Hafta SonuKültür-SanatManşet

Bir Kelime Bin Mesele: “Ne kadın, ne erkek ne de hayvan şiddetinin hiçbir savunulur yanı yok”

Tarih boyunca süren kadın düşmanlığı Galeri Bu’nun ev sahipliğinde geçmişe ve günümüze dair sorular soran bir sergiyle gündeme taşınıyor.

İstanbul Kültür Üniversitesi Sanat Yönetimi ve Reklamcılık bölümü öğrencisi Burçe Saraçoğlu (23) ile bitirme projesi olarak “Bir Kelime Bin Mesele” sergisinin doğuşunu, mizojini kavramını, Türkiye’de kadın olmayı, kadına yönelik şiddetin çok çeşitliliğini konuştuk.

*Ah bu kadınlar! Hiçbir şeyi ‘adam’ gibi yapamıyorlar… (Sergi tanıtımından)

“Bütün günahların ortaya çıkışı Pandora’nın Kutusu’nun açılmasına bağlanıyor”

Sergi fikri nasıl doğdu? Türkiye’de yaşayan bir kadın olarak seni en çok ne rahatsız ediyor?

Sergi oluşum sürecinin başından bu yana bir kadın olarak beni rahatsız eden şeylerden biri giydiğimiz kıyafetler ve insanları bu kadar rahatsız ediyor olması… Sadece erkeklerde de değil. Hemcinslerimizde de aynı durum var. Giydiğimiz kıyafetin açık ya da kapalı olmasının tartışılıyor olması rahatsız edici. Yaşadığım zorluklar arasında sosyal, fiziksel ve psikolojik olarak maruz kaldığım saldırılar da var. Sizi demoralize etmek, bir kadına özgüvensiz olduğunu hissettirmek aslında çok kolay. Mesela kadınların sağlık alanında yaşadığı sorunlara bakalım. Regl döneminde yaptığı hataların ya da sonuçlarının ona bağlanıyor olması bile çok üzücü bir durum. Bunları gözlemlediğim zaman projemi bir kadın üzerine şekillendirdim.

Kadın nefretinin geçmişini neden ve sonuç ilişkisi içerisinde değerlendiren Jack Holland’ın kitabını elime aldığım zaman aslında bu düşmanlığın son yıllarda yaşanılan bir durum olmadığını fark ediyorsunuz.  Aralarında İpek Duben, Nur Koçak gibi sanatçılarımızın olduğu bir grupla bunun evrensel bir tarihinin, kökünün de olduğunu göstermek istedim. Çünkü sanatçılar kuşaklararası bir iletişim de kuruyor.

Holland kitabında bu durumun kendi doğuşuyla başladığını anlatıyor. Bizler de mitolojide Pandora’nın hikâyesinden biliyoruz. Bütün günahların ortaya çıkışı Pandora’nın Kutusu’nun açılmasına bağlanıyor. Yazar bu durumu Yunanlılar, Romalılar ve batılılar döneminde birçok başlık altında toplayarak teker teker ele alıyor. Aralarında Shakespeare’in de bulunduğu birçok tiyatrocu, yazar ve felsefecilerin kadın düşmanı olduklarını öğrendiğimde çok şaşırdım çünkü bilmiyordum. William Shakespeare belli yazışmalarında bunları gösterip, teker teker örneklerini veriyor. Bunlar dünyaya mal olmuş, hepimizin bildiği sanatçılar. Onların bile kadına karşı olan bir güvensizlikleri, aşağılamaları var. Hatta Sokrates’in yanlış bilmiyorsam içip öleceği zaman “bunu içmezsem karım beni öldürecek” söylemi var. Çok şaşılası bir durum. Ben de bu kitabı okuduğum zaman, bu kitabı referans alarak kendi yorumumu da içine katarak, sanatçılarımın işlerinin bütünlüğüyle sergimizi hazırladım.

“Hiçbir şiddetin ayrımcılığı yok”

Sergide kimlerle çalıştın?

Sergimizde 11 tane sanatçımız yer alıyor. Beyza Boynudelik, Damla Yalçın, Eda Emirdağ, Hülya Sözer, İpek Duben, Leyla Emadi, Meltem Sırtıkara, Nur Koçak, Sena, Tan Taşpolatoğlu ve Yağmur Yılan. 11 sanatçımdan biri erkek. Sergide toplumsal cinsiyet ayrımcılığını hedef almıyoruz. İlk temelimiz önce canlı olduğumuzun farkına vardırmak. Ondan sonra biz kadın ve erkeğiz. Cinsiyet ayrımcılığını yıkmak istiyorum. Bir kadının üzerine yüklenen çok fazla sorumluluk var. Bunlardan biri de yemek yapmak. Bu neden kadının görevi? Bu durumu kendi arkadaşlarımla bile tartışıyorum. Sen eve gittiğin zaman yemek yapamıyor musun? Bir salatayı, patlıcanı yıkayıp kesemiyor musun? Bunlar hep kadının görevi. İlk başta bu kimliği yıkmamız gerekiyor. Bu yüzden öncelikle bizler birer canlıyız, daha sonra kadın ve erkeğiz diyorum. Bunun içinde hayvanlar da var. Hayvan tecavüzleri mesela. Hiçbir şiddetin ayrımcılığı yok. Kadın ve erkeğe olduğu gibi hayvan da dahil hiçbir canlıya yapılmaması gerekiyor. Sergimizi temellendirirken referans aldığım kitap Jack Holland’ın (Mizojini: Dünyanın En Eski Önyargısı Kadından Nefretin Evrensel Tarihi) kitabıydı. Sergimizde hem enstalasyon hem de iki sanatçımızın video çalışmaları var. Tablolardan oluşan çalışmalarımız mevcut. Açılış günümüzde “Özgürlüğün Parçaları” adlı bir performansımız gerçekleşti. Özgürlüğün Katmanları. Bu performansta Tan’ın çalışmasında şiddetten kurtuluş halini deneyimledik. İzleyiciyle interaktif bir iletişim kurdurdu.

Eser: Damla Yalçın

Sergiyi gezerken gözüme çarpan işlerden biri de dışarıda asılı olan minik yastıklar oldu. O oyuncak yastıkların hikâyesi nedir?

Çocuk gelin meselesini daha çok Anadolu’da görüyoruz. Belli bir kesime çok normalmiş gibi gelen bir durum bu.  O evliliğin o küçük kız çocukları için daha iyi olduğunu, küçük kız çocuklarının regl döneminde sonra hemen evlendirilmesi gerektiğini söyleyen bir kesim var. Biz bu sergimizde oraya da bir mesaj iletmek istedik. Damla’nın yastıkları renkli olarak biçimlendirilmiş. Yastıklar çocuğun aslından bir oyuncağı olarak görülüyor. Çünkü onların bedenleri de küçücük. Kendi içlerindeki o renkli dünyalarını anlatan bir durum var. Damla bu yastıkları tek tek birleştirdi. Çocuk gelinler kabul etmediğimiz bir yaklaşım. Çalışmamızı sergimizin dışarısında konumlandırdık. Tabi bu kavramsal sanatın da getirmiş olduğu bir sonuç diyebiliriz.

“Günümüze baktığımız zaman en ağırı Asena Melisa Sağlam’ın minibüste şort giydiği için dayak yemesi”

“Bir Kelime Bin Mesele” feminist yaklaşımı olan bir sergi diyebilir miyiz?

Ben sergiyi feminizm kavramı üzerine konumlandırmayı istemedim. Çünkü feminizm daha çok kadın üzerine odaklı olduğu için ve benim savunduğum görüşe ters kaldığı için çok da feminen bir sergi diyemeyiz. Sadece feminizm düşüncelerinden yararlanıldı, okumalarından faydalanıldı. Bu sergi oluşturulurken sadece Jack Holland’ın kitabı temel alınmadı, “Gerilla Kızlar” gibi birçok kitabın okunması yapıldı. O yüzden feminen değil de cinsiyet ayrımcılığına da kaçmadan gerçekleştirdiğim bir sergiydi bu. Sergide çok sert bir feminist söylem yok. Kadın üzerine, kadın düşmanlığı üzerine birçok sergi var. Bu ilk değil ama biz bunları ne kadar çoğaltırsak ve bunlara ne kadar farklı yorumlar katarsak iyi. Buradaki tüm sanatçıların çok farklı yorumları var. Birine göre kadına yönelik sosyal saldırı, birine göre çocuk gelinler, birine göre kendi bedeninin odak noktası olması ve bu bağlamda yaşadığı sıkıntılar,  onun başka insanlar tarafından ilgi odağı haline gelmesi… Belki Jack Holland’ın kitabını merak edip okuyacaklar. Belki bir erkeğin bu kitabı alıp okuması onu rahatsız edecek. Çünkü kadına karşı çok ağır şeyler yapılıyor. Mesela günümüze baktığımız zaman en ağırı Asena Melisa Sağlam’ın minibüste şort giydiği için dayak yemesi. Adam kıza kafa göz girişiyor, vuruyor ve kaçıp gidiyor. Kimse yardımcı olmuyor. Yerden kaldırıyorlar ama Asena adamın peşinden kimsenin gitmediğini söylüyor. Bu çok acı. Asena bizden biri. Çok yakın zamanda olan bir durum. Bunun dışında daha acı durumlarımız var, ölümler var. Televizyonu açtığımız zaman benim yaşımda birçok genç arkadaşımın gömüldüğünü görmek çok acı bir durum. Kadına karşı bu meseleler bitmeyeceği için insanlarımıza ısrarla bunu göstermemiz gerekiyor. Ben de bu sergide bunu yapmak istedim.

Eser: Kız gibi Karı gibi, Leyla Emadi

“İnsanlara bir etiket yapıştırmaktan vazgeçmemiz gerekiyor”

Toplumsal cinsiyet rollerinin belirlenmesinde dil çok önemli bir iletişim aracı. Günlük hayatımızda da bilinçsizce sarf ettiğimiz kelimeler oluyor. Cinsiyetçi olmayan bir dili kullanmak yüksek farkındalık istiyor. Dilimizi sence nasıl dönüştürebiliriz?

Sergimizde Leyla’nın “Kız Gibi Karı Gibi” adlı bir eseri var. Aslında bunu yıkmak için birçok markanın birçok projesi var. Her kadınlar gününde bunu yapıyorlar ama devamı geliyor mu bilmiyorum. Arçelik bu konuda devamını getirenlerden bir marka. Onların yapmış olduğu bir sözlük var. Kadına dayatılan bayan değil kadın, kadın doktor değil doktor, sadece doktor gibi. Önce bu mevzuda bizim çözmemiz gereken tek şey kimlik arayışımız. İnsanlara bir etiket yapıştırmaktan vazgeçmemiz gerekiyor. Bunu yıkmamız için yapmamız gereken tek şey bana göre önce karşımızdaki insanı kimliksiz biri olarak, canlı olarak görmek. Bazen ben de günlük konuşma dilimde yanlış kelimeler kullanabiliyorum çünkü beynimiz bunu algılıyor, duyuyor, ister istemez de ağzımızdan çıkıyor. İstemesek bile bu ayrımcılığa biz de gitmek zorunda kalıyoruz.

Eser: “Manuscript1994” Manuscript1994’ten Alıntı, İpek Duben

Sergi fikrinin aklına ilk düştüğü andan bugüne geldiğinde kendinde nasıl bir değişim gözlemledin? Bu yolculuk sana ne öğretti?

İlk olarak işin kavramsal kısmını bir kenara bıraktığımız zaman küratörlük olarak yorumladığımızda yorucu ve tatlı bir süreçti diyebilirim. 7 aylık bir süreçti. Ağustos sonu gibi üzerinde düşünmeye başladım, daha sonra belli adımlarla sonuçlandırdığımız bir proje oldu. Tabi tatlı zorluklarım da oldu. Dönüp baktığım zaman tatlı diyorum ama o zaman için kötüydü. Çünkü kendi düşüncenizi insanlara doğru bir şekilde aktarmak kolay değil. İki tarafın düşüncesi çok farklı olabilir. Sanatçı böyle bir durumda ortaya çok farklı bir iş de çıkartabilirdi. Derdinizi anlatmak çok önemliydi. Bu konuda bir sıkıntı yaşamadık. Hepsiyle iletişimimiz güzeldi. Geriye dönüp baktığımda zorlu bir süreçti ama sonuçları çok mutluluk verici oldu. İnsanların tepkileri, mizojini kavramı üzerine düşünüp merak etmeleri önemliydi.

“Sen onun özgüvenini kırdığın zaman da aslında bir kadın düşmanlığına yeltenmiş oluyorsun”

Mizojini nedir?

Mizojini kadınlara karşı varolan düşmanlık olarak tanımlanabilir. Kökeni Japoncaya dayanıyor. Bu kadın düşmanlığının altını açabiliyoruz. Sözel, fiziksel ve psikolojik baskılar. Kadın düşmanlığına insanların algısı vurmakla sınırlı. Hayır, sen onun özgüvenini kırdığın zaman da aslında bir kadın düşmanlığına yeltenmiş oluyorsun. Çünkü o kadın olduğu için sen o kadının bir şey yapamayacağını düşünüyorsun. Mesela regl dönemindeyken toplantıya giremeyebiliyorsun. Bazı arkadaşlarımla konuştuğum zaman bu durumdan çok şikâyetçiler. “O dönemde toplantıya girme agresif olabilirsin. Ters bir durum olursa alıcılarla bir sıkıntımız olabilir” denilebiliyor. Bu ne kadar çirkin bir şey. Ama insanların yaşam zorlukları kadınları susturup baskı altına sokuyor.

“Kadınsın, özgürlüğünü yaşa ama saçımla mı ben bu özgürlüğü yaşayacağım?”

İsveç merkezli giyim markası H&M, yanlış bilmiyorsam savunduğu şeyin tam aksini yaptı. Kadınlar üzerine bir reklam yayınladı. Kadınların tüyleri de vardı, rahatlardı ve erkek gibi giyinebiliyorlardı. Sonra arkasından bir bildiri yazısı dönmeye başladı. H&M çalışanları hamile kalıp doğum iznine çıkacakları için insanlara izin vermek verine işten çıkarılıyor. Marka savunduğu şeylere ters düşen bir hareket yaptı. Bu ikiyüzlülüğü birçok marka yapıyor. Dove de aynı şekilde. Elidor’un da başlattığı bir sürü kampanya var. Reklamın getirdiği dikkat çekici bir güç var. Kadınsın, özgürlüğünü yaşa ama saçımla mı ben bu özgürlüğü yaşayacağım? Elidor’un bu özgürlüğü saçla sınırlandırması beni çok sinirlendirdi. Kanser hastalarına bir gönderme yapıyorsun ama niye reklamında saç kullanıyorsun. Saçsız bir reklam çek ama insanların bundan rahatsız olacağını ve bunu sevmeyeceğini biliyorsun. Bu durum çok üzücü.

Medyanın idealize ettiği kadın bedenine sahip değilsen yeteri kadar “güzel” değilsin mesajı veriliyor.

Evet bedenin metalaşması durumu var. Benim en sinir olduğum gevrek reklamları mesela. Kadın zayıf ve gevrek yiyor, hala daha zayıf olmaya çalışıyor. Tüketiciye “Gevrek yersen tığ gibi olursun” mesajı veriliyor. Şimdi bazı firmalar bunu yıkmaya çalışıyor ama neyi savunduklarının temeline inmiyorlar. Etkinliklerine bloggerları davet ediyorlar. Bunu kendi markalarıyla örtüştürüp markamı kadın alıcıma daha iyi nasıl pazarlarım derken yine kadını şımartıp, kadını kullanıyor. Kadın savunacağı bir düşüncesi olsa bile her yerde kullanılıyor. Dove’un siyahi bir kadının yüzünün temizleyip beyazlaştırdığı bir reklamı vardı. Bir kadına, bir insana yapılabilecek en çirkin şey ayrımcılık. Toplumda kadını yok saydırmaya çalışan bir kesim var. Bir tarafta da bunu markası için kullanan “tilkiler” var. Asıl meseleden uzaklaşıyoruz.

Eser: Mutluluk Resimlerimiz, Nur Koçak

“Meslek hayatında kadınların birbirlerine davranışları bile sorunlu olabiliyor”

Kendimizi dinleyip, anlamaktan çok dış seslere daha çok kulak veriyoruz…

Bengü’nün videosunda iki sevgilinin dışarıdan gelen baskıları eleştirdiği çalışmasını izlemiştik seninle. Bizler başkalarının fikirlerine çok değer vermediğimizi düşünsek de aslında birbirimizin düşüncelerini alıyoruz. Hayatımızda istemsizce uyguluyoruz. Sadece bir erkekten de bahsedemeyiz bu durumda. Kadın da var. Kadının başka bir kadın arkadaşının başka bir erkekle yaşadığı ilişkiye yaptığı müdahaleler var. Akıl vermek benim yaş grubumda çok komik, eğlenceli durumlardır. Ama aslında benim hemcinsim farkında olmadan kendi ilişkisine müdahale ettirmiş oluyor. Kendi hayatını ve ilişkini o duyduklarına göre yönlendirmeye başlıyorsun. Meslek hayatında kadınların birbirlerine davranışları bile sorunlu olabiliyor. Şu anda 23 yaşındayım, okuldan mezun olacağım. Şu proje sürecinde bile bunu yaşadım. Belki bunun temelinde insanların başarısıyla mutlu olamamak durumu var. Bir erkeğin de benim başarımdan çok fazla mutluluk duymadığını biliyorum. Bunu hissedebiliyorum. Ne mutlu ki erkekler bunu daha çok hissettiriyorlar.  Kadınlarsa bunu hissettirmezler. Kadınlar güler ama arkadan çok şey duyabilirsiniz. Tehlikeliyiz. Aslında yanlış bir yakıştırma yapıyorum mesela. Neye göre, kime göre tehlikeliyiz?

Feminist sayfalarda çok acı hikâyeler görebiliyorum. Erkeklerin şiddete uğradığını okuyorum. Birçok erkek bu sayfalara yazarak “sizler bizim ne yaşadığımız bilmiyorsunuz, benim hakkımda yalan söyledi” diyor. Erkeklerin de kendi içlerinde yaşadığı bir çok sıkıntılar var. Karşılıklı olarak iletişimimiz zor. Belki önce en güzeli bizim olsun istiyoruz ama doğrusu hepimiz için olmalı. Ne kadın, ne erkek, ne çocuk ne de hayvan şiddetinin hiçbir savunulur yanı yok. Çocuğun düşüneceği tek şey bahçede top oynamak olmalı. Çocuklara susması için ağzına vuran aileler var. O kadar korkunç ki. Çocuğun özgüvenini bitiriyorlar. Cinsel istismara uğrasa o çocuk açıkça söyleyebilecek mi? Kendi suçu olduğunu belki düşünecek, susacak. Bazı kesimler yaptığı şeyin suçunu çocuğa yüklüyor. Aslında topluca bir psikoterapiye ihtiyacımız var.

Merve Damcı, Burçe Saraçoğlu. Eser: “Herkese günahları kadar”, Yağmur Yılan

“Bir Kelime Bin Mesele” 28 Nisan 2018’e kadar Galeri Bu’da görülebilir.

Etkinlik detayına buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Adres: Galeri Bu

Şahkulu Mahallesi, Serdar-ı Ekrem Sokak No: 11 Galata/Beyoğlu/İstanbul

 

Röportaj: Merve Damcı

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu