Toprak ve ilişkileri: Kısa bir bakış – Iraz Candaş

Toprak deyince çoğumuzun aklına cansız, durağan ve bitkiler ve hayvanların yaşaması için var olan inorganik bir tabaka gelir. Bunun eksik bir tanım olduğunu artık biliyoruz. Toprak, içinde karmaşık ilişkiler ağını barındıran, canlı bir ekosistem. Ayaklarımızın altındaki bu “dünyanın” farkına varıp onu derinlemesine keşfetmek gezegen üstündeki –varsa-  geleceğimize kılavuzluk edebilir.

Çerçevesini çizeceğim bilgilere erişim yaklaşık 150 yıllık bir çalışmayla sağlandı. Gözle, hatta çoğu mikroskopla dahi göremeyeceğimiz bu dünyanın keşfi, 1885’te Albert Bernhard Frank’ın yazdığı bir makaleyle başlıyor. Bilgilerimizin bugünkü haline gelmesini sağlayan en önemli teknolojik gelişmeler arasında ışık ve elektron mikroskopları var. Böylesi mikroskoplarla artık toprağın içindeki mikrobiyolojik canlıların birbirleriyle ve bitkilerle (ve hatta karasal memelilerle) kurdukları ilişkileri anlayabiliyor ve 1990’lar itibarı ile yapılan çalışmalar sayesinde de bu bilgileri bitkisel üretim alanlarımızda kullanabiliyoruz.

Bir tatlı kaşığı iyi bahçe toprağında;

  • 1 milyar bakteri
  • Birkaç metre uzunluğunda mantar iplikçiği (hifler)
  • Birkaç bin protozoa
  • Bir iki düzine kadar nematod var.

Bir de tabi toprağın üstündeki karasal memeliler var: Mesela inekler ve insanlar.

Bu yaşam ağı yapısı içinde her şey ilişki halinde. Her şey, doğrudan olmasa bile dolaylı olarak birbirine yararlı sonuçlar doğuracak, alış ve verişler içerisinde.

Pekiyi, insan, bu ilişkiler ağının neresinde? Bunu anlamak için biraz daha detaylı bakmak gerekecek.

Kara bitkilerinin %80-95’i mikorizal mantarlarla ilişki içinde. Bunların %70’i arbuskülar mikorizalar. Yani bu ilişki bir istisna değil; bir kaide.

Bitki kökü ve arbuskülar mikorizal mantarların büyüleyici ilişkisi karşılıklı faydaya dayanıyor. Yani her iki tarafın da ihtiyaçlarını karşıladığı; bu ihtiyaçları karşılarken birbirine zarar vermeden, türlü fedakârlıklarla birbirine destek olduğu bu hikâye, işin gaz ve toz bulutunu kapsayan kısmını atlarsak 460 milyon yıl öncesine tarihleniyor.

Bitki fotosentezle ürettiği “şeker”in önemli bir kısmını, karşılığında bitkinin gelişmesi ve çoğalması için kaçınılmaz olan mineralleri alacak şekilde köklerinden mantarlara veriyor.

Mantarlar, bitki köklerinin ulaşamayacağı toprak derinliklerinden getirdikleri iyon yani yüklü yapıda – ki bu, bitkinin mineralleri kullanabilmesinin tek yolu – mineralleri, bitki kökünün etrafındaki alanda (rizosferde) bir nevi değiş tokuş birimi olarak kullanıyor. Bitki de mantarın kendi kendine üretemediği şekeri, zaman kaybetmeden ona iletiyor.

Bu ilişki öyle önemli ki, bitki özellikle topraktaki potasyum seviyesi düştüğünde, hemen mantara yardım çağrısında bulunur. Mantarın dikkatini çekmek için de normalde ona karşı kullanmak için sentezlediği hormonlardan birini çok düşük bir yoğunlukta salgılar. Dikkati bitki köküne çekilen mantar sporu, büyümeyi tetikleyici bir başka molekülle karşılık verir ve birleşme başlar. Bu birleşme, bitkiye sadece mineral sağlamaz. İpliksi mantar ağlarının yarattığı yüzey alanı besin emilimini artırır, rizosferdeki rekabet için mantarların salgıladığı moleküller parazitleri uzak tutar. Bu ağ yapısının etrafında kohezyon etkisiyle fazladan su tutulur; kuraklığa karşı direnç artar.

Mikro ölçekteki bu ve bunun gibi henüz keşfetmediğimiz ilişkilerin, gezegenin Karbon, Azot ve Su döngülerine; küresel iklim değişikliğine; karasal hatta denizel ekosistemlerin sürdürülebilirliğine;  tarımsal üretime; toprağın sağlığına; gıdanın besin değerine dolayısıyla insanın sağlığına; sağlıklı insanlardan oluşan topluluğa ve bu topluluğun geleceğine olan etkileri yadsınamayacak açıklıkta.

Topraktaki mikrobiyolojik canlılarla aktif bir ilişki içinde olan bitki, sağlıklı ve besleyicidir. Hastalıklara ve kuraklığa dayanıklı, neredeyse tüm mineral ihtiyaçlarını faydalı ilişkilerle sağladığından iyi gelişen ve büyüyen; eksik kalmayan mineral tedariği sayesinde karmaşık enzimler, proteinler ve şekerler sentezleyerek güçlü genetik materyal üreten bitki; onunla beslenen her canlıya aynı oranda faydalıdır.

Ne yiyorsak, onun yediğiyiz öyleyse. Zira benzer ilişkilerin, yine mikrobiyolojik ölçekte kurulduğu bir yer daha var: ince bağırsaklarımız. Yediklerimizi sindirdiğimiz, sindirdiklerimizle enerji ürettiğimiz, ürettiğimiz enerjiyi karmaşık enzimler, proteinler ve şekerler sentezlemek için kullandığımız döngü tanıdık geldi mi? Bu karmaşık moleküllerle bizim de aynı bitkiler gibi genetik materyal ürettiğimiz ya da? Bağırsaklarımızda, böylesi bir sindirimin gerçekleşmesi için karşılıklı fayda ilişkisi içinde olduğumuz mikrobiyolojik canlılar olduğunu duymak sahiden de o kadar şaşırtıcı mı? Bağırsaklarımızın toprak ekosisteminin bir uzantısı olduğunu söylemek artık yeterince iddialı bir varsayım bile değil. Yani farkında olsak da olmasak da toprağın müştereklerinin bir parçasıyız. Doğa dostu olamayız; doğayız. Toprağın üstünde, fiziksel olarak ona bağlı kalmadan yaşamamız, topraktan bağımsız canlılar olabildiğimiz anlamına gelmiyor. Henüz. Neyse ki.

Bu durumda, bağırsaklarımızdaki yararlı mikrobiyolojik canlılarla, yani “iyi” çocuklarla, bahsettiğim gibi bir ilişki kurduğumuzda; onları ve dolayısıyla kendimizi bu türden ilişkiler sayesinde besin değeri yüksek olan gıdalarla beslediğimizde daha sağlıklı yumurtalar veya spermler üreteceğimiz; bu yumurta ve spermlerin daha sağlıklı bireyler olarak gelişeceği kesin. Ama toprağın altındaki müştereklerin bir parçası olduğumuza dair kavrayışın nesiller boyunca aktarılması ve yerleşmesi gerekiyor. Sadece biyolojik olarak sorumluluk almak yeterli değil; bunu geleceğe taşımak için bir kültürün de üremesi şart.

Bu ilişkiler ağındaki sorumluluklarını yerine getiren sağlıklı bireylerin sağlıklı topluluklar inşa edeceği kurgusu istisna bir gerçeğin değil; bir kaidenin göstergesi değil mi? Kaldı ki, acı ama gerçek: Bu sorumlulukları yerine getirmesek ve bu farkındalığa varmasak dahi öldüğümüzde, toprak mikrobiyolojisi için önemli bir kaynak olarak ölüm ve dirim döngüsüne, dolayısıyla toprak müştereklerine katılıyoruz.

Toprak üzerinde müşterek bir gelecek hayali, hali hazırda kaçınılmaz olarak bir parçası olduğumuz toprağın altındaki müştereklerin farkına varmak ve geleceğin müştereklerini bu iki dünya arasındaki döngüyü onaracak bir paradigmayı inşa etmekle mümkündür.

Bırakın bu döngüyü onarmak için çalışmayı; türlü tarım kimyasallarıyla toprakta yaşayan canlıları öldürüp, tarım makineleriyle toprağın fiziksel yapısına sürekli müdahale ediyor medeniyetimiz.

Oysaki bu onarımı öncelemeden kurmaya çalışacağımız bir gelecek; ne var ne de müşterek.

Evrenin derinliklerine baktığımızda geçmişi görüyoruz. Pekiyi, toprağın derinliklerine indiğimizde de geleceği görüyor olabilir miyiz?

 

 

 

Iraz Candaş