Hafta SonuKültür-SanatManşet

[Hermit] Haritada bir nokta – Ayşegül Sağlam

İçimizdeki aidiyet duygusu mudur yoksa 50’lerden sonraki iç göçün sonucu mu bilinmez; en sevdiğimiz sorudur: “Hemşehrim, memleket nere?”. Adeta sosyalleşme aracıdır. Mesela sohbet ortamı yaratmak istediğiniz kişiye “Havalar da ısındı” derseniz, karşılığı “Evet.” olacaktır. Bu cümle sohbeti kısır bırakır. Hâlbuki memleket konusu uçsuz bucaksız. Asya ile Avrupa arasında bir köprü olan güzel ülkemde savaştı, işsizlikti derken kimse oturduğu yerde duramamış. Herkes, bazen ihtiyaçtan bazense mecburiyetten bir yerlerden bir yerlere gitmiş. Dolayısıyla bu soru neticesinde mutlaka karşınızdaki kişiyle bir yerlerden ortak bir nokta bulursunuz. Ama bu soruyla karşı karşıya kalmanın söyle bir sıkıntısı da vardır. Soruyu soran kişiyi ikna etmek durumundasınızdır. Verdiğiniz cevap karşınızdakini öyle kolay kolay tatmin etmeyebilir. Anne tarafını söylersin, -onu saymaz- baba tarafını ister; üç göbekten memleketini söylersin; ‘Onu geç, onu geç! Esas nerelisin?’ diye nüfus müdürlüğünü, e-devleti zorlayacak bilgileri edinmeye çalışır… Böyle nafile bir çabadır memleket meselesi. Sonu gelmez.

Benim nereli olduğuma gelirsek; babam Kumkapılı, annem Eyüplü. İyot kokusu bağımlılık yapmış herhalde, evlenip gelmişler Beşiktaş’a, haliyle ben Beşiktaşlıyım. Anlayacağınız bizde rakım hiç yükselmemiş. Bizde sular hep 100 derecede kaynıyor. Balığı çok sevmemin sebebi de budur belki. Birçoğunun ismini bilirim, görünce tanırım. Sarıkanatın; küçüğünün çinekop, büyüğünün lüfer olduğunu; lüferin sonunun yaklaştığını ama tadına da doyum olmadığını; palamutun ne zaman yağlandığını bilirim mesela. Ama bunları bilmemin tek sebebi memleket meselesi değil galiba. Bir yerde okumuştum. “Çiçek ve balık isimlerini bilmeyen hikâye yazamaz.” demiş biri. İste onu okuduktan sonra daha bir merak sardım çiçeklere de balıklara da. Evvel ezel çok severim hikâyeyi. En sevilen, en çok okunan tür romandır aslında ama ben ancak üniversiteden sonra alıştım romana; ondan önce hep hikâye… Yukarıdaki sözü söyleyen de benim en sevdiğim hikâyeci olunca ne yapayım? Başladım balıkları, çiçekleri öğrenmeye. Sanki bu tılsımlı bir şeymiş gibi geldi bana. Sanki onları öğrenince düğüm kendiliğinden çözülecek ve ben yazmaya başlayacaktım. Böyle bir hayalle, Sait Faik sayesinde başladı bu tutku. Ama hala çok eksiğim vardı. Mesela Beşiktaş da deniz kenarıydı ama o kadar da denizli bir yer değildi. Bana daha çok denizi olan bir yer lazımdı. Haritadaki ‘O’ nokta… Onu da buldum. Geldim kendisinin iki üst sokağına yerleştim. 50 seneyle komşu olma fırsatını kaçırmış olsam da bu halimden de oldukça memnunum.

“Çocukluğumdan beri ne zaman haritaya baksam, gözüm hemen bir ada arar; şehir, vilayet, havali isimlerinden hemen mavi sahile kayar. (…) Haritada ada görmeyeyim. İçimdeki dostluklar, sevgiler, bir karıncalanmadır başlayıverir.”

O böyle dile getirmiş, sayesinde yazarlığını çok daha başka bir noktaya taşıyacağı adayı. Sanki anakaradan uzaklaştıkça pastan, kirden de uzaklaştığını düşünmüş hep. İnsanların, şehir tasalarından uzaklaştıkça daha sakin, daha namuslu yaşamlar sürdüğüne inanmış. Geçen yıllar aslında durumun tam da böyle olmadığını göstermiş tabii ki yazara. Çünkü insan her yerde insanmış ve onun olduğu her yerde adaletsizlik de varmış pas da kir de… Ama bütün bunlara rağmen kopamamış adadan. Ne de olsa griyi siyah yapan beyazı anca gri yaparmış. O da kendisini kalemiyle avutmuş. Çünkü kendisinin tabiriyle; yazmasaymış deli olacakmış. O da yazmış.

Yazmakla ilgili o kadar laf söyledim; ada, tılsım, çiçek, balık… Ama muhtemelen keramet ne adada ne tılsımda ne çiçekte ne balıkta… O, insana öyle güzel gözlerle bakmayı başarmış ve bunu öyle samimi bir dille ifade etmiş ki… Bu yüzden her okuduğumuzda; Vasili ile balığa çıkan, Yorgiya’ya âşık olan, Ali Çavuş’la kahve içen bizmişiz gibi geliyor. Çıkın mesela Kalpazankaya yoluna; mutlaka duyarsınız ‘Hişt hişt’ sesini, nereden geldiğini bulamasanız da. Kayanın üzerindeki topal martıyı da görürsünüz dönüş yolunda.

Yanılmıyorsam Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bir sözüydü: ‘Bir yeri dolaşırken elimde orayı anlatan şairlerin, yazarların kitabı olur. Onları okuyarak gezince; onların gözüyle, diliyle, daha bir anlamlı gezerim.’ demiş. Ne de güzel söylemiş. İstanbul’u; Beyoğlu’nun sokaklarını, Burgazada’yı, Sait Faik’i okumadan gezince bir şeyler eksik kalır sanki. Oraların ve daha nicelerinin ruhunu anlamak için ihtiyacımız var romana, şiire, hikâyeye…

Yıllardır giderim Sait Faik’in evine. Kapıda bir anı defteri vardır. Hep elim gider yazmaya, vazgeçerim. ‘Koca yazara ne yazacağım, nasıl ifade edeceğim?’ diye. Bugün yine gittim, defteri gördüm, yazmadan çıktım. Sonra geldim eve, birkaç hikâyesini okudum. O kadar doldum ki oturdum bu yazıyı yazdım. O da demişti ya, işte o hesap. Yazmasaydım deli olacaktım.

 

 

Ayşegül Sağlam 

Kategori: Hafta Sonu