[Hermit] Dut ağacına, Nazım’a ve Taranta Babu’ya dair – Ayşegül Sağlam

Bahçe içinde, tek katlı, küçük bir ev; kısa bahçe kapısından girilen küçük avlu… Bahçede her sene, hem aileye hem komşulara hem de saka kuşlarına yetecek kadar dut veren cömert bir dut ağacı; dut ağacının karşısında pek de onun kadar cömert sayılmayan kayısı ağacı… Bahçenin kenarında diğerlerinin heybetinden çekinen zeytin, incir ve vişne… Hepsinin zamanı farklı; mesela dut, yaz tatili demek. En az iki ay boyunca ağacın o dalından diğer dalına tırmanmak ve olgunlaşan dutları düşmeden avlamak demek. Mesela sakalar bu işin ehlidir. Eğer günün birinde dut ağacına tırmanıp ucu saka kuşu tarafından tırtıklanmış bir dut bulursanız o dutu yiyin. O dut; sulu, tatlı ve tam kıvamındadır. ‘Aman, ucu yenmiş!’ falan diye de düşünmeyin. Saka kuşu temiz hayvandır. Sakadan iğrenilir mi hiç? Bilmem, ben iğrenmezdim. O yüzden bütün saka kuşları benim dut kardeşimdir.

Vişne, incir ve zeytin daha hüzünlüdür duttan. Çünkü vişnelerin, incirlerin olgunlaşıp toplanması ve bir ay sonra olgunlaşacak zeytinler için dayı beyin görevlendirilmesi; artık bavulların toplanma vaktinin geldiğinin göstergesidir. Dut, yaz tatilini; vişne ve incir okul vaktini hatırlatırdı Avşa’da.

İlkokuldan üniversiteye başlayana kadar bütün yazlarım Avşa’da, anneannemle dedemin yazlığında geçti. Aslında onlar Avşa’nın eskisi değillerdi. Onlar için yazlık demek Yakacık demekti. 50’lı yıllarda dedemin astım hastalığı nüksedince doktor, ‘Şehir havası sizi boğar, en azından sıcak yaz aylarında Aydos ormanını tavsiye ederim, orasının havası size iyi gelecektir.’ tavsiyesi üzerine, 50’lerden 90’ların başlarına kadar yazlarını Yakacık’ta geçirmişlerdi. Doktorun tavsiyesi iyi gelmiş, dedemin astımı geçmişti geçmesine ama büyüyen İstanbul, sayfiye yeri olan Yakacık’ı da şehre dâhil edince onlar da kendilerine yazları gidecekleri, çocukları torunları toparlayacakları başka bir yer bulmuşlar ve Avşa’daki o bahçeli küçük evi almışlardı. Yakacık’ı hayal meyal hatırlıyorum ama eğlenceli çocukluk anılarım hep Avşa’dandır. Çünkü Yakacık’ta ana kuzusu olan ben, Avşa yıllarında palazlanmış bir sokak çocuğu kıvamına gelmiştim. İstanbul’da basımıza gelebilecek sayısız dert, bela vardı ama yazlık yerde ne olabilirdi ki… O yüzden yazlık yer, kışın evden kafasını zor çıkarabilen çocuklar için özgürlük demekti. Avşa’da en iyi oyun arkadaşım da dedemdi. Mesela yetişkinler için denize gitmenin saati vardır ama dedem için yoktur. O verandada oturduğu yerden başladı mı ‘Hasret’ şiirini okumaya ben koşardım içeri mayomu, havlumu almaya.

‘Denize dönmek istiyorum!
Mavi aynasında suların:
boy verip görünmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!

Güneşe, tabiata çok düşkündü, keyfi yerindeyse, güneş de vurduysa yüzüne; ‘‘Bir Cezaevinde, Tecritteki Adamın Mektupları’ ’nın son bölümünü okurdu.

“Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.

Toprak, güneş ve ben…
Bahtiyarım…”

Gözü gibi sevdiği karısına serzenişte bulunacaksa ‘Mavi Gözlü Dev’i okurdu. Çünkü dedem mavi gözlü bir dev, anneannem ise mini minnacık bir kadındı.

Aslında dedem komünist falan değildi; bildiğin muhafazakâr bir adamdı; Necip Fazıl, en yakın arkadaşlarındandı. Ama şiir zevkleri kendisiyle pek uyuşmuyordu sanırım. En çok okuduğu şiirlere bakılırsa, dedem biraz daha hayatı seven şiirleri seviyordu galiba. Millet Nazım’ı Troçkist babadan, Marksist sevgiliden öğrenir; ben Adalet partili dedemden öğrendim. Öğrendiğimden beri de okurum. Nerede bir uyarlamasını bulsam izlerim. Mesela AKM’nin şaşaalı yıllarında ‘Kuvayı Milliye’yi izlemiş ve çok etkilenmiştim. 5 veya 6 sezon sonrasında yine DT’de ‘Benerci Kendini Niçin Öldürdü’yü izlediğimde ise şiirin çok daha farklı yorumlanabileceğini görmüştüm. Celal Kadri Kınoğlu başta olmak üzere tüm oyuncu kadrosu bizi Kalküta’ya götürmüştü. Arkadaki çark, bazen bir makinenin dişlisi, bazen akan nehir, bazense geçen zamanın ta kendisiydi. Dokuz sezon oynadı, her sezon, gidip izledim.

Acaba bunun üzerine daha nasıl bir uyarlama izleyebilirim ki derken beni en az Benerci kadar etkileyen başka bir uyarlama izledim geçen gün. Oyun Sandalı’nın geçen senenin Mayıs ayında prömiyerini yaptığı oyunu, Taranta Babu. Ne yazık ki ben yeni izleme fırsatı bulabildim. Taranta Babu, gerçekten çok güçlü bir metin. İtalya’nın Faşizmini en iyi kim anlatır? İtalya’da yaşayan bir Habeş. Peki bu Habeş derdini en güzel kime anlatır? Uzak diyardaki karısına. İşte biz de bu kadına, Taranta Babu’ya yazılan mektuplardan görürüz faşizmin kirli yüzünü her ayrıntısıyla. İyi de bu kadar ağır bir metin, bir palyaçonun ağzından nasıl olur? Açıkçası duyduğumda, bunun büyük bir risk olduğunu düşünmüştüm. Hayatımda gördüğüm tek palyaçonun, ‘Ateş Parçası’ filmindeki Türkan Şoray olduğunu da düşünecek olursak, güzelim metin acaba ne durumdadır diye düşünmeden edemedim. Belki de bu sebeple ilk 10 dakikam, sahnedeki palyaçoyu anlamaya çalışmakla geçti. Ama sonrasında o kadar kaptırmışım ki kendimi zamanın nasıl geçtiğini anlayamadım.

Öncelikle oyunun yönetmeni Harun Güzeloğlu’nu, böylesi bir riskin altından alnının akıyla çıktığı için tebrik etmek gerekiyor. Oyunun rejisi çok başarılıydı. Sahnede; verdiği tepkilerle, hareketleri ve mizah anlayışıyla tam bir palyaço vardı. Clown eğitimi için Ezgi Keskin’den destek alınmış. Pek de güzel olmuş. Böylelikle biz de sahne sanatlarının, bir arada ne kadar güzel bir uyum oluşturduğunu görmüş olduk. Ancak atlanmaması gereken bir konu var. O da Cansu Fırıncı’nın oyunculuğu. Bir buçuk saat boyunca sahnede bir palyaço, şairin arkadaşı, şair, Habeşli genç, faşist lider, sarhoş adam vb. sayısız şekle bürünen ve bunların hepsini aynı makyajla seyirciye geçirebilen; ayrıca bu tiplerin geçişi sırasında en ufak bir tereddüt yaşamayan oyuncu, seyircinin de soluk almadan oyunu izlemesini sağladı. Yer yer seyirciyle kurduğu iletişim de oyuna oldukça sevimli bir hava katmıştı.

Velhasıl kelam dut ağacından buraya nasıl geldim ben de bilmiyorum ama yazının ana fikri ‘Bu oyunu izleyin.’ Mayıs ayında Baba Sahne’de ve Oyun Atölyesi’nde…

Sevgiler…

 

 

Ayşegül Sağlam