[Hermit] Şairin derdi – Ayşegül Sağlam

Çok seviyoruz belli kalıplara girip o kalıplarla yaşamayı. Mesela gençlik yıllarında, kılık kıyafetten başlıyoruz bu duruma. ‘Hangi marka tişört giyersem daha havalı görünürüm?’, ‘Hangi ayakkabı beni daha popüler yapar?’ ‘Gözlerim bir şahininki kadar iyi olabilir ama yine de Woody Allen gözlüğü takmalıyım.’ gibi dönem dönem değişen modalar gerçekleşir. Bunlara, gençler arasında ‘trend’ denir.

Yaş ilerledikçe geçmesi gereken bir durumdur bu. Çünkü yetişkinlerin böyle şeylere ihtiyaçları yoktur. Onlar yılların verdiği tecrübelerle hayatı ve kendilerini tanımayı başarmışlardır. Kendini tanıyan insanınsa böyle suni malzemelere ihtiyacı yoktur. O kendini böyle kabul ettiği için başkalarının da aynı şekilde kabullenmesi gerektiğini düşünür. Hee, yok kabullenmiyorum, diyen varsa, o da onun kendi problemidir. Yani yetişkin; kendisiyle ve toplumla uyumlu yaşayabilen bireydir.

Ama toplumun da genleriyle oynadık galiba. Artık yetişkinler dahi pek yetişkin gibi görünmüyor. Televizyonlar, daha topluluk içinde nasıl oturulacağını öğrenememiş aydın(!)larla dolu. Ergenlik yıllarındaki gibi kıyafetleriyle çevre yapacağına inanan yetişkinlerin sayısı da hiç azımsanacak gibi değil. Entelektüel seviyenin; şalvarla, salaş gömlekle sınandığı bir toplum haline geldik sanki. Sözüm meclisten dışarı tabi, kim ne isterse giysin; keza ben de seviyorum şalvar ama o şalvara yuvarlak çerçeveli, güneşten korumayan güneş gözlüğü takıp; bununla da yetinmeyip yürüyüşünü de değiştirince bana komik geliyor, ne yalan söyleyeyim. “Ben okuyorum eleştiriyorum, toplumun bana uyguladığı baskıyı reddediyorum.” diyerek vapurda ayakkabılarını çıkarıp ağzıma uzatan özgürlük anlayışını da anlayamıyorum mesela. Bu hareketi başka biri yaptığında ‘İstanbul bitmiş azizim.’ demesi gereken insan bunu yapınca, gerçekten artık entelektüeli de aydını da mumla arar olduk.

İşte böyle zamanlarda insan daha bir üzülüyor Ülkü Tamer’i kaybettiğine. Sanatın birçok farklı dalıyla ilgilenmiş Ülkü Tamer. Oyunculuk yapmış, birçok eseri Türkçe’ye kazandırmış, yazarlığıyla hele hele şairliğiyle bambaşka dünyaların kapılarını aralamış biz okurlarına. Buna rağmen ‘Dolu başak eğik durur.’ sözü gibi hep mütevazı bir hayat sürmüş ama. Televizyonlarda, gazetelerde daima takım elbiseli, kravatlı; traşlı, temiz ve güler yüzüyle gerçek bir Cumhuriyet aydını olarak hatırlayacağız onu.

Bu hafta Ülkü Tamer’i de uğurlayınca biraz daha şiirsiz kaldık sanki. Ben de şiire dair bir şeyler yazmak istedim. ‘Şairin Derdi’ dedik ya başta, e şiir dediğin derttir aslında. Yani bazen sevdiğin adama ya da kadına dertlenirsin bazen edemediğin kahvaltıya… Ya da memleketin başıbozuk tavrına… Konu ne olursa olsun fark etmez. Nasıl kışa hazırlanan ağaç dökerse yapraklarını; derde hazırlanan şair de yaprak gibi döker şiirlerini… Bize kalansa o dökülen yaprakları okuyup yeşertmektir yeniden.

Şiir hayat kadar doğal; hayat kadar gerçektir. Kadın erkek ilişkisi gibidir şiir… Aşk gibi…

Mesela önce her şey divan şiiri gibidir. Büyük ve anlaşılmaz. Mevzunun aşk olduğunu bilirsiniz ama onun haricinde hiçbir şeyi anlayamazsınız. Ulaşılması güç…

Misal;

Dil mi zibadır letafette ya didarın senin

Lale mi hoştur zarafette ya ruhsarın senin

Sonra aşka karşılık bulunca Nazım Hikmet şiirine dönülür. Tutku ve aşk tüm gücüyle, tüm duygusallığıyla sarıp sarmalar sizi;

Seni seviyorum,

ama nasıl,

avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp

parmaklarımı kanatarak

kırasıya…

çıldırasıya…

Sonra bu aşkı duyduğun kişiyle yaşlanmaya karar verirsiniz. Bu yaşaması zor hayatın fırtınalarını, birlikte göğüsleyebileceğiniz bir eşiniz vardır artık. Ona duyduğunuz aşk; saygı ve sevgiyle daha da zenginleşir ama artık her istediğinizde yanınızdadır. Yani sanatsal bir duruşa ihtiyacı yoktur aşkınızın. Her şey samimi ve sadedir. Halk şiiri gibi…

Güzelliğin on par’ etmez

Bu bendeki aşk olmasa

Eğlenecek yer bulamam

Gönlümdeki köşk olmasa

Evliliğin 10. yılında ise da bu duygusal esintiler yerini Attila İlhan lirizmine bırakır

Aysel git başımdan

Ben sana göre değilim…

Bu şiirden sonra kimisi kendi hayatlarını yaşamak için ayrı yollar çizer; kimisi de “Nasılsa bu benim eşim, bulduğum daha mı iyi olacak sanki?” diyerek; bazen Necip Fazıl’ın çilekeş kaldırımlarında turlayarak; bazen de Orhan Veli’nin “Dalgacı Mahmut”u gibi dalgaları boyayarak geçirir hayatını.

Ama işte gidip gidip yolun sonunda biri mecburen gittiğinde yine geliriz Attila İlhan’ın başka bir şiirine;

Ben sana mecburum bilemezsin

Adını mıh gibi aklımda tutuyorum

Büyüdükçe büyüyor gözlerin

Ben sana mecburum sen yoksun…

 

Ayşegül Sağlam