Saros Körfezi için sevindirici haber: Kalker ocağına “ÇED gereklidir” kararı

Keşan’a bağlı Mecidiye köyünün Saros Körfezi kıyısındaki ormanlık alan, 2006’da Kütür ve Turizm Bakanlığı tarafından ‘Turizm Koruma ve Geliştirme Bölgesi’, 2010 yılında ise ‘Saros Körfezi Özel Koruma Bölgesi’ ilan edildi.

Türkiye ve dünyadan dalış yapmak için grupların da akın ettiği körfezde, tüm bunlara rağmen denize yaklaşık 500 metre uzaklıkta bulunan ormanlık alanlarda taş ve kalker ocakları art arda açılmaya başlandı.

Saros’un yeşil kıyıları ve ormanlık alanları tahrip edilirken Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Mart 2017’de bölgedeki kalker ocakları için ‘ÇED raporu gerekli değildir’ kararı verdi.

Karar üzerine Saros Körfezi Mecidiye Turizm ve Çevre Kültür Varlıklarını Koruma Derneği, avukat Bülent Kaçar aracılığıyla Edirne İdare Mahkemesi’ne yürütmeyi durdurma talebiyle başvurdu.

Mahkeme, ‘ÇED raporu gerektiği’ yönünde karar verdi.

Kaçar, kararın ardından bölgedeki ocakların faaliyetlerini durdurmak için valiliğe başvurdu.

“Rehabilite edilen ocak yok”

DHA’dan Ali Can Zeray’a konuşan Kaçar, gerek Saros’da gerekse Istranca ve Trakya’nın diğer yerlerinde bugüne kadar terk edildikten sonra rehabilite edilen taş ocağına rastlamadığını söyledi.

“Çevre ve maden mevzuatına göre taş ve kalker ocakları veya herhangi bir maden ocağı, kömür ocağı işletmesi sona erdikten sonra tahrip edilen alanların eski haline döndürülmesi, gerekli ağaçlandırılıp rehabilitesi yapılması gerekiyor. Ancak bugüne kadar Türkiye’de dahil bunun olumlu örneklerini görmüş değiliz” diyen avukat, taş ve maden ocaklarını terk edilip gidildiğini, bölgede tozlaşma ve su birikintisi olduğunu kaydetti.

“Çevreye etkisi değerlendirilmeli” 

Tozların ve ağır metallerin çevredeki tarım alanlarına yayılarak sağlığa ve bölgeye zarar vermeye devam ettiğini ifade eden Kaçar, valiliğin, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın ve diğer bakanlıkların etkin denetimler yapmasını beklediklerini dile getirdi.

Avukat Kaçar, mahkeme kararına ilişkin şunları söyledi:

“Biz Saros’ta, Istrancalar’da, Trakya’da kalker ve taş ocakları zulmünün ve işkencenin bitmesini istiyoruz. Trakya çok özel ekolojik değerlere sahip. Trakya’ya baktığımızda üç tarafı denizlerle ve ormanlarla  kaplı. Üç ayrı dağı ve inanılmaz verimli tarım alanlarına sahip bir bölge. Bu çerçevede baktığımızda yerin üstü, yerin altından çok daha değerlidir. Çünkü bu yerin altındakilere, biz Istranca, Koru Dağları’nı, Ganos’u, Soros’u, Uçmakdere’yi, Dubnisa Mağarası’nı İğneada’yı değişemeyiz, değiştiremeyiz. Biz burada yüzyıllarca oluşmuş toprak varlığından bahsediyoruz. Toprak ve su hayatın olmazsa olmazları ama maden öyle değil. Şu an her madencilik faaliyeti ağır metallerin yeryüzüne o verimli alanlara, içme sularına, tarıma doğaya saçılması demektir. Eğer siz bu madenciliği Türkiye’de, adamakıllı mevzuata, çevre korumacılığa, canlı sağlığa uygun yapamıyorsanız yapmak zorunda değilsiniz. Çünkü bu beraberinde kanseri ve ölümü getiriyor. Dolayısıyla sağlık etki değerlendirmesi yapmadan, çevresel etki değerlendirmesi yapmadan, hiçbir politika hiçbir karar verilmemelidir. Bugün gelinen noktada doğayı korumak, yaşamı korumaktır. Bugünkü yapılan her yıkıcı faaliyet içme sularımızı, tarım alanlarımız, ormanlarımızı yani hayatımızı köreltmekte yok etmektedir. Biz bu çerçevede Trakya Platformu olarak  bugüne kadar bilimsel hukuksal itirazlarımızı Trakya’da yaşamak adına yaptık. Ve bu çerçevede de her türlü yıkıcı, ekolojik yıkım getiren, politika karar proje işletmenin takipçisi olacağız.”

 

(Diken)