Hafta SonuManşet

Doğaya öykünen yaşam biçimleri: Bir yaşam ideali olarak doğa – Ebru Bingöl

Resimsi peyzaj resmine bir örnek: Claude Lorrain, Tiburtine Tapınağı ile nehir peyzajı, Tivoli, 1635, Kaynak: Victoria Ulusal Galerisi.

Bu yazı, doğa imgesinin, bir yaşam biçimi üzerinden tanımlandığı takdirde doğanın kendisine hizmet eder bir biçimde üretiminin zorlukları üzerine. Ama sanılacağının aksine umutsuz bir yazı değil; elimizde ne olup ne olmadığını daha iyi görmek adına bir metin. Ezbere söylemler yerine, elimizde olanlarla neler yapabileceğimize odaklanıp, potansiyelleri besleyerek olasılıklara dönüştürmeye ışık tutmak üzere yazıldı.

Bildiğimiz üzere uçak teknolojileri vs derken dünyanın neresinde olursa olsun artık dokunulmamış doğa kalmadı. Ancak ve ancak insan tarafından üretilmiş ikinci doğadan[1] bahsedebiliyoruz. Çünkü 18. yüzyıl aydınlanması ile insan aklının devreye girdiği, doğanın artık korkulan değil, müdahele edilebilen, değiştirilebilen bir olgu olarak ele alınmaya başlamasıyla birlikte, doğa artık dokunulmaz olmaktan çıktı. İlk varoluş halinden epeyce uzaklaştı; kendi amaç ve ideallerimiz uğrunda dönüştü; yeniden yeniden tanımlandı. Günümüzde ise her tanımlama,  geçmiş içerikleri, yeniden üretilme biçimleri ve ona yüklediğimiz anlamlarla birlikte, koca bir katmanlar yığını ile geliyor. Doğanın tanımı, ancak aklımızda kurguladığımız, idealize ettiğimiz halini çağırıyor.  Olgusal gerçekliğinin yanında kelime anlamına baktığımızda işin zorluğunu kavrayabiliyoruz. Doğa kelimesi bile tek bir gerçekliği içermiyor. Romancı, edebiyatçı Raymond Williams “doğa belki de İngiliz dilindeki en karmaşık kelimedir”[2] diyor. Etimolojist A.O. Lovejoy[3] ise, doğa ve doğal kelimesinin karşılığı olarak sadece antik Yunan’dan 18. Yüzyıla kadar kullanılan 66 farklı kelime tespit etmiş.

Peki öyleyse doğal yaşam hayallerinin, kırsala dönme nostaljisinin dillere pelesenk olmaya başladığı bu günlerde, içinde yaşadığımızı hayal ettiğimiz doğa imgesi de neyin nesi? Hangi doğa?

1940lı yıllara gidelim. Dünyada savaş sonrası belirsizlik hakim. Kentler yıkılmış, bombalanmış yapılarla dolu. Ekonomik ve sosyal huzursuzluk hat safhada. Teknoloji ve bilime inanç sarsılmış. Kentsel planlama da hem bu inançsızlıktan etkilenmiş, hem de bunca yıkık kenti yeniden planlama zorunluluğu karşısında geliştirilen yaklaşımların çeşitliliği ile yükselişte. İngiltere’nin dünya üzerindeki lider olma vasfının zedelenmiş. Hubert de Cronin Hastings (1902–1986) o esnada İngiltere’de yirmiyedi yaşında babasından yadigar aldığı Architectural Press’in başına geçmiş, aynı zamanda Architectural Review dergisinin erken yaşlarda editörü olmuş. Slade Sanat Okulu’nda resim öğrenimi almış, Bartlette Mimarlık Okulundan dersler almış ama bitirmemiş bir sosyalist. 18.yüzyıl kentlerinin düzensiz güzelliğine, o dönemin İngiliz bahçe düzenlemelerine, İngiltere’nin içtihatlara dayalı hukuk anlayışına (common law), hayranlık duyuyor. Romantik akımdan, özellikle aydınlanmayı hayalgücünün köleliği olarak adlandıran  William Blake (1757-1827)’den çok etkileniyor. 17. Yüzyıl ressamlarından Uvedale Price’ın güzellik ve yücelik normlarının ötesinde, çeşitlilik, karmaşıklık, gelişigüzellik ve çürüyen, mükemmel olmayan başka bir güzellik çeşidi olarak öngördüğü resimsi peyzaj yaklaşımlarına ilgi duyuyor[4].  Ona göre, Gotik yenilenme öncesi 17. Yüzyıl öncesi serbest formlar, biçilmiş meralar, durgun su yüzeyleri kozmozun bir modeli gibidirler. Hastings, doğanın kutsal düzenini  keşfetmeyi ve görünmeyen yöntemini anlamaya çalışmak yerine gördüklerini aktarmayı seçer. Bu sebeple bir idelize edilmiş bir estetik stil önermez ya da bir rasyonel akıl yolu ile doğayı çözümlemekten uzak durur. Onun tercihi olan 18inci yüzyıl resimsi teorisi, doğayla çalışmak için uyumlu yollar sunmakta, doğa ve insan arasında bağlantıyı kuvvetlendirmekte ve modern toplumda zedelenen gerçek insan doğasına yeniden dönüş için bir araç sunmaktadır.

Resimsi peyzaj resmine bir örnek: Claude Lorrain, Tiburtine Tapınağı ile nehir peyzajı, Tivoli, 1635, Kaynak: Victoria Ulusal Galerisi.

Hastings, eski resimsi İngiliz kentlerinin savaş sonrası kentleri yeniden düzenleme için bir örnek olabileceğine inanır. Resimsi güzelliğin çeşitliliği barındıran yapısı, aynı zamanda toplumdaki herkese farklı lezzetler sunan liberter bir demokrasi tavrını da yansıtmaktadır. Hastings, doğadaki bu eşsiz uyumu ve güzelliği kentlere de aktarmayı önerir. Doğayı bir metafor olarak kullanarak, toplumun yeniden inşaasını önerir. Böylece kent de doğanın eşsiz sunumu olan resimsi bahçelerde olduğu gibi, manzarayı değil, içinde yürüyen insanın deneyimini zenginleştirecektir. Fotoğrafa ilgisinin olmasının  da katkısıyla, çoklu açılardan deneyimlenen, düzensiz sokakları olan kentlerin planlanmasını önerir. Duyguyu aklın üstüne  koyarak görsel deneyimde ve görsel kültürde bir devrim önermektedir. Kentler yoğun, kompakt ve sosyal olarak kapsayıcı olmalıdır. Yayılarak kentin çeperinde yer alan doğaya zarar vermemelidir. Bu amaçla Architectural Review dergisinin 1971 yılındaki sayısını Civilia adındaki hayali bir kent tasvirine adar. Civilia, kampanyasının kapak sayfasında, Kuzey Nuneaton Kasabasındaki dağları ve tepeleriyle resimsi bir güzelliğe sahip maden ocağının fotoğrafı vardır. Hastings bu yerde mevcut su kanalına eklenen bir göl önerir. İngiliz kanal sistemine öykünen su kanalı boyunca ulaşım ve çeşitli rekreatif amaçlarla kullanılmasını önerir. Kolaj tekniği kullanılarak kasabanın önceki hali üzerine eklemlenmiş göl ve kanal boyu yaşam biçimi Hastings’in idealize ettiği demokratik yaşam biçimini resmeder. Teknik olarak kolajın kullanılmasının arkasındaki amaç, herkesin kent planlamasında söz, anlayış, hak ve yetkinlik sahibi olmasını mümkün kılmaktır. Ancak bu kolaj resme baktığımızda birçok belediye başkanının seçim propogandalarında kullandığı imajları görür gibi olurunuz. Hastings daha fazlasını yapamamıştır.

Kuzey Nuneaton Kasabasının önceki ve Civilia sonrası hali. Kaynak: The end of suburban man, (London: Architectural Press , 1971), 49.

Hugh Casson,resimsi  kent içinde yürüyen insanın deneyimini gösteren perspektif çizimi.  Kaynak: «Test Case», The Architectural Review

Hastings’ten yirmi yıl sonra Amerika’lı bir kent plancısı ve peyzaj mimarı olan Ian McHarg (1920-2001), yine resimsi peyzaj yolu ile doğaya ulaşma ve kentleri sağlıklı hale getirmenin yollarını arar. Ian McHarg, kırsala yolculuklar yapan, doğada vakit geçirmeyi seven bir doğa aşığıdır. Bu dönemde, 1940lı yıllarda biyolog L. Bertalanffy tarafından öne sürülen sistem kuramı tüm bilimleri hala güçlü bir şekilde etkilemektedir. Çevre sorunları baş göstermekte, 1973 enerji krizi ortaya çıkmakta, ekonomide krizler görülmektedir. McHarg, tüm bunlara çözümü doğayı anlamakta, doğa ile tasarlamakta ve onu korumakta görür. McHarg’a göre anlaşılması ve kentlere aktarılması gereken ekolojik sistemin ta kendisidir. McHarg, Pennsilvanya Üniversitesi’nde bu konuda eğitim verirken birçok farklı disiplinden uzmanı bir araya getiren stüdyo dersleri verir. 1960larda “İnsan ve Çevre” isimli derslerini televizyon şovu olarak da sunmaya başlar. 1969’da yayınladığı “Design with Nature / Doğa ile Tasarlamak” adlı kitabı ile çevre korumanın en önemli isimlerinden biri haline gelir. Ian McHarg’ın öngördüğü doğa yaklaşımı, tıpkı Hastings’te olduğu gibi pasif bir doğa anlayışı ortaya koyar ve doğa, biz insanoğlu tarafından korunmaya ihtiyaç duyar.  Ancak McHarg’ın yaklaşımı Hastings’ten farklı olarak doğayı “objektif ve sistematik bir yol sunan” ekoloji aracılığıyla keşfetmeye çalışır. Hastings, dinleri endüstrileşmenin doğa üzerindeki kötü etkilerini azaltacak bir araç olarak görürken, McHarg’a göre dinler sadece kendi kendi doğrulayan sistemlerdir ve yetersizdirler.

McHarg, 1940larda biyolog L. Bertalanffy tarafından öne sürülen sistem kuramından yola çıkarak, kentleri ve kırı birbirinin antitezi olan bir sistemin parçaları olarak değerlendir. Kentler doğal sistemler değildir ancak doğanın kuralları ile daha düzgün hale gelebilirler[5]. Kır, doğal ve kültürel evrimleşme sonucu kente dönüşür. İnsan, bu evrilen sistemi ekoloji ve bilimsel yöntemlerle çözmeli ve arazi kullanımlarını doğaya uyumlu olarak planlamalıdır. Dönemin Bahçe Şehir yaklaşımının ürettiği anlamsız, kullanılmayan boş arka bahçelere karşıt olarak, modern kullanım-temelli programlama önerir. McHarg jeoloji, hidroloji, peyzaj değerleri, kültürel değerler vs gibi doğal kültürel katmanları haritalar üzerinde çakıştırarak insanoğlunun yerleşmesi için, ormanların korunması için, rekreasyon için vb. en uygun yerleri saptar.  Doğa, bir anda, bilim ve teknoloji aracılığıyla kavranabilen ekolojik bir sistem olarak görülmeye başlanır. Bir kuralı, matematiği, sistematiği vardır. Bu sistem, kentsel yerleşimlere, rekreasyonel kullanımlara, tarım arazilerine uygulanabilir. Bu noktada Hastings’in anlaşılamaz, ancak deneyimlenebilir doğa anlayışından oldukça farklıdır. Hastings kaotik, karmaşık olarak tasvir ettiği doğanın anarşist güzelliğini yüceltir. Bunun karşısında McHarg anarşist karmaşanın bir hastalık, bir yanlış kullanım ürünü olduğunu düşünür. Modern planlama ile bu düzensiz hastalık regüle edilebilir. Ancak görürüz ki ironik bir şekilde, 1970lerin sonuna gelindiğinde McHarg,  nasıl daha az maliyetle yeni yerleşimler kuracaklarını saptamaya çalışan arazi yatırımcıları tarafından proje geliştirmesi için sıklıkla çalıştırılır.

Bahçe şehir anlayışıyla üretilen bahçeli evler. Arka bahçeler boş ve kullanılmıyor. Kaynak: Ian McHarg, ‘‘Open Space and Housing,’’ içinde Architects’ Yearbook 6 (London: Elek Books, 1955), 75–82.

Ian McHarg’ın Potomac Nehir Tabanı için hazırladığı Orman Yerleşimine Uygunluk ve Kentsel Yerleşime Uygunluk haritaları. Kaynak: Ian McHarg, Design with Nature (New York: Natural History Press, 1969).

Her iki örnekte de doğaya öykünen yaşam biçimleri kurgulanmakta, ancak ironik bir şekilde bu kurguların sonları doğaya hizmet edememektedir. Her iki örnekte de doğa birbirinden çok farklı iki şekilde tanımlanmaktadır. Aslında idealize edilmektedir. Çünkü odaklanılan şey, doğanın kendisi olduğu kadar ve hatta ondan ziyade idealize edilen bu doğanın üreteceği  yaşam biçimidir. Dolayısıyla doğa, hayal edilen yaşam biçiminin  idealize edilmiş bir biçimidir. Caspar David Friedrich͛’in 1818 yılında resmettiği, «Sis denizinin üzerinde merak eden” / Wanderer above the sea of fog” isimli tablosu, insanevladının bu bakış açısını resmeder gibidir. Resimdeki insan figürü, medenileşmiş bir yapının parçası olarak, bilinç sahibi kültürel bir varlık olarak kendini doğadan uzak tutmakta, bir uçurumun kenarından onu izlemektedir. Bu resim aynı zamanda aydınlanma döneminin doğaya hükmetmeye müktedir bakış açısını da sembolize etmektedir. Resimde sis denizine bakan insan da muhtemelen doğanın bir şekilde içinde  olduğu planlar yapmaktadır. Buradaki insan figürü H.C.D. Hastings’tir, Ian McHarg’tır.

Doğaya dönmeyi arzuladıkça, doğal yaşamı tercih ettikçe yaptığımız şey aslında içimizdeki başka bir ideal yaşam tanımına yaklaşma isteği. Her birimizin kendi zihinlerimizde oluşturduğumuz bir idealden başka bir şey değil. Hatta her doğa koruma arzusu bile arkasında idealize ettiği bir toplumu, bir yaşamı sembolize ediyor. Aslında peşinden koştuğumuz bir yaşam biçimi ideali; hepsi bu. Doğanın kendisiyle alakası yok.

Caspar David Friedrich͛,  1818, «Sis denizinin üzerinde merak eden” / Wanderer above the sea of fog”

[1] Birinci, ikinci, üçüncü doğa kavramları için Yeşil Gazete’deki bir önceki yazıma göz atabilirsiniz. https://yesilgazete.org/blog/2017/11/18/doga-peyzaj-insan-iliskisi-uzerine-ebru-bingol/

[2]  Raymond Williams, Keywords (New York: Oxford University Press, 1983), 219.

[3] A.O.Lovejoy, “Some Meanings of Nature”, in A.O. Lovejoy et al., A Documentary History of Primitivism and Related Ideas, Baltimore, 1935, 447-56.

[4] Erdem Erten (2012): I, The World, The Devil and The Flesh: Manplan, Civilia and H. de C. Hastings, The Journal of Architecture, 17:5, 706.

[5] Ian McHarg, (1996). A quest for life: An autobiography. New York: Wiley. Quoted in Frederick R. Steiner, The Essential Ian McHarg: Writings on Design and Nature (Washington, DC, 2006), 62.

 

Ebru Bingöl

Kategori: Hafta Sonu