[Arada bir] Ağlayan ardıç – Yaşar Özürküt

Bu yazımızda, yakında yitirdiğimiz, tek şiirli bir şairi tanıtacağız ve de şiirine konu olan ardıç ağacına göz atacağız.

Tek şiir deyince, tek kitaplı (Hasretinden Prangalar Eskittim) değerli ozan Ahmet Arif geldi aklıma. Oğlu Filinta ile yapılan bir söyleşiyi dinledim geçen gün. Şiirlerini kâğıda yazmazmış. Tek kitabını da, matbaada banta okumuş, çözüp kitabı basmışlar. Yeni bir kitap yapmasını söyleyen oğluna: ”Haftaya İstanbul’a gideceğim. Orada banta okurum… Dinleyip yeni kitabı yaparlar” demiş. Ve ömrü bir haftaya yetmemiş. Yazılmamış şiirlerini de birlikte götürmüş.

Bu tek şiirli ozanımız Hikmet Uysal‘ı tanıtalım öncelikle… Şimdi Amerika’da, Seattle’de yaşayan Değerli Dostlarım Sedat ve Mustafa Uysal’ın amcalarıdır Hikmet Uysal. Yakında 93 yaşında yitirdiler Hikmet Amcayı…
Mustafa Uysal’ın kaleminden tanıyoruz:

“Ereğli yakınlarında İvriz köyüne yakın arazide bir okul açılır ve adına “İvriz Köy Enstitüsü” derler.
Hadim’in Aşağıhadim köyünde yaşayan Hikmet de duyar okulun açıldığını. Köy çocukları içindir bu okullar… Artık İvriz’dedir, diğer köylerden gelen çocuklarla birlikte. Yeni bir eğitim ordusu yetişecektir Köy Enstitülerinden.

Uzatmayalım. Aşağıhadimli Hikmet Uysal, İvriz’den sonra da enstitünün sağlık bölümünü okur ve sağlık memuru olarak göreve başlar ve uzun süre köylerde, şehirlerde çalıştıktan sonra günü gelince emekli olur…

Uzun yaşam serüvenini, Konya’da bir hastane odasında, 93 yaşında “Elveda güzelim dünya/ve merhaba kâinat” diyerek bu dünyadan çekip gider. Amcam Hikmet Uysal’ın yazdığı tek şiirinin hikâyesidir bu.

“Günlerden bir gün öğretmenimiz sınıfı kırlara götürdü. Hepimiz köy çocuğuyuz. Davar sürüsü gibi dağıldık yamaç araziye. Kepirin üzerinde bir ardıç ağacı gördüm. Cebimden kurşun kalemimi ve küçük defterimi çıkardım ve yazmaya başladım. Sonra okula dönünce öğretmenime gösterdim. Çok beğenmişti… Başka şiir denemelerim de oldu ama yaşayan tek şiirim AĞLAYAN ARDIÇ oldu. 

AĞLAYAN ARDIÇ
Yüksek bir kepirin üstündesin sen
Dalların kurumuş kocaman ardıç
İhtiyar değilim gencim ben desen
Kuşlar da konmuyor dalına ardıç.

Hiç yaprağın yok ki ciğerin olsa
Hicranlı kâinat sararsa solsa
Göğün fırtınası esse kudursa
İhtiyar olsan da yıkamaz ardıç.

Göğsünü germişsin seher yeline
Üstünde derenin coşkun seline
Bir odun olmuşsun köylü evine
Dedemden daha çok yaşlısın ardıç.

Senden ilham aldım geldim yanına
Oturdum mukaddes kuru dalına
Kepirin üstünde yüce şanına
Masum Hikmet’ini kabul et ardıç.”

Köy çocuğu olmama karşın, ardıç ağacını ve özelliklerini fazlaca bilmiyordum. Bu konuda bildiğim tek şey, ağaçların üremesinin ardıç kuşlarıyla olduğu idi… Bizim yörede ‘Karatavuk’ ya da ‘Cırrık kuşu’ denilen ardıç kuşları, ağacın tohumlarını yiyerek, dışkısıyla toprağa bırakıyor. Bu tohumlar uzun bir süreçte, toprakta filiz veriyor. Ardıç ağaçlarının üremesinin tek yolu bu.  Bir şiirle tanıtılan ardıç ağacının yaşam serüvenini, Dr. Mehmet UHRİ çok güzel öykülendirmiş. Olduğu gibi aktarıyorum:

“Ankara da işim uzamıştı. İstanbul’a dönüş için aldığım biletimi değiştirmem gerekiyordu. Öğle arasında Sıhhiye’deki otobüs yazıhanesine gidip biletimi erteletmek için acele ediyordum. Kalabalıkta koşarken çarpıştık o yaşlı adamla. Sendeledi, elindeki büyük sepette bulunan tahta kasık, masalar yola saçıldı. Sanırım Belediye zabıtasından kaçıyordu. Heyecanlanmış, rengi solmuş, nefes nefese kalmıştı. Sakinleşmesi için koluna girip yol kenarındaki banka oturmasını sağladım. Savrulan kasık ve maşaları toplayıp ben de yanına oturdum. Sepetten dağılanları yerine dizip, bir yandan da;

-Bırakmıyor şu Belediye zabıtaları üç kuruş para kazanalım, eve katkımız olsun diyerek söyleniyordu.

Tahta kaşıkları sepete koyarken yardım etmek istedim.

-Dur hele, Şimşir ve Ardıç olanları diğerlerine karıştırma diyerek bana engel oldu.

-Hepsi tahta kaşık işte ne fark eder?

-Olur mu beyim? Şimşir ve Ardıç ile Ihlamur, Gürgen bir olur mu?

-Bilmem… Görsem ağaçlarını bile tanımam herhalde. Ne fark var aralarında?

-Ardıç, Şimşir sert ağaçtır, kolay bırakmaz kendini isleyesin. Zordur Ardıç’tan kaşık çıkarmak ama, evladiyeliktir, senelerce kullanırsın. Ihlamur, Gürgen ise yumuşaktır, kolay islersin ama çabuk yumuşar, dayanmaz.

Sivas’ın Hafik ilçesinde çiftçilik yaparken sağlık sorunları nedeniyle kızının yanına Ankara ya yerleşmiş. Evin geçimine katkısı olsun diye tahta kaşık ve maşa yapıp işportada satıyormuş. Ardıç ağacının zor bulunduğundan yakındı. Elindeki maşayı eliyle okşayarak;

-Ardıç kuşu (Halk dilinde Cirrik kuşu, Karatavuk) ağacını terketti, bir araya gelmeleri çok zor artık… dedi.

Anlamamış gözlerle bakmış olacağım ki açıklama yapma ihtiyacı duydu.

-Beyim Ardıç kuşunu bilmez çoğumuz. Ardıç ağacı yabanidir, öyle tohumundan üretemezsin, çelikleme ile de olmaz. Ağacın üremesi meyvelerinin Ardıç kuşu tarafından yenilip pisliği ile atılmasına bağlı. Ağacın tohumu ancak o zaman filizlenebilir hale gelir.

-Yani bu kuş olmazsa Ardıç ağacı üreyemiyor, öyle mi?

-Evet, aynen öyle. Bunlar birbirine mahkûm sevdalılardı.

-Peki, sonra ne oldu, kuşlar mı azaldı?

-Kuşlar azalmadı hatta çoğaldılar bile. Ama şehirler büyüdükçe çöplükleri de büyüdü. Kuşlar Ardıç ağacının meyvelerini yemektense çöplükten beslenmenin daha kolay olduğunu keşfettiler. Ardıç kuşu ağacını unuttu, şimdi kentlerin, kasabaların çöplüklerinde yaşıyorlar. Ardıç ağaçları ise kayboluyor gözümüzün önünden. Herkes Ardıç kuşu gibi, zahmet çekmektense kolay geçinmenin, kolay yaşamanın yolunu arıyor, ardına bakmıyor. Bu yüzden şehirleri seçiyorlar. Biraz paran olsun, emek vermeden yaşayıp geçip gitmek mümkün bu şehirde.

-Ne var bunda, şehirler hep böyle?

Sustu bir süre. Kafasını sağa sola sallayıp kendi kendine söylendi.
Bir süre daha konuşmadan oturduk o bankta. Ardıç ağacından yapılmış bir çift kaşık almak istedim. Gazete kâğıdına sarıp uzattı. Söylediği fiyattan fazla para vermek istedim, ederinden fazlasını almadı. İpini omuzuna atıp sepeti kucakladı, helalleştik. Ağır adımlarla yürüyerek şehrin kalabalığında gözden kayboldu.”

Dr. Uhri’nin, uzun anlatımını, Hikmet Uysal dört kıt ‘alık şiiriyle aktarmış bize. Peki, neden ardıç ağacı için yazmış bu tek şiirini de; doğadaki başka ağaçlar için yazmamış diye meraklandım. İnceledikçe, araştırdıkça öğrendim ki, ardıç ağacı sıradan bir ağaç değil. Şundan ki, bir kere üreme özelliğiyle, kendine özgü bir yapısı var. Ardıç kuşu olmasa, nesli tükenecek ardıç ağacının. Uzun ömürlü ve çok dayanıklı bir ağaç. Ayrıca, meyveleri, yaprakları şifa kaynağı… Bazı kültürlerde, kutsal bir ağaç olarak kabul ediliyor. Geçmişte veba salgınında, ilaç olarak kullanılmış. Oltu taşı olarak bildiğimiz taşların, ardıç tohumlarının fosilleşmesi sonucu oluştuğu ayrı bir iddia… Sonuç olarak, özellikleri saymakla bitmeyen bu ağacı, dört kıt ‘alık tek şiiriyle bize aktaran Hikmet Uysal’ı saygıyla, takdirle ve son dörtlüğü ile anarak noktalıyoruz ARADA BİR’i.

Senden ilham aldım geldim yanına
Oturdum mukaddes kuru dalına
Kepirin üstünde yüce şanına
Masum Hikmet’ini kabul et ardıç.

 

Yaşar Özürküt