Rumlar o kadar da nazik insanlardı ki…- Korhan Gümüş

“Rumlar çok iyi insanlardı. Çok nazik ve güler yüzlüydüler. Kimselere bir zararları, kötülükleri olmazdı. Komşularını dostları olarak görür, severlerdi.  O kadar iyidiler, o kadar naziktiler ki kendilerine yapılanlara hiç seslerini çıkarmadılar. Başlarına gelenlere rağmen hiç konuşmadılar!..”

Büyükadalı Rumları anlatıyor, komşum Yakup Bey, eski evlerin önünden geçerken. 

Şu anda seksenlerinde olmalı. Bugünlerde sabahları köpeğimle yürüyüş yaparken karşılaşıyoruz. Zaman zaman oturuyoruz, sonra yürümeye devam ediyoruz.  Hem yürüyoruz, hem konuşuyoruz. Binaların, bahçe duvarlarının önünden geçerken Yakup Bey elindeki bastonu uzatarak bana gösteriyor ve anlatıyor: Onun Büyükada’ya geldiği zamanlarda (50’lerin başı olmalı) ne de olsa Büyükada’da Rumlar çoğunlukta. “Burada Yorgo otururdu. Kızları zaman zaman Ada’ya gelir…”

Yetimhane’nin önünden geçiyoruz. Bana buradaki çocukları anlatıyor. İçinde nasıl bir düzen olduğunu, hocaları, etkinliklerini hatırlıyor. Ben de seslerini duyar gibi oluyorum.

Sonra Büyükada’daki 6 Eylül gecesi yaşanan olayların Ada’daki yaşamı nasıl etkilediğini anlatıyor. Çarşı’da bir zamanlar bütün esnafın, faytoncuların Rum olduğunu söylüyor. Biraz durakladıktan sonra, saldırı için balyozların emniyet amiri tarafından ellerine tutuşturulduğunu kulağıma fısıldıyor. Buzdolaplarının motorlarına kadar parçalandığını, her şeyin yağmalandığını, çarşıda cam çerçeve bırakılmadığını, kırılan dökülen eşyaların caddeye saçıldığını anlatıyor. Bunların detaylarını o kadar iyi biliyor ki,  burada uzun yer kaplamasın diye geçiyorum, söylediklerinden kendisinin de katıldığını anlıyorum. “Biz de çok cahildik, ne söylendiyse yapmaya hazırdık” diye bu bahsi tamamlıyor. Sonra sesini alçaltarak, arada yutkunarak kendisinin de katıldığını ama Rumların korkutulup kaçırılmasından sonra Büyükada’nın eski halinden eser kalmadığını, neşesinin kaçtığını söylüyor.

Anladığım kadarıyla Yakup Bey’in ilkokul tahsili yok. Eğitim için fırsatı olmamış. Ailesi çok fakirmiş, zor koşullarda yaşamış. Çocuk denecek yaşta köyünden Ada’ya işçi olarak gelmiş. Her işi yapmış. Sözlerine “benim gibi cahil bir kişi bilmez, ama…” diye başlıyor. Şimdi Rumlardan kalma büyük bir yapının sahibi. Onu kiraya vererek geçiniyor. Önünden geçerken konuştuğumuz yapıların çoğunun da kendisi gibi geçmişte yoksul olan insanlar tarafından sahiplenildiğini anlatıyor. Ama asıl büyük mülklerin kamu görevlilerine ait olduğunu ya da satıp zengin olduklarını söylüyor.

Buraya kadarı, yaşananlar genellikle hepimizin bildiği şeyler. Ancak burada Yakup Bey’in yorumu önemli. 

Rumların bir itirazlarının olamadığını, seslerinin çıkamadığını, ya da duyulmadığını çok iyi ifade ediyor. Kendisi sanki Spivak, Butler falan okumuş ve hazmetmiş bir kişi izlenimi veriyor. Belki de ben öyle yorumluyorum. “Çok cahildik” ve “ne söylense yapmaya hazırdık” sözlerinden. Ben seslerinin duyulmamasının, katılım hakları bulunmayanların haklarından da mahrum olmak anlamına geldiğini anlıyorum. “Rumlar ne kadar iyiydi” söyleminin arkasındaki ikircikli durumdan. Başlarına gelenlere rağmen sesleri çıkmadı mı, yoksa korkutuldular ve idrak sınırlarının dışında mı kaldılar? Sesi çıkmayan, ötekileştirilen, konuşmasına izin verilmeyen, hakları tanınmayan mıdır?

Bir başka küçük ayrıntı ise Adalar’a karşı kıyılardan teknelerle yağmacıların gelmesi, geceleri Rumların işyerlerini soyup soğana çevirmesi… Buna da emniyet güçlerinin müsaade etmesi. Yani sanki herkes biliyormuş ama bilmiyormuş gibi yapıyormuş, bu olay geceleri kanıksanmış bir durummuş. Başka bir çalışmada adaya yağmaya gelen ve sonra bir şekilde orada kalıcı olmuş ve zenginleşmiş olanları tanıyormuş karşı kıyıda üniversite için bir saha çalışması yapan bu görüşmeciler. Bir yerde yazmıştım, hani bir gece Kınalıada Camii’ni yanlışlıkla yağmalayan ve hiç beklemedikleri bir şekilde halk tarafından derdest edilen hırsızların yakayı ele verince, “biz onu bir gavurun evi zannettik, cami olduğunu bilseydik yapar mıydık” demeleri gibi.

Bir ahşap evin önünden geçerken soruyorum, “neden bu kadar bakımsız?” Ne de olsa Büyükada’da deniz manzaralı müstakil bir köşkü sahipleri kiraya verse, bu nedenle bile bakımlı kalır. Anlayamadığım sorunun cevabı ise hazır. Yakup Bey evini işgal eden bir kişi tarafından (yalnızca) evini görmek isteyen bir Rum ailenin nasıl sopalandığını anlatıyor. Bu konular nasıl mı açıldı? Yakup Bey Adalar’daki imar, el koyma rejiminin nasıl oluştuğunu çok iyi analiz ediyor ve sistemin nasıl kurumsallaştığını anlatıyor. Fakir ve mağdur, sermayesiz bu insanlar, Adalar’da sayısız mülk sahibi olan devlet görevlileri, Büyükada’yı haraca bağlayan kişilerin yanında çok masum kalıyor.

Tekrarlıyor: “Rumların hiç sesleri çıkmadı…” Korku içinde yaşayan bu insanların ne yapmalarını bekleyebilirdik, mesela? Kendilerine saldıranlara aynı şekilde karşılık vermelerini mi? Sahilde nöbet tutup, kendilerine zarar vermesinler diye Türkleri adaya sokmamalarını mı?  Kendi canlarını, mallarını, ırzlarını emanet ettikleri devletlerinden şikayetçi olmalarını mı? Acaba sesleri çıksaydı, onları duyacak kimse olacak mıydı? Duyulsa anlaşılacak mıydı? Sesini çıkarmaya çalışacak birilerinin olduğunu bir düşünelim.

Sorunlarını Belediye ve Kurul ile ilişkilerini nasıl çözdüğünü çok güzel anlatıyor. Tanımadığı insan yok. 

Yakup Bey’in evet, ilkokul tahsili bile yok. Gene konuşmasına başlarken hep “benim gibi cahil bir insanın bileceği bir konu değil, ama…” diye başlıyor. Kamu alanının dışına atılmış olanların yaşamlarının nasıl kırılganlaştığını anlatıyor. Yönetimin nasıl yaşamalarına izin verme/vermeme gücü kazandığını, yönetimsel uygulamalarla adım adım nasıl kazındıklarını anlatıyor. Genellikle hep madunlar tarafından bakıyoruz, madunlar konuşsun istiyoruz. Oysa diyelim Müslüman halktan birinin, faillerin bakışı, temsiliyet analizi de eşit derecede önemli.

Yakup Bey, şiddetle Adalar’daki yönetimsel işlevler üzerinde etkili olan insanlar ile prekarite sınırlarında yaşayan insanlar arasında nasıl bir ilişki kurulduğunu, şiddetin nasıl meşrulaştırıldığını çok iyi ifade ediyor. Yakup Bey’in yorumları, bugün bayraklarıyla savaşı desteklemek için gösteri yapan faytoncuların durumunu anlamak için çok anlamlı. Yakup Bey, okumamış ama analiz yapmış, işleyişi çözmüş! Hatta kurumların tutumlarını mülkiyetlerin el değiştirmesi üzerinden görmek açısından daha aydınlatıcı. Fakat konu üzerine nadir de olsa konuşanlar, Yakup Bey gibi bir perspektif kazanmış olanlar.. Bu anlatılar tabii bizim için anahtar. Hep diyoruz ya bireysel bellek, toplumsal belleğin resmi tarihle iç içeliğini sarsacak tek şey diye. Daha çok insana ulaşmak gerek. Hafıza çalışması bize kültürel miras, temsiliyet, mülklerin el değiştirmesi ve daha önemlisi nasıl el değiştirdiği ile ilgili çok şey söyleyecek.

Bu arada saha çalışmalarında bir yöntem varmış; adı “walk&talk method” olarak geçiyormuş. Konu üzerine akışta giden bir sohbetmiş. Bir de bahsi geçen mekânlar içinde yürünüyormuş. Bunu uygulamak mümkün. Hafıza yürüyüşlerindeki amaçları çeşitlendirip, derinleştirmek adına yapılabilir. Kültürel miras ve haklar için sivil farkındalığı harekete geçirmenin en doğrudan yollarından biri. Doğrudan deneyim ve katılım. Hafıza çalışması yaparken nasıl bir çevre vardı, kimler nasıl yaşamıştı falan bunları kendimize soruyoruz. Hatta bazen şaşkın bir şekilde “neden gittiler” diye soruyoruz.  Fakat bugünkü kurumsallaşan, kamusal yönetimlerin içindeki zorbalığın kökenleri de bu hafıza çalışmalarının bir parçası olmalı. Çoğunlukla yalnızca devletlerin oynadığı rolden söz edilir. Evet, bu tür pogrom, katliam türü olayların devletler tarafından organize ediliyor, bunu biliyoruz. Her uluslaşma çabasında veya ulusdevletin çıkmaza girdiği kriz durumlarında, bütünlüğü bozanları temizlenmeleri gereken bir leke olarak gördüklerini biliyoruz. Mülkiyetin, zenginliğin el değiştirmesi gerekliliği yüzünden.

Ancak gerek yöneticilerin gerekse de sivillerin ne yaptığı tam da kişisel anlatılarda ortaya çıkıyor. Siviller ve yerel yöneticiler arasındaki işbirlikleri… Yerlerinden böyle travmatik yollarla koparılan, dışlanan, silinen insanların belleği kadar faillerinki de önemli. Biz örneğin, bugün 6/7 Eylül’de Büyükada’da neler yaşandığını biliyor muyuz? Olan biteni konuşabiliyor muyuz? Resmi tarih ve hafızanın dışına çıkabilmemiz ve bireysel belleklere başvurarak ötekileştirici, nesneleştirici bakışın mekândaki yapılanmasının sonuçlarını ortaya çıkarma çabamız önemli. Büyükadalı Yakup Bey ile sohbet de bize bu konular üzerine çok aydınlatıcı ipuçları sunarken, bugünkü milli rejimin nasıl kurumsallaştığına işaret ediyor. Bu nedenle kültürel mirası bu mülkiyet meselesi üzerinden değerlendirmek isabetli.

Burada Yakup Bey’in anlatısını aktarıyorum ve yorumluyorum. Onun söylediğinden benim anladığım şu: Politik alandaki bazı kişiler seslerini çıkarmış olabilirler ama sivil halkın sesini çıkarma imkanları yoktu. İstanbul’daki Rumlar 2. Savaş sonrası Athenogoras’la umutlandılar, 60’lı yıllardan sonra “anlaşıldı, biz burada yaşayamayacağız” dediler, gittiler. Bugün yurt dışına gidenler gibi. Çünkü karşılarında kendi krizini öteki üzerinden çözen bir devlet vardı. Direnenler olmuş olabilir, ama onların başlarına gelenleri bilmiyoruz. Adada zannedersem Yakup Bey gibi tanıklık yapmış çok insan var. Belki benim gibi insanlarla konuşurken, “okumuş” olarak görüp, duymak istediğim şeyleri söylüyor olabilirler. Ama aynı şeyi bu yazıyı yaparken ben de yapmıyor muyum? Evet, büyüklerim bu saldırıya katılmadılar. Devlet yöneticisi falan da olmadılar. Ama gene de imkanlar ve fırsatlar olmasaydı, ailem ne durumda olurdu?  Ben olduğum yerde olabilir miydim?

Bunları sormak saçma gelebilir, biliyorum ama ister istemez kendi elde ettiğimiz imkanları reddetmiyoruz, kabulleniyoruz. Farkımız kimi zaman elde ettiğimiz imtiyazların kendimizi yakması… ve kimi zaman da sorgulamak için çırpınmamız!

Korhan Gümüş