Cadde boyu dizilmiş dükkânlar ve AVM’ler – Akın Atauz

Bir kenti akılda kalıcı, büyüleyici, güzel ve çekici, görsel bir şölen gibi imgelerle dolu, anımsamaya değer yapan nedir?

Biliyorum, her şey olabilir. Her insan için, her kent, apayrı bir serüvendir.

Ancak tekrar sorayım: bir kenti en çok nasıl anımsarsınız ve en çok neden seversiniz?

Bir kenti düşlemeye başladığınızda, sanıyorum önce kendinizi, o kentin sokaklarında, meydanlarında, görkemli ve parlak yapıların karşısında bulursunuz. Ancak daha sonra o yapılardan bazılarının içine girersiniz. Yine de bu yapıların bazıları, sadece göz hizasındaki yol boyu kafelerden biri, ya da restoran olabilir. Sokağa bakarsınız ve durmadan akıp giden her şey, size o kentin belleğinizdeki canlı anısını getirir.

Peki, bir kez daha soralım: O sokakları nasıl anımsarsınız? O meydanları meydan yapan, nedir en çok? Galiba, sokağın dokusu, çevresindeki yapılar, vitrinler, ya da öyle tasarlandığı için, ufkunuzu belirleyen bahçeler ve bitkiler, ağaçlardır, en çok hatırladıklarınız. Bir kenti gezerken, ya da her kenti her deneyimleyişimizde, göz hizasında neler varsa, görülmeye değer, onları görürüz sadece. Bunlar, binlerce insan, ağaçlar ve çiçeklerdir bir bakıma, ama onlarla birlikte mutlaka bir duvar, bir pencere, bir kapı, bir vitrin ve vitrinden taşan renkler, albenisi baştan çıkartan nesneler, insan zekâsının, inceliğinin ve zarafetinin, en son buluşlarının, en özenli sunumlarıdır, çoğu zaman…

Sokakları yapan, ona ruhunu veren; kaldırımın ve yolun döşeme taşlarıdır ve başınızın üstünden bulutları uçuşturan mavi gökyüzüdür, elbet. Belki bunlar kadar, belki bunlardan da önce, yerde ve gökte olmayan, ama tam göz hizanızda duran, sokağın iki tarafındaki binalar, evler, dükkânlar ve onların kapıları, pencereleri ve vitrinleridir… Kafelerin ve restoranların kaldırımlara taşmış masa ve sandalyeleri, oralarda oturan insanlar, yemek tabakları, uçuşan masa örtüleri ve belki başınızın üzerindeki dalların ve yaprakların gölgesi, aceleci bir karışım halindeki sokak sesleri ve kokulardır…

Kısacası, bir kentin bizde kalan imgesi, sokaklarında ve meydanlarında dolaşıp durur. Bu nedenle, o sokaklardaki her öge çok önemlidir. Ancak bu uçuşan imgelerin arasında, önemsenmesi, dikkat çekmesi ve bizim gözümüzle mutlaka buluşması için, özenle tasarlanmış ve düzenlenmiş, ışıklandırılmış vitrinlerin yeri, biraz daha önde gelir. Sokak dükkânlarının vitrinleri ve dükkân isimlerinin neonları, o kentin görsel belleğinin, en albenili, en parlak ve canlı, en çekici ve en alevli parçasıdır.

Sokaklar, özellikle kentin merkezindeki/ merkezine doğru olan sokaklar, geceleri ve gündüzleri, o kenti o kent yaparlar ve o sokakları da, iki tarafındaki dükkânlar, onların vitrinleri ve renkli neonları, onlara karışan insanlar, “o sokak” yapar.

Gerçi, “AVM’de dükkân yok mu? Vitrin yok mu? Neon yok mu?” denilebilir. Evet, hepsi de var. Ama hiç biri sokaktaki gibi değil. Neden değil? En başta AVM’ler, Jiri Menzel’in filmi “Sıkı Kontrol Edilmiş Trenler” de olduğu gibi, “sıkı kontrol altındadır”. Bu, birçok insanı sıkar. Orada rüzgâr esmez, yağmur yağmaz, üşümez ve terlemesiniz. İklimi sıkı kontrol edilmiştir. İnsanlar yan bakmaz; sıkı kontrol eden güvenlikçiler vardır. Elektronik bir kapıdan geçerek girdiğiniz için, korkmazsınız zaten. Her şey yapaydır ve konforunuz/ güvenliğiniz için tasarlanmıştır.

Vitrinler belki daha süslü, zengin ve abartılıdır. Buna karşılık, nedense, hepsi, biraz eczane vitrini gibidir. Vitrinlerden (o da vitrin varsa) yansıyan, artık dükkânın içinde en ilginç olanın, size dikkatli sunumu değil, tüketimin pompalanması gibi gelir. Neden bilmiyorum, belki ikisi de aynı olduğu halde, sokak vitrini, sokağı güzelleştirmek ve zenginleştirmek için sokağa yapılmış bir ikram gibiyken, AVM vitrini, siz “müşteriye” satış yapmak için gibidir.

Gerçi AVM dükkânları artık o kadar büyük ve geniş ki, onlar için bir vitrine gerek de kalmamış da olabilir. Cam bölmenin içinde beliren cam kapıyı açtığınızda, mağazanın (artık dükkân da değil) dipsiz bucaksız, küçük teşhir stantlarının yanından geçerek içeride kaybolursunuz. Çoğu kez o cam bölme ve kapı da yoktur. Belki bir bakıma ferahlık ve genişlik duygusudur bu. Kendi başınıza at oynatırsınız içeride. Raflardan istediklerinizi alır, eller ve yerine koyabilirsiniz. Burada alış-veriş kavramı da, müşteri-tezgâhtar kavramı da biraz değişikliğe uğramıştır. Satış stratejisi de başkadır. Ama bunları geçelim şimdilik…

AVM’lerin o sıkı kontrol edilmiş iç mekânlarında pek fazla hayat, canlılık, en önemlisi sahicilik, yok gibidir. Sokakta kendiliğinden oluşan o gerçeklik, burada olmadığı için, sizi bu AVM’ye bağlayacak başka “numaraların” olması gerekir. Belki bir konser, belki bir piyango ve çekilişi, belki de başka “sürprizler”? ama onlar da üzerinizi yapışmasından çekindiğiniz bir fazlalık gibi gelir size…

İsfahan’da bir kapalı çarşı

“Önceleri Doğu’nun en görkemli kentlerinde, İsfahan’da, Tebriz’de, daha sonraları, Bursa’da Edirne’de İstanbul’da, Doğu uygarlıklarının pek çok büyük kentinde gelişen kapalı çarşılar ve hanlar, geçen yüzyılın sonunda, Avrupa’da gelişmeye başlayan pasajlar, galeriler ve daha sonra “moll”lar da, aynı şey değil mi?” sorusu, elbette ki, meşru bir soru. Sanki AVM, bütün bu kavramların bir uzantısı, onun biraz daha gelişmiş hali gibi düşünülemez mi?

Düşünülemez.

Galleria Vittorio Emanuele- Milano

İstanbul’daki Kapalı Çarşı veya Avrupa Pasajı ya da Çiçek Pasajı ile ya da Milano’daki Galleria Vittorio Emanuele ile AVM’ler arasında, temel bir fark var. Kentin sokakları kendi karmaşıklığı ve dokusu içinde, yürüyüşünüze devam edip giderken, birden üzeri harika bir tonozdaki tuğlalarla ve taşla, ya da fer-forje işçiliğiyle ve camla, sanata dönüştürülerek örtülmüş, başka bir sokağa saparsınız. Saptığını bu yerde de güneş sizi yakmaz ve yağmur damlaları üzerine değmez, ama yine de oraya, kentin merkezinde yürürken varmışsınızdır. Kapısından çıktığınızda, yine kentin merkezinde yürümeye devam edersiniz. Sokak-pasaj-kapalı çarşı-han-galeri–meydan, hepsi birbirinin içine geçmiştir ve hanın kapısının öndeki asmalı çardakta bir soluk alırken, sokağın bir başka dükkânın vitrini, çeker sizi oradan…

AVM mantığına göre, çoğu kez, sizi kentin merkezinin gürültülü ve herkese açık, tehdit edici kalabalığından ve gürültüsünden kurtarmak, otomobilinizi nereye park edeceğiniz sorusundan uzaklaştırmak, sokaktaki her olasılığa açık riskten ve doğal havadan sizi uzaklaştırmak üzere tasarlanmıştır her şey.

Bu nedenle AVM’yi tercihen kentin dışında, uzağında bir yere yapmak, daha akıllıca bir seçimdir. Yürümek istemeyen, zaten otomobilli olan, dükkâna kadar otomobiliyle gelmek isteyen müşteri için düşünülmüştür. Gerçi bazı AVM’ler, kentin merkezinde, raylı sistem istasyonlarıyla, ya da mevcut alış-veriş sokaklarıyla bağlantılı olarak yer seçmiş olabilir. Ankara’daki Kızılay AVM ya da Tunalı Hilmi’deki Karum gibi, hatta ANKAmall gibi… İstanbul’daki Cevahir AVM, Kadıköy’deki Tepe Nautilus gibi… Bu tür AVM’leri, belki farklı değerlendirmek mümkün. Bu AVM’ler, kentin merkezi yerinde sokak boyu dizilmiş dükkânları, yine de olumsuz etkilemekle ve onların kentle bütünleşebilme arayışlarına karşı öldürücü bir darbe vurmakla birlikte, kentin o bölgedeki merkezinin/ merkezi yerlerdeki çarşıların, yaşamasına katkıda bulunduğu da söylenebilir.

Ancak kentin dışına kaçan, uzakta ve yalnızca otomobilli olan müşteriler için tasarlanmış AVM’leri, kesinlikle farklı bir biçimde değerlendirmek gerekir. Neden bu AVM’leri sevmek zor? Kısaca, şunlar söylenebilir belki:

Bu AVM’ler,

  • Kentin merkezini öldürüyor,
  • Kent merkezlerindeki sokağı, sokak dokusunu öldürüyor,
  • Sokağa karışan ve onun bir teklifsiz bir parçası olan, bu nedenle de göründüğü gibi olan, bütün olasılıklara açık yüreklilikle hazır, hatta belki risklere ve gerçek tehlikelere de açık, ama bu nedenle de, özgüvenli ve özgür bir kent yaşamını öldürüyor,
  • Pek çoğumuzun yapmak zorunda olduğu gibi, bir otomobile binerek onu park ettiğiniz yerden asansörle ya da binlerce çark ve dişili demir yığını ile çalışan bir yürüyen merdivenle ulaştığınız bir katın yaşamını sunuyor,
  • Kenti yürüyerek görüp- algılamayı, kokusunu duyup ve tadını almayı bitiriyor, kentin kendi topografyasının hizasında, ona göre değişerek, merdivenin başında, yokuşun köşesinde, bükülerek giden bir sokak perspektifinin dirseğinde ve her farklı topografik durumda, güneşin ışınlarının her farklı açısında, iklimin her farklı verisinde, bize bambaşka bir perspektif ve olanak sunan kentin sahiciliğini yok ediyor, ya da tüketici ve kolaycı bir kentli tüketici/müşteri kitlesi için, her şeyi yapay olarak yeniden düzenleyerek, gerçek duygusunu yok ediyor,
  • Doğal olan her şeyi öldürüyor ve yerine yapay ve denetlenmiş olanını getiriyor,
  • AVM’nin sunduğu yapay/ enerji tüketiminde dayalı “modern” konfor, albeni ve “güvenlik” nedeniyle rekabet edemeyen, bu nedenle kentin sokaklarından ayrılıp AVM’lere giden her dükkân, kentin kişiliğinden, pırıltısından, kentin gündelik yaşamına doğal olarak eklenen işlevinden bir şeyler kopartarak, kayboluyor…

Bu liste daha da genişletilebilir. Yine de, bir tek soru daha sormak gerek:

Bir kentin merkezine neden ihtiyaç var? Ticaret için mi, finans ileri için mi, hizmetlerin etkin biçimde sağlanması için mi, yoksa kentin insanlarının bir araya gelmesi ve o kültürel etkileşimden ve karışımdan, kentin kendisine özgü kültürünün oluşması için mi?

Düşünebildiğim yanıt: “Elbette hepsi için.” Ama bunların içinde en çok önemsememiz gereken ve başka hiçbir yerde yaratamayacağımız bir olgu var. Kentin kişiliğinin örgüsündeki en önemli renklerin oluşumuna neden olan, kentsel kültürel eylemlerin, entelektüel iletişimin, sanatsal etkileşimin, politik eleştirinin ve protestonun yapılabildiği yer; kalabalıkların, her çeşit kent insanın, her sınıfın, her beğeninin ve her inancın birlikte olabildiği/ olduğu, kenti canlı olarak ve birlikte yaşayarak deneyimledikleri yer, kentin merkezinde olduğu için, kentlerin kent merkezlerine ihtiyacı var.

Başka türlü söyleyecek olursak: Kent merkezi yoksa, kent de yok.

Kent merkezi erozyona uğradığı kadar, kentin kültürü ve dolayısıyla kimliği ve kişiliği de yitiyor…

Sokak dükkânları, sokak dükkânlarının vitrinleri, neon ışıkları ve onlar olduğu için, orada olan kalabalıklar, yaşamalı…

 

Akın Atauz