[Bir hüzün adası] İmroz – Gökçeada

Geçtiğimiz günlerde birileri adada altın madeni açmaya yeltendiler ama başta belediye başkanı Ünal Çetin ve köy muhtarları olmak üzere 8 bin insanıyla adalılar bu girişime izin vermediler. Bu kararda ülke geneline yayılan dayanışma ağının da etkisi oldu. Hemen birkaç gün içerisinde 20 bin imzalı bir dilekçe hazırlandı ve ilgili yerlere ulaştırıldı. Altın aramaya niyetli firma bu tepki karşısında maden için ÇED raporu talebini geri çekmek zorunda kaldı. Maden arama ruhsatının iptal edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Geçen hafta Açık Radyo (94,9) Babil’den Sonra programımda Cemal Karakuş’un Belki Kaf Dağı Gökçeadadır kitabında yer alan İmroz- Gökçeada şiirleri ve adalar denizi Ege’den seçtiğim şarkılarla bu mücadeleye omuz verenlere bir selam göndermek istedim. Bu yazıda da adanın dününden ve bugününden bahsedip, geleceğine dair düşüncelerimi yazmak istiyorum. Yazıda fotoğraflarını kullanmama izin veren fotoğraf sanatçıları Gültekin Tetik ve Ersin Gürbüz’e de teşekkür ediyorum.

Kendisi de uzun yıllardan bugüne Gökçeada’da yaşayan yazar Deniz Kavukçuoğlu, 2013 yılında yayımlanan, bir sivil tarih çalışması da denebilecek kitabı Hüzün Adasında Bir Köy: Gökçeada- Bademli (İmroz-Gliki) kitabında adanın tarihini, yerli Rumların adada yaşadığı sıkıntılı günleri, 1960-1970’li yıllarda devletin uyguladığı baskı politikasını, Rumlara ait arazilerin istimlak edilmesini, ailelerin dağılmasını, mallarının yağmalanmasını, bir zamanlar köylüler için bir cennet olan, onların ana vatanı olan adanın zamanla bir hüzün adasına dönüşmesini çok güzel anlatıyor. Adanın bugününü daha iyi anlayabilmek için bu kitabı okumanızı öneriyorum.

Kaleköy’de günbatımı/ Fotoğraf: Gültekin Tetik

Gökçeada’ya ilk kez 1985 yılında gittim. 1970’li yıllarda adadaki yatılı öğretmen okulunda okuyan arkadaşım Avukat Hikmet Korubeyi beni ada ile tanıştıran isim olmuştu. Adanın hüzünlü hikâyesini ilk kez ondan dinlemiştim. Bugün ne yazık ki o da yaşamıyor.

O gün feribot adaya yaklaşırken hayal kırıklığı yaşamadım desem yalan olur. Kuzu Limanı’na yaklaşırken denizin ortasında ağaçsız, boz tepeleriyle karşıma dikilen adanın görüntüsü ilk anda hayal ettiğim görüntüden oldukça uzaktı. Ama adaya ayak basıp, limanı sert kuzey rüzgârlarından koruyan tepeleri aştığımızda bereketli topraklarıyla göz alabildiğine uzanan ova, ovayı bölen onlarca irili ufaklı tepe, tepelerin yamaçlarına kurulu, terk edilmiş yıkık dökük taş evleriyle ve rüzgârla birlikte sizi kucaklayan hüzün adalı şair arkadaşım Cemal Karakuş’un bir şiirinde betimlediği gibi bir anda sizi bir ana rahmi gibi sarıp sarmalayıveriyor. Bu tutkulu duygu bir daha peşinizi bırakmıyor.

O yıllarda adadaki ulaşımı sağlayan 1-2 tane minibüs vardı. Bugün de adanın batı ucunda, güneşin en son battığı yer olan Uğurluköyü’ nde yaşayan Metin Atamak’ın minibüsüyle adanın merkezine (Panaghia Köyü) gelmiş ve artık hayatta olmayan Madam Marika’nın oğlu ile birlikte yaşadığı evinde unutamadığımız güzel bir hafta geçirmiştik. Madamı Atina’dan İmroz’a sürükleyen, acılı, hüzünlü ama bir o kadar da renkli yaşam öyküsünü ondan dinlemiştik. Madamın yaşam öyküsünü sonraki yıllarda gazeteci Celal Başlangıç’ta yazmıştı. O günden sonra hemen her yaz adaya gittim ve dostlarımı da her seferinde adaya taşıdım. Yakın gelecekte bir daha ayrılmamak üzere Gökçeada’ya gitmeyi ve kalan ömrümü de orada tamamlamayı istiyorum.

Adanın tarihi çok eskilere gidiyor. İmroz’a dair çok sayıda kitap yayımlandı.  Adanın en kapsamlı tarihini Gökçeada-İmroz Koruma Yardımlaşma Geliştirme ve Yaşatma Derneği’nin 2010’da yayımladığı “İmroz Tarihi Üzerine Bir İnceleme” kitabında bulabilirsiniz. Kitap Andreas Mustoksidis (1785- 1860) tarafından kaleme alınan ve keşiş Kutlumuşlu Bartholomeos (1772- 1851) tarafından tamamlanarak 1845 yılında İstanbul’da basılan kitabın tıpkıbasımı.

Kitap antik kaynaklarda adayla ilgili bilgilerle başlıyor ve İmroz’un oluşumu ve Tufan Efsanesi bahsi ile devam ediyor. İmroz’un fiziki yapısı, adada yetişen ürünler, İmroz adının nereden geldiği, Homeros’a göre İmroz kenti ve Truva savaşı bahsi de kitapta yer alıyor. Kitapta 16. ve 19. Yüzyıl arasında hazırlanmış haritalara da yer verilmiş. Piri Reis’in Kitab-ı Bahriyesi’nde yer alan İmroz haritası da kitapta yer alıyor. İmroz- Gökçeada tarihini öğrenmek isteyenler için üç dilde (Türkçe, İngilizce ve Yunanca) basılan kitabı da okumanızı öneririm.

Kitaba göre adaya ilk gelenler M.Ö. 1192’de Pelasglar olmuş. Sonra Atina’nın egemenlik yıllarını görüyoruz. Ada stratejik konumu, su kaynaklarının bolluğu ve bereketli topraklarıyla her zaman çok çeşitli uygarlıkların ilgi odağında yer aldı. Persler, Romalılar, Bulgarlar, Franksiyenler ve Bizanslılar adayı çeşitli dönemlerde işgal ettiler. 1453’den sonra İmroz, Osmanlı yönetimine geçti. Sonraki yıllarda Osmanlı- Venedik savaşlarıyla ada birkaç kez el değiştirdi. 1821 yılından itibaren İmroz Osmanlı İmparatorluğu yönetimine bırakıldı. 1. Balkan Savaşı yıllarında (1912) İmroz Yunanistan tarafından işgal edildi. Kasım 1913’de yapılan Atina Antlaşması’ yla Gökçeada, Bozcaada ve Kastelerozi dışındaki tüm Ege adaları Yunanistan’a bırakıldı.   Bu sırada, Birinci Dünya Savaşı başladı ve Yunanlılar adada kaldı. ANZAK, İngiliz ve Fransız güçleri, Gelibolu Savaşları sırasında, Gökçeada ve Limni’yi üs olarak kullandı. Temmuz 1920 yılında yapılan Sevr Antlaşması, Gökçeada ve Bozcada’yı, Yunanistan’a bıraktı.   1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşması’yla İmroz ve Bozcada, Türkiye Cumhuriyeti topraklarına katıldı. Adanın kısaca tarihi böyle. Aslında hikâye çok daha uzun ve tarihi isimleri – isimsiz yerel birçok karakteri içeriyor. Bunlardan bir tanesi de Dr. Foka. Uzun yıllar ada halkına şifa taşımış.  Umarım birileri bir gün bu tarihi oturup bütün ayrıntılarıyla – karakterleriyle günümüze kadar kaleme alır.

Kastro (Kaleköy) yerleşimi. Tepedeki antik kale kalıntılarının bir kısmı bugün de ayakta, ama ovadaki yel değirmenlerinin yerinde yeller esiyor!

Adanın tarih içerisindeki yaşam ve toplumsal faaliyetleri, genelde Kaleköy (Kastro) ve yakın çevresinde yoğunlaşmış. Bugün de özellikle yaz aylarında adanın en hareketli bölgesi burasıdır. Tepedeki antik kalenin izlerini bugün de görmek mümkün.

1950’li yıllarda Kaleköy limanında bir sünger teknesi.

Kastro limanı bir zamanlar adaya deniz yoluyla ulaşımın merkeziymiş. Deniz kıyıda sığlaştığı için büyük gemiler açıkta demirliyormuş ve insanlar, hayvanlar ve her türlü yük kayıklarla kıyıya taşınıyormuş. Kuzu Limanı’nın açılmasıyla deniz ulaşımında eski önemini kaybeden Kaleköy, bugün meyhaneleri, balıkçı kahvesi, turistik eşya satılan tezgâhları ve balıkçı barınağıyla adaya gelenlerin uğramadan geçmediği şirin bir kıyı semti görünümünde.

Kaleköy kumsalına vurmuş bir Gagalı Balina, 1950’

Gökçeada’da bir zamanlar Rumların yaşadığı çok sayıda köy var. Antik zamanlarda adalılar yerleşim yerlerini kurmadan önce gözlerine kestirdikleri yerlere bir koyun kesip bırakırlarmış. Koyun nerede daha geç çürürse orasını insan yerleşimine en uygun, havası, rüzgârı bol oksijenli yer olarak bilip, evlerini oraya inşa ederlermiş. Eski köylerin çoğu yüksek tepelerin yamaçlarına kurulmuş.  Adanın korsan istilalarına da açık bir yer olması ve yaklaşan tehlikeyi zamanında sezip, önlem almaya zaman kalması amacıyla denizi ve ovayı yüksekten gören yerlerin tercih edildiği de rivayet ediliyor.

Gliki (Bademli) ve ufukta Samothraki adası/ Fotoğraf: Ersin Gürbüz

Bu köyler içerisinde en çok Gliki’yi (Bademliköy) seviyorum. Köy, Ayios Athanasios dağının batı yamacına kurulmuş. Adalılar buraya ‘adanın balkonu” da diyorlar. Gliki, Yunanca’da tatlı anlamına geliyor. Köy bu ismi nereden alıyor, bilemiyorum ama aşağılarda kalan Kastro’yu ve ufukta yükselen zirvesi bulut kümeleriyle kaplı, heybetli Samothraki adasını buradan seyretmenin tadına doyum olmadığı bir gerçek. Hele günbatımında gökyüzünde oluşan renk cümbüşünü anlatmaya kelimeler yetmez.

Kaleköy Limanı ve geride bereketli topraklarıyla Çınarlı Ovası/ Fotograf: Ersin Gürbüz

Köyün güney yamacından Çınarlı Ovası’nı kuş bakışı izlemek de çok keyifli. Yaz aylarında ovada ekili alanlar rüzgârda dalga dalga oluyor. Eski zamanlarda ovayı geçen nehir kış aylarında taşarmış ve ova adeta deniz gibi görünürmüş. Batıda yer alan sıra tepelerin de seyrine doyum olmuyor. Gliki’den çevreye bakınca insan kendisini bir amfi tiyatrodaymış gibi hissediyor. Köyün hemen üst kısmında bir çamaşırhane yer alıyor. Çamaşırhaneyi asırlık bir ağaç kolluyor. Yazın sıcağında altında oturup, rüzgârın sesini dinlemek büyük bir huzur veriyor insana. Kaynak suyunun şırıltısı ve doğadaki diğer canlıların sesleri de bu ilahi müziği tamamlıyor. Adalılar çamaşırhanedeki kaynak suyundan içme sularını da alıyorlar. Adaya içilebilir suyun ilk kez 1812’de buradan dağıtıldığı biliniyor. Daha önce İmroz halkı içme suyunu Kastro’da kıyıya yakın açılan kuyulardan sağlıyorlarmış. Bu su tuzlu ve kullanılabilir değilmiş ve Gliki’nin yamacında yer aldığı Ayios Athanasios dağının kaynak suları kullanılmaya başlanmış. O su bugün de hala durmaksızın akmaya devam ediyor.

Panaghia Köyü adanın ovaya kurulmuş tek köyü. Bugün de adanın merkezi burası. Kuzu Limanı’ndan gelen araçlar adanın dört bir tarafında yer alan köylere buradan geçip gidiyorlar. Adını aynı adlı kiliseden alan köy ilkbaharla birlikte yeşile bürünen, adeta coşan, bereketli Çınarlı ovasının hemen yanı başında yer alıyor. Bankalar, oteller, devlet daireleri, kafeler, lokantalar ve ticarethanelerin çoğu burada yer alıyor. Adanın pazarı da burada kuruluyor. Bir de balık hali var ve her sabah Ege’nin mavi sularında yakalanan balıklar burada satılıyor.

Ayatodori Köyü (Zeytinliköy) ve baraj göleti/ Fotoğraf: Ersin Gürbüz

Ayatodori köyü (Zeytinliköy) Kastri dağının yamacında, kayalık bir yerde kurulmuş. Taş evleri, butik otelleri ve meydanın çevresinde yer alan kahvehaneleri ile turistlerin uğrak yeri olan şirin bir köy. Meyve bahçelerinin, bağların ve aşağıda yer alan sulak-bereketli ovada göz alabildiğine uzanan ekili tarlaların ve zeytinliklerin seyrine doyum olmuyor. Geçen yıllarda yeniden öğretime açılan adanın tek Rum Okulu da bu köyde. Köye adını veren Ayios Theodoros Kilisesi’de köyün girişinde yer alıyor.

Agridia (Tepeköy) ve uzakta Gökçeada Baraj Gölü/Fotoğraf: Ersin Gürbüz

Agridia (Tepeköy) uçurumlarla çevrili kayalık bir tepeye kurulmuş. Adını Agros’dan alıyormuş. “Küçük tarla” anlamına gelen adından da anlaşılacağı gibi suyu bol ve kaliteli olsa da işlenebilir toprak burada çok az ve bereketsiz. Her yıl 14-16 Ağustos günlerinde burada Meryem Ana Panayırı yapılıyor. O günlerde adaya dışarıdan çok sayıda ziyaretçi geliyor. 14 Ağustos akşamı hayvanlar kesiliyor ve kazanlarda pişiriliyor. 15 Ağustos’da köyün meydanına kurulan kazanlarda yemek, tatlı, şarap dağıtılıyor ve toplu halde yeniyor. Sonra dans, şarkılar başlıyor. Sabaha kadar eğlence devam ediyor. Köyün üst kısmında bir de mezarlık bulunuyor.

Köyün kuzey tarafında yer alan Çınaraltı piknik alanının da görülmeye değer bir manzarası var. Burada yer alan birkaç asırlık çınar ağacının gölgesinde oturup, hemen yanındaki kaynaktan akan buz gibi suyu yudumlayabilir ve uzaktan göz kırpan Samothraki adasını, gün batımına yakın avdan dönen balıkçı teknelerini doyasıya seyredebilirsiniz. Bu köy de adaya gelenlerin uğrak yerlerinden bir tanesi.

Shinudi (Dereköy) Fotoğraf: Ersin Gürbüz

Shinudi (Dereköy) adanın en batı kısmında yer alan bir Rum Köyü. Halakasi ve Madraboduz tepeleri arasında yer alıyor. Osmanlı gezgini Piri Reis’in 16.yy’da iki yerleşim yerinden söz ediyordu. Birisi Kastro (Kaleköy) diğeri de Shinudi. Stratejik konumu ve Pirgos Limanı sayesinde, geçmişte diğer köylere göre ekonomik ve sosyal açıdan daha fazla gelişim göstermiş. Zamanında 1950 hane ile adanın hatta Türkiye’nin en büyük ve kalabalık köyüymüş. İçerisinde 22 kahve, 2 sinema, çok sayıda berber, bakkal, terzi gibi dükkânlar ve 3 zeytinyağı imalathanesi bulunurmuş. Bugün köyde sadece 150 hanede yaşam sürüyor. Nüfusun yarısı Rumlar’dan oluşuyor. Güneydoğu’dan gelen Türkiyeliler de köyde yaşıyorlar.

Köyde ibadete açık iki kilise bulunuyor. Köyün girişindeki Hagia Marina Kilisesi ve çarşıdaki Koimesis Tis Theotokos Kilisesi. İkisi de 1800’lü yılların başında inşa edilmiş. Dereköy’ün merkezden gelirken solda kalan kısmında, kilisenin bulunduğu meydan, eskiden çarşı meydanıymış. Adanın en büyük çamaşırhanesi hala burada ve ziyaret edilebilir.

Devam edecek…

 

Ercüment Gürçay