha bol resimlisi ve magazin ağırlıklısı gibiydi. Dergide ünlü birtakım sanatçının yazılarıyla birlikte çok sayıda reklam vardı.

 

 

Fikret Bey Oyun Dünyası’nı tiyatro sanatını desteklemenin yanında sanatçılarla, yüksek bürokratlarla ve banka yöneticileriyle dostluk geliştirmek ve sosyal statü edinmek, aynı zamanda reklam geliri sağlamak için çıkarıyordu. Opera ve tiyatro davetiyesi dağıtma olanağına da sahipti. O Birkaç gün sonra benim dergiyle ilgilenmemi ve hattâ yazı yazmamı ve röportajlar yapmamı önerdi. Benden beklenen görev ve sorumluluk o kadar önemli ve hayallerimin uzağında idi ki, Büyükağaoğlu’nun bu sürpriz teklifini hemen kabul ettim ve kısa sürede dergi benim kontrolüme geçti. Jenerikteki unvanım ise İdare Müdürü idi. Derginin sayfa düzenlemesinden baskı kalitesine, sinema ve tiyatro haberlerinin derlenmesine, vizyondaki filmlerin eleştirisine kadar pek çok görevi büyük zevkle üstlendim.

Üstelik yakın arkadaşlarım Timuçin Yekta’nın Fransızcadan çevirilerine ve Özkan Taner’in yazılarına da dergide yer vermeye başladım. Zaman zaman işten kırıp derginin baskısını izlemek için matbaaya bile gidiyordum. Çok benimsemiştim, zira Oyun Dünyası, ilerde öncülük ettiğim Sinema Tiyatro Derneği’nin kuruluşuna ve aynı adlı derginin çıkarılmasına atılan ilk adımdı.

 

 

Şahin Tekgündüz

[email protected]