[Hermit] Kürk Mantolu Madonna’ya, filtre kahveye ve Rumî’ye dair – Ayşegül Sağlam

Yapılan bir araştırmaya göre insanların %84’ü yapmak istediği işin eğitimini alamıyormuş. Bu durumun en önemli sebebi; insanların, yetenekleri doğrultusunda yönlendirilmemeleri ve istedikleri alana göre değil ‘Allah ne verdiyse’ yöntemiyle üniversitelere yerleştirilmiş olmaları olsa gerek. İster talih deyin ister tesadüf ama ben bu çoğunluktan değildim. Bir şekilde akmış, yolumu bulmuş, Darülfünun’a konmuştum.

Darülfünun, İstanbul Edebiyat Fakültesi

Üniversitedeki ilk günlerimdi. Yavaş yavaş çevreyi tanımaya ve tanımlamaya başlamıştım. ‘Tuvalet ve yemekhane nerede?’, ‘Çay nereden alınır?’, ‘Biber gazı atıldıktan sonra nasıl ve ne şekilde nefes alınır; etkisi kaç dakika sürer?’… gibi hayati soruların cevaplarını bulmak; Laleli kampüsünde geçireceğim dört senenin daha huzurlu ve sağlıklı geçmesini sağlayacaktı. Bir ayın sonunda profesyonel bir üniversite öğrencisi olmuştum. Derslerime giriyor, hocayı dinlerken hangi öğrencinin iyi not tuttuğunu tespit ediyor, vizelerden önce hangi fotokopicide daha az sıra olduğunu kestirebiliyor ve kantinde karışıklık çıktığında nereye ne şekilde konuşlanacağımı biliyordum.

Bu esnada hocalarımızla ilgili de fikir sahibi olmaya başlamıştık tabi. Hangi hoca hangi şairi, yazarı sever; hangisini sevmez. Hangisini yere göğe sığdıramazken hangisinden hiç yokmuş gibi davranır… Kısa sürede politik duruşlarına göre sınıflandırmak mümkündü birçoğunu. Hâlbuki ben hep sanatın ‘politika üstü’ olduğuna inanırdım. Yani şairin, yazarın, ressamın, müzisyenin… mutlaka bir siyasi duruşu vardır; olmalıdır da ama sanat tarihçisi, bu şekliyle mi incelemelidir acaba? Yani kendisine yakın olan şairin dedesinin ne iş yaptığına kadar öğretip karşı görüşte bir şairin yaşadığından bihabermiş gibi davranmak ne kadar yakışır ki bir akademisyene…

Tam bu soruların cevabını ararken bir hocam -ki kanaatimce okulun en açık görüşlü hocalarından biriydi- derse bir soruyla başladı. ‘Sabahattin Ali ismini duyan var mı?’ 100 kişilik sınıftan üç, dört el kalktı. Peki, hakkında ne biliyorsunuz deyince, bir öğrenci, yazarın hayatına dair birkaç şeyden bahsedebildi. O öğrenci, günün akşamında eve gidince, okumaya meraklı tıbbiyeli ağabeyine teşekkür edecekti; ‘İyi ki Kuyucaklı Yusuf’u bana okutmuşsun, sayende bütün sınıfa hava attım.’ diye. Her eve bir ağabey lazım yani ama konuyu çok dağıtmayayım.

Edebiyat okumayı tercih eden onlarca akademi öğrencisinin habersiz olduğu bu yazar, bundan 15 yıl öncesinde o kadar da tanınan bir yazar değildi.  Ahmet Altan’la, Orhan Pamuk’la başlayan ve sonrasında hızla yayılan billboard’lardan kitap tanıtımı alışkanlığı, yeni yeni başlıyordu o yıllarda. ‘Cumhuriyet romanı satmaz artık azizim, bize taze kan gerek.’ diyen zihniyetin yanında eskiye rağbet eden avuç içi kadar öğretmenin insafına bırakılmıştı cumhuriyet romanı. İnstagram bile daha kurulmamıştı. Dolayısıyla yediğimiz yemekler, içtiğimiz içecekler, okuduğumuz kitaplar, yaptığımız sporlar hep bize kalıyordu. Allah’tan sosyal medya bu boyuta ulaştı da (!) bunların hepsini paylaşabilme imkânı bulduk. Yoksa ne olacaktı halimiz?

Bu toprakların yeşerttiği düşünürün pek güzel bir sözü vardır. ‘Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol.’ Rumî 800 yıl önce bu sözü söylerken bu kadar enteresan şekillere bürünebileceğimizi tahmin etmiş miydi acaba? Neden, diyeceksiniz. Örnek vereyim:  Bizi sadece Instagram’dan takip eden birisi, bizim; sürekli spor yapan; bisiklete binen, trekking- hiking tutkunu; konserden sinemadan kopamayan; günün mutlaka birkaç saatini, filtre kahve eşliğinde, Kürk Mantolu Madonna gibi iyi romanlar okuyarak geçiren biri olduğumuzu düşünebilir. Ama biz acaba öyle biri miyiz? Velev ki öyle biriyiz; o zaman şunu görüyoruz; ülkedeki entelektüel sınıf öyle boyutlara ulaşmış, öyle büyük bir kitle haline gelmişiz ki Allah nazardan saklasın… E o zaman bu televizyonların hali ne? Neden akıldan uzak olan her şeye paha veriliyor? Suç oranı neden bu kadar yüksek? Madem üst-insan olmanın gereklerini yerine getirmiş; sporla, sanatla haşrolmuş bir milletiz de neden herkes bu kadar mutsuz… Ben söyleyeyim; olduğumuz hali kendimize yakıştırmadığımız için öyle görünmek istemiyoruz ama göründüğümüz gibi olmaya kıymetlimiz yetmiyor. Kusuruma bakma ama Rumî, artık zaman değişti. Haddim olmayarak sana yapacağım bir nazire ile bitireceğim yazımı.

Nasıl göründüğün mühim değil fotoğrafı hangi filtreyle çektiğin mühim!

 

 

Ayşegül Sağlam

@hermitaysegul