Hafta SonuKültür-SanatManşet

Osman Cemal Kaygılı: Çingeneler – Özlem Çuhadar Koşal

Size bir de Karmen çalayım

“Hiçlikten geliyorum,

 Ne bir yerim var,

 Ne de vatanım”[1]        

Tony Gatlif’in 1997 yapımı filmi Gadjo Dilo’ yu izleyenler, Stephane’nın elindeki tüm kayıtları yok ettiği şu hazin sahneyi hatırlayacaklardır. Çingeneler arasında onların kültürüne, değer yargılarına saygı duyarak yaşayan Stephane,  film boyunca Çingenelerin eğlenceli ortamlarına dâhil olacak, uğradıkları felaketlere, acı dolu anlarına tanıklık edecek ve filmin sonunda nasıl bir duruş sergileyeceği noktasında tercihini yapacaktır. İşte bu tercih,  genel olarak edebi eserlerde de temel bir yol ayrımı olarak karşımıza çıkar. Çingeneleri, Ahmet Mithat’ın romanında olduğu gibi eğitmeyi, modern insana dönüştürmeyi hedefleyen ya da Çingeneleri gözleme dayalı gerçekçi bir tavırla ele alan yazar eğilimi…Osman Cemal Kaygılı’nın, 1935 yılında Haber gazetesinde tefrika edilen ve 1939’da basılan Çingeneler(2)  adlı romanı, gözleme dayalı anlatımın en önemli örneklerinden biri olarak,  Çingeneleri çok yönlü değerlendirmemize ve gruplar arasında kıyas yapmamıza olanak sağlıyor. Yazarın, Topçular’daki evinin çevresinde oturan harmancı Çingenelerle, Sulukule ve Ayvansaray’daki çalgıcı ve şarkıcı Çingenelerin yaşamlarını şaşırtıcı biçimde detaylı olarak anlattığı eser, bu yönüyle Çingene kültürünü araştıranlar için temel bir kaynak niteliği taşır. Eseri, verdiği detaylı bilgilerden dolayı röportaj roman olarak değerlendiren eleştirmenlere inat Sait Faik, Osman Cemal Kaygılı’nın gözlem gücünü ve roman tekniğindeki başarısını şu sözlerle ifade etmiştir.

Osman Cemal’in Çingeneleri muhakkak bir şaheserdir… Osman Cemal’in bu kitabı için röportaj kokuyor demişlerdi. Kokladım, mis gibi şaheser, bir hakiki roman, avantür romanı kokuyor. Fazla olarak bir de örf ve adet romanı[3]

Kitabın önsözünde Ahmet Haşim’in Çingene tanımlamasına itiraz eden Kaygılı, oba Çingeneleri denilen göçebe Çingene kadınlarıyla, diğerlerinin giyimleri arasındaki farkı belirterek, Haşim’i bu ayrımı bilmeden yazdığı için fantezi yapmakla suçlar. Romanı, Çingene temasını işleyen diğer eserlerden ayıran en önemli özellik de bu serzenişte gizlidir aslında.

Yazar, eser içerisinde verdiği detaylarla bilerek yazdığını hissettirir ve sürekli olarak içerden bir ses olabileceğini düşündürür.

Üç bölümden oluşan romanın birinci bölümünde olaylar özne anlatıcı tarafından, diğer iki bölümde ise anlatıcının mektep ve gençlik arkadaşı olarak tanıttığı İrfan’ın anı defterine yazdıkları üzerinden aktarılır. Birinci bölüm,  iki maceraperest arkadaşın ağustosböcekleriyle kara kurbağaların seslerini dinlemeye gittikleri Topçulardaki Toska’ların harman yeri ve çevresinin betimlenmesiyle başlar.

Ayıp değil ya, kimi kanarya, florya, papağan dinler, zevk alır; kimi de bizim gibi işte böyle ağustosböceği, kurbağa dinlemekten hoşlanır.”( S.7 )   

Behçet Çelik, bu durumun gerekçesini şöyle açıklar: “ Kaygılı, bürokrasinin asker kanadından geldiği halde İttihat Terakki denetimindeki düşün, sanat çevresine girmez. Gündüzleri Cağaloğlu, akşamları Beyoğlu’nda bir araya gelen dönemin ünlü yazarlarından farklı olarak;   gündüzleri geçimini sağlamak için dağlardan yemiş toplamış, biletçilik yapmış, semt pazarlarında basma, pazen satmış, geceleri de Fener’deki Rum meyhanelerinde, Vidos köyündeki Çingene çadırlarında kafayı çekmiştir.” [4]

Tepebaşı bandosunun, meşhur Çingene operası olan Karmen’i çalmaya başlamasıyla, çadırından çıkan bir Çingene kadının, harman yığınlarına yaslanarak Aaaaaah! çekmesi,  iki arkadaşın dikkatini çeker ve onların, ortamın seslerini dinlemekten vazgeçip bu kadına odaklanmalarını sağlar.  Eserde yer alan Tepebaşı gibi bazı mekân isimlerinin, yazarın öz yaşam öyküsünde de karşımıza çıkması, onun yaşadıklarının, görüp eylediklerinin etkisinde yazılar kaleme alan bir yazar oluşunun işaretleri arasındadır. Osman Cemal Kaygılı, 1912’de, henüz 22 yaşındayken, İttihat Terakki aleyhine Tepebaşı tiyatrosunda yapılan bir gösteriye katıldığı ve Mahmut Şevket Paşa’ya yapılan bir suikasta adı karıştığı gerekçesiyle Sinop’a sürgüne gönderilmiş ve bir arkadaşına gönderdiği fotoğrafın arkasına yazdığı sözlerle bu durumu şöyle ifade etmiştir: Siyaset mezarlığına destursuz abdest bozduğum için per-i hürriyet tarafından çarpıldığımın resmidir.”

Tekrar çadırına dönen kadının, çocuğunu uyutmak için, “Rağduk kela kana, beşe kana…” dizeleriyle başlayan bir ninni söylemeye başlaması,  iki maceraperest arkadaşın yaşamında bir dönüm noktası olacaktır.  Bu ninniyi dinleyen iki arkadaş, derinden etkilenerek kadının bulunduğu çadırın yakınına gidip kadını gizlice izler. Ancak adının sonradan İrfan olduğunu öğrendiğimiz musiki meraklısı gencin,   ninninin etkisiyle sonraki akşamlarda da sürekli olarak harman yerine gitmek istemesi, bir süre sonra aynı zamanda olayların anlatıcısı durumunda olan diğer arkadaşı rahatsız etmeye başlar. Bu rahatsızlığın temel nedeni, anlatıcının Çingenelerle fazla içli dışlı olmak istememesidir. İki roman karakteri arasındaki ayrım da bu bölümden başlayarak temel bir çatışmaya dönüşür. Bu çatışma edebiyatın iki eğilimine de denk düşmektedir: Çingenelerin dünyalarına, duygularına hiç değmeden onları yalnızca bir eser kahramanı olarak konumlandıran ya da onları uzaktan veya değiştiklerinde seven anlatıcı tavrı ile Çingenelerin sosyal şartlarını olduğu gibi yansıtarak, gerçek anlamda onları tanımaya, tanıtmaya çalışan anlatıcının çatışması.

Çingeneler arasında kendisini besleyecek müzikal malzemeler bulmayı amaçladığını belirten İrfan’ın, bu arayıştaki temel itkisinin ne olduğu ise daha sonraki satırlarda anlaşılacaktır. Kalıplaşmış eser kişilerinin görülmediği romanda yazar,  kişileri yerel özelliklerine göre konuşturmuş, canlı bir roman atmosferi yaratmıştır. Tahir Alangu’ya göre; Osman Cemal, İstanbul Türkçesini nükteleri, laf yakıştırmaları, cinaslarıyla yer yer bilirdi. Eserlerine aldığı kişiler onun eserleriyle ilk defa edebiyatımıza giriyorlardı. Şiveleri, duyuşları, yaşayışlarıyla anlattığı bu kişiler,  onun eserlerinin en canlı kalan taraflarıdır.[5] Ayrıca Osman Cemal’in biyografisinde özellikle belirtilen,  onun tiyatroyla yakından ilgili olduğu hatta ortaoyununda kavuklu, pişekâr ve zenne rollerinde oynadığı, çeşitli taklitler yaptığı bilgisi diyaloglardaki canlılığın bir başka gerekçesi olarak görülebilir

Eserin en önemli özelliklerinden biri de bugün bile güncelliğini koruyan Roman- Çingene ayrımlarına dikkat çekmesidir.

(…)- yani ya efendim, sizin anlayacağınız, bizim bütün Çingenelerin adı Romdur; Ne yana gitseniz Çingenelerin hepciğine birden Rom denir… Çingene adı sonradan uydurmadır… Hani ya kendi aramızda biz öyle biliriz… (s.28)

Yine Romanes denilen Çingene diliyle ilgili kitapta yer alan cümleler de araştırmacılar için yol gösterici niteliktedir.

 “Biz bu dile Çingenece diyoruz ama, onlar kendi aralarında “ Romanes “ diyorlar. Zaten kendilerine de Rom dedikleri gibi… Çingeneceyi İstanbul’un şurasında, burasında yerleşmiş, oturmuş olan çalgıcı Çingeneler bilmezler…” (s.40)  devam eden satırlarda kerizci argosuyla Çingenece arasındaki farka da dikkat çekilir. Anlatıcı,  Romanes denilen dilin çok karışık bir dil olduğunu, çalgıcı Çingenelerin ise çoğunlukla sipari, piyiz, cızlam, toslamak, hındım, keriz gibi argo sözcükleri kullandıklarını ayrıca bu sözcüklerin karagözcüler, orta oyuncuları ve argoyla konuşan herkes tarafından zaten bilindiğini vurgular.

Romanın ana karakterlerinden biri olan Ethem’in, İrfan ve arkadaşıyla birlikte kahvaltı yaptığı esnada söylediği sözler, Çingene algısındaki olumsuzluğun temel nedenini sorgulatırken, “açlığın dili olmaz, yoksulluğun vatanı” dizesini anımsatır adeta.

“- sizin gibi beyzade değiliz ki olsun bizim de kanepemiz, koltuğumuz, aynamız, masamız… Malum ya Çingenelik demek, fıkaralık demektir.”(s.31)

 Tarihin farklı dönemlerinde kölelik, gaz odaları ve zorunlu göç süreçlerini yaşamış Çingeneler için her dönemde değişmeyen tek gerçeklik, yoksulluk olmuştur.

“Çingenelerin bir evleri yoktur, belki de tüm insanlık içinde yalnız onların bir memleket düşü yoktur. Hasret çekmek, yüceltilen şeyin tam da kendisidir. Hiçbir zaman olmamış bir geçmişe duyulan hasret belki de hasretlerin en güçlüsüdür.” [6]     

Ethem, romanın bütün bölümlerinde Çingenelerin yaşamına dair bilgi veren,  onların açıklarını, çıkmazlarını hissettiren, İrfan’ı değişik konulardaki bilgisiyle şaşırtan, aynı zamanda romandaki merak unsurunun ve mizahi üslubun da odaklandığı kişi olarak öne çıkar.

Birinci bölümde ninniyi söyleyen Nazlı ile esmer, tirşe gözlü, billur sesli,  adını sonradan İrfan’a yazdığı aşk mektubu sayesinde öğrendiğimiz, Çingene kızı Gülizar arasında kalan İrfan; Nazlı’nın harman yerinden uzaklaşmasıyla birlikte sadece Nazlı’ya odaklanır. Yine bu bölümde olayların anlatıcısı konumunda olan eser kişisi,  İrfan’ı içine düştüğü durumdan kurtarmak istese de başarılı olamaz ve iki arkadaşın bir süre sonra yolları ayrılır. Nazlı’nın Vidos’ta olduğunu öğrenen İrfan, maceralı bir yolculuğun ardından Vidos’a ulaşır ancak onu bulamaz.  Zamanla Nazlı’yı bulma tutkusu kendisinde bir saplantıya dönüşünce farkında olmadan Çingenelerin yaşamına iyice dâhil olur.

İrfan’ın Nazlı’yı aradığı ikinci yer olan Litroz ise onun Çingeneler arasındaki işbölümünü gözlemlediği ve görsel öğelerin öne çıktığı bir mekâna dönüşür. Ayrıca yazarın,  İrfan’ın gittiği yerleri betimlerken derlemeci edasıyla çok sayıda ninniye, türküye, maniye yer vermiş olması,  Çingene halkının, bu ürünlerden hareketle,  yaşam tarzına dair izler bulmamıza vesile olmuştur.  Romanes diliyle söylenen türküleri dinlemek istediğini ifade eden İrfan’ın bu konudaki ısrarı, yazarın Çingene halk verimlerini tanıtma isteğinin sonucu olabilir. Yine romanda yer alan sözlü gelenek ürünlerinde, daha çok günlük yaşam meselelerinin konu olarak işlendiğini de görmek mümkündür.

“Nega kesko Anadoli nekler/ Usti şilt e gumira ya vinera/Kaven tuki bahtali dünira/Leki te Bakira Capa miski…”

 Tercümesi:  Amcamın öküzleri, Anadolu yakasından Rumeli yakasına geçtiler. Onlarla birlikte seni alacak dünürler de geldiler. Uğurlu kademli olsun kız!… Durma kalk artık, ortalığı süpür, her şeyi derle topla… Ve yeni kalaylı bakırları al, pınara koş, dünürlere pınar suyu getir.(s.93)

“Elenin da avela

Palenin da ravela

Ojamutru namola

Bori habe kerala

Dale Kolonçi yala

Dade Kolondi kela!”

Tercümesi: Derelerden geliyor, tepelerden geliyor, damat yıkanıyor, gelin yemek yiyor, ana çorbaya tuz atıyor, mancanın tadına bakıyor.(s.108)

İkinci bölümdeki olayları,  İrfan’ın anı defterinden takip ederiz.  İrfan, Reha Bey’in rehberliğinde gittiği eğlence mekânlarında zamanla farklı bir eğlence anlayışının müptelası olur.  Ancak Ethem, İrfan’ın kendilerinden uzaklaşmasına bir türlü izin vermez ve her fırsatta İrfan’ın karşısına çıkarak onun duygusal anlamda netleşmesini engeller.   Bu bölümde ayrıca Sulukuleli müzisyenlerle ilgili tespitler de düşündürücüdür.

“ Fakat ne yalan söyleyeyim, musiki istidadı, musiki mayası, musiki ustalığı dedikleri gibi berikilerde hakikaten pek fazla… Heriflerin ve karıların yay tutuşları, mızrap vuruşları, def çalışları, şarkı söyleyişleri bile bambaşka…”

“… Yalnız bir mesele var ki, eğer bu Sulukuleli kerizler, yani çalgıcı, şarkıcı ve oyuncular üzerlerinde biraz uğraşılacak, onlara biraz yol gösterilecek, kendilerine nota, usul filan öğretilecek ve sazlarının arasına flüt, viyolonsel, korna filan ilave edilecek olursa bunlardan çok şey beklenebilir. Hani diyebilirim ki kendileri iyi çalıştırılacak olursa yakında bunlardan da İstanbul’da yepyeni bir Çigan orkestrası, bir Çigan filarmoni, bir Çigan fanfarı elde edilebilir.” Bu tespitler,  Çingenelerde zaten var olan yeteneklerin geliştirilmesi ve Çingenelerin ihtiyaçlarına göre çözümler üretilmesi bağlamında düşünüldüğünde, onları değiştirme, dönüştürme noktasında direten eğilimlere bir yanıt niteliğindedir.

Topkapı, Balat, Fener, Langa, Sulukule ve Ayvansaray meyhanelerinde çoğunlukla Reha Bey’le bazen de Ethem’in eşliğinde giderek eğlencenin dozunu arttıran İrfan, asıl Çingene yaşamının bu eğlence mekânlarında olduğunu düşünmeye başlar. Sulukuleli Çingenelerin eğlence anlayışı ve musiki yeteneği bakımından öne çıkarıldığı satırlar, sonraki dönemde bu algının oldukça değiştiğini hatta Çingeneler arasında bile olumsuz nitelik kazandığını düşündürecektir. Nitekim Gonca Girgin, 9/8 Roman Dansı [7]  adlı kitabında, Sulukule algısı üzerinde tespitlerde bulunmakta ve zamanla Sulukule eğlence evlerinin,  Çingene kimliklendirmesiyle önce var edilen sonra da tüm kültürel kaynakları sömürülen, bedenin ve yeteneğin ürünler halinde sunulduğu yerler olduğunu ifade etmektedir.

İrfan, Reha Bey sayesinde Lonca’da şatafatlı bir Çingene kavgası da seyreder. Bu kavga bildiğimiz şiddetin önde olduğu ve tarafların zarar gördüğü bir kavga değil; yalnızca kadınlar arasında yapılan ve erkeklerin katılmadığı bir mizansen gibidir.  Kadınlar kavga esnasında birbirlerine atışma manileri söyler ve evlerindeki eşyaları tek tek gösterip ne kadar varlıklı olduklarını ispatlamaya çalışırlar.  Reha Bey, izlenilen kavganın sonrasında,   eskiden bu kavgaların yirmi dört saat,  hatta iki gün bile sürdüğünü ve yine bu kavgaların Çingenelerin birikmiş sinirlerini gevşetme aracı olduğunu söyler.

“ (…)  eğer bunlar, arada sırada böyle çalgılı, ahenkli kavgalar edip de sinirlerinde birikmiş olan gerginlikleri gevşetmeseler sanıyorum ki, istimi fazla gelmiş kazanlar gibi hırslarından patlayacaklar(…)”(s.187) Osman Cemal Kaygılı’nın Çingene Kavgası adlı eseri de Güllü ve Elmas adındaki iki Çingene kadınının karşılıklı atışmalarının ve söz oyunlarının yansıtıldığı önemli bir çalışmadır[8]Romanda Ethem’in namaz kılarken ettiği dua Bektaşi fıkralarını anımsatır adeta. Duanın sonundaki diyalog da oldukça ironiktir.   (…)- Ulan bu ne biçim dua, köpoğlu? – Çingenecesi dua bu kadar olur. Diyilim ben saçaklı molla ki edeyim daha kibarcasını! (s.251) Ethem’in İrfan’ı dolandırmaya çalışan bir keriz avcısı mı yoksa vefalı, sadık bir dost mu olduğu sorusu roman boyunca okuyucuyu meşgul eden temel bir sorudur. İkinci bölümde Sulukuleli Çakır Emine’nin güzelliğinden etkilenen İrfan, Nazlı’dan uzaklaşıp Emine’ye ilgi duymaya başlar, hatta annesinin karşı çıkacağını bildiği halde Emine’yle evlenmeyi bile düşünür.  Bu bölümün sonunda ise yaşadığı olumsuzluklardan dolayı hayatına giren bütün Çingene kadınlardan uzak durmaya karar veren İrfan,  Emine’nin kendisine aşkını ilan etmesiyle şaşkına döner ve acıma duygusuyla karışık kararını değiştirir. Emine’nin belalısı olan Feridun’un ikna edilmesi ve bu izdivacın gerçekleştirilmesi konularında annesinin de rızasını alan İrfan,  başına gelecek felaketten habersizdir. Feridun’la anlaşmaya giden İrfan’ın kendisini savunmaya çalışırken, bir kaza sonucu Feridun’u öldürdüğü gerçeği üçüncü bölümün başındaki 12 buçuk sene istirahat ibaresinden ve vakanın detaylı anlatıldığı cümlelerden anlaşılacaktır.

“neyse olan oldu, biten bitti ve bizim gençlik ve bizim o saf, masum gençlikle birlikte bütün hayat da gümledi gitti.(s.316)

İrfan,  hapisten çıktıktan sonra,  eski ahbaplarını görmeye gittiği yerlerde kimseyi bulamaz ve hapse girmesine çok üzülen Ethem’in de kederinden öldüğünü öğrenir. Bu bilgiyle Ethem’in gerçekte vefalı bir dost olduğu netleşir ve okuyucunun bu konudaki merakı da giderilir. Ayrıca eserin ilk bölümünde bengala (cinli)  diye tanıtılan Nazlı’nın tımarhanede öldüğünü öğrenmek de şaşırtıcı olmaz.   Emine’nin evlendiğini,  çocuklarının olduğunu anlatıcının adeta tuluatçı üslubuyla aktardığı satırların ardından, eserin sonunun giderek bir melodram havasına dönüştüğünü hissederiz.

Romanın son bölümünde art arda yaşanan talihsiz olayları okuyunca, yazarın kendi yaşam öyküsündeki olumsuzlukları düşünmeden edemeyiz. “Kaygılı” soyadını taşıyan Osman Cemal için, bu soyadı hiç de tesadüfi değildir.  Örneğin,  ilk evliliğinden dünyaya gelen oğlunu üç yaşındayken kaybeden yazar, bir süre sonra çok sevdiği eşi Leman Hanım’ı da verem nedeniyle yitirir, ikinci kez evlendiğinde ise çocuğu olmaz.

Son kısım diye başlayan bölümde,  anlatıcı yeniden değişir ve romanın başındaki, “Bundan yirmi, yirmi beş yıl önce az aydınlık, çok durgun bir temmuz gecesiydi.” tümcesindeki reel zamana dönüş yapılır. Bu sayfalarda romanın, içinde bulunulan zamandan geriye doğru sıçramalı bir biçimde kurgulanmış olduğunu fark ederiz. Mekân bu kez Sultanahmet’teki hapishanenin yanında bulunan kahvedir. Anlatıcı,  arkadaşıyla buluşmak için gittiği bu yerde,  kemanıyla yanlarına yaklaşan saçı sakalı birbirine karışmış dilenci kılıklı İrfan’ı önce tanıyamaz.  Kemancı bir süre sonra yıllar öncesine götüren ninniyi çalmaya başlayınca iki arkadaşın karşılıklı duruşu hazin ve ibretli manzaraları hatırlatır.  -İsterseniz size bir de Karmen çalayım.”(s.325) Ertesi gün aynı yere giden İrfan’ın,  arkadaşına emanet etmek üzere beraberinde getirdiği defterin ise aslında ikinci bölümde olayların aktarıldığı defter olduğunu da anlarız.

Artık beylerin dünyasında bir Çingene gibi yaşayacağını düşündüğümüz İrfan’ın, çaldığı ninniye eşlik etsin o halde bir Flâmenko ezgisi:

“ Rağduk kela kana, beşe kana,

Avrupa dana dana!

Rağduk dana, tospaaa dana dana,

Kele kana,  beşe kana!

Rağduk dana dana,

Dana din nan… Dan din nan…

Dini dini dini…din nani dini

Dina  dina dina Dinana dina!”

“malum akşamlar gıpta ederim köpeğinle giderkenki saygına…” [9]   

(1) Tony Gadlif’in, 2000 yapımı “Vengo”  filminde,  Endülüs Çingenesi solist Silva Pisa’nın yorumladığı Naci En Alamo şarkısından bir bölüm

(2)  Osman Cemal Kaygılı, Çingeneler, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1972

(3)  Şükran Yurdakul, Çağdaş Türk Edebiyatı 2 Meşrutiyet Dönemi 2,  Evrensel Basım Yayın, 2002

(4)  Behçet Çelik, Ateşe Atılmış Bir Çiçek,  Can Yayınları, 2012

(5) Mahir Ünlü- Ömer Özcan, 20. Yüzyıl Türk Edebiyatı 2, İnkılâp Kitabevi,   İstanbul, 1988

(6)  Isabel Fanseca,  beni ayakta gömün,  Ayrıntı, 2002

(7)  Gonca Girgin, 9/8 Roman Dansı, “Kültür, Kimlik, Dönüşüm ve Yeniden İnşa”,  Kolektif Kitap, 2015

(8)    Sinan Şanlıer,   Osman Cemal Kaygılı ve Çingene Kavgası,  ( 2014, Basılmamış çalışma)

(9)   Tony Gatlif’in, “senfonik şiir”, diye tanımladığı belgesel film Latcho Drom’un son sahnesinde söylenen şarkıdan bir dize 

Bu yazı ilk olarak Papirüs Dergisi, Ocak -Şubat 2017,  Çingene dosyasında yayımlanmıştır.      

 

 

Özlem Çuhadar Koşal

 

Kategori: Hafta Sonu