Kitlesel açlık insanlığın yeni kaderi mi?: Toprağı bu şekilde hor kullanırsak olacağı bu!

The Guardian’da George Monbiot imzası ile yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Sinem Ercan Güleç’in çevirisi ile paylaşıyoruz.

                                                                                 ***

Brexit, milyarderler tarafından demokrasinin paramparça edilmesi, gelecekteki mali kriz, hilekar bir ABD başkanı… Bu sorunların hiçbiri beni gece uyanık tutamaz. Umursamadığımdan değil, aksine bu konuları çok önemsiyorum. Sadece aklımda daha büyük bir soru var. Gelecekte tüm gıdamızı nereden sağlayacağız?

Bu yüzyılın ortalarından itibaren dünya üzerinde iki ya da üç milyar daha fazla insan olacak. Listelemek üzere olduğum sorunlardan herhangi biri, kitlesel açlık konusuna zemin hazırlamaya yardımcı olabilir. Ve bu sorunların birbirleriyle nasıl etkileşim içinde olabileceğini siz daha düşünmeden kitlesel açlıkla karşı karşıya kalabiliriz.

İlustraston: Thomas Pullin

Bu sorun her şeyin başladığı yerde başlıyor: Toprakta. Birleşmiş Milletler’in toprak kaybına dair güncel oranlarına bakıldığında dünyada 60 hasat yılı kaldığını ileri süren tahmini, yeni rakamlarla destekleniyor gibi görünüyor. Topraktaki bozulmanın bir sonucu olarak, dünya tarım arazilerinin %20’sinde verim zaten düşmüş durumda.

Şimdi de su kaybını düşünün. Kuzey Çin Ovası, ABD’nin merkezi, Kaliforniya ve Kuzeybatı Hindistan gibi bölgelerde – ki bunlar dünyanın ciddi oranda büyümekte olan bölgeleri – tarımsal sulama için kullanılan yeraltı sularının seviyeleri zaten kriz noktasına ulaşmış durumda. Örneğin, Ganj nehrinin üst akiferindeki su, suyun beslenme hızının 50 katından fazla miktarda çekiliyor. Ancak gıda talebine ayak uydurabilmek için, Güney Asya’daki çiftçilerin 2050 yılına kadar %80 ila %200 daha fazla su kullanmaları bekleniyor. Peki bu su nereden gelecek?

Bir sonraki sorun ise sıcaklık. Bir araştırmada, artan her bir santigrat derece ile dünya çapında pirinç veriminin %3, buğday veriminin %6 ve mısır veriminin %7 oranında azaldığı öne sürülüyor. Bu tahminler iyimser olabilir. “Agricultural & Environmental Letters” dergisinde yayınlanan bir araştırma, ABD’nin mısır yetiştirilen bölgesinde 4 santigrat derecelik bir ısınmanın, mısır verimi oranını %84 ila %100 oranında azaltabileceğini ortaya koyuyor.

Bunun nedeni, gece meydana gelen yüksek sıcaklıkların bitkilerin tozlaşma sürecini bozmasıdır. Ancak bu, muhtemel tozlaşma krizinin sadece bir bileşenini açıklıyor. Çok azının test edildiği pestisitlerin küresel olarak yaygınlaşmasından kaynaklanan “insectageddon” geri kalanı için hesap verecektir. Dünyanın bazı yerlerinde işçiler artık bitkileri elle tozlaştırıyor. Fakat bu sadece çok pahalı bitkiler için uygulanmakta.

Bunların yanı sıra yapısal faktörlerde mevcut. Genellikle küçük çiftçiler hektar başına büyük çiftçilerden daha fazla ürün yetiştiriyorlar çünkü daha çok emek harcıyorlar, daha geniş bir yelpazede ürün yetiştiriyorlar ve araziyi daha dikkatli işliyorlar. Dünyanın fakir bölgelerinde, beş hektardan daha az alana sahip insanlar tarım arazilerinin %30’una sahipken, gıdanın %70’ini üretiyor. 2000 yılından bu yana, İngiltere’nin kabaca iki katı büyüklüğünde verimli bir alan, arazi gaspçıları tarafından ele geçirildi ve büyük çiftlikler ile birleştirildi. Bu arazilerde genellikle fakirlerin ihtiyaç duyduğu gıdadan ziyade, ihracata konu olan ürünler yetiştiriliyor.

Bu çoklu felaketler kara üzerinde ortaya çıkarken, denizler ise plastik malzemeler ile dolu. Denizler üzerindeki çaba artışına rağmen (büyük tekneler, daha büyük motorlar, daha fazla donanım), nüfusların çökmesi nedeniyle, dünya çapındaki balık avcılığı yılda yaklaşık %1’lik düşüş gösteriyor. Küresel toprak gasbı küresel deniz gasbına ayna tutuyor: Büyük şirketler küçük balıkçıların yerini alır, daha azına ihtiyacı olan ancak daha fazla para ödeyene balık ihraç ederler. Yaklaşık 3 milyar insan balık ve kabuklu deniz hayvanı proteinine büyük ölçüde bağımlı durumda. Peki nereden çıkacak bu balıklar?

Bu tür durumlara katlanmak yeterince zor görünüyor. Ancak insanların gelirleri arttıkça, beslenme düzenleri bitkisel proteinden hayvansal proteine kayma eğilimi gösterir. Dünya et üretimi 50 yılda dört kat arttı, ancak dünya genelinde ortalama tüketim İngiltere tüketiminin yarısı kadar – yani her sene yaklaşık vücut ağırlığımız kadar- ve ABD tüketim düzeyinin sadece üçte birinden biraz fazlasını oluşturuyor. Bu tüketimimizden dolayı, İngiltere’de çiftlik arazilerinin kapladığı alan (talebimizi karşılamak için gerekli olan arazi), tarım arazilerin kapladığı alanın 2.4 katı. Herkes bu beslenme şeklini talep ediyor ise, biz buna tam olarak nasıl uyum sağlayacağız?

Hayvancılığın abartılı işleyişi çok şaşırtıcıdır. Zaten tahıl ve bakliyat şeklinde yetiştirilen kalorilerin %36’sı ve proteinin %53’ü çiftlik hayvanlarını beslemek için kullanılır. Bu gıdanın üçte ikisi, bitkiden hayvana dönüşürken kaybolur. Geçen hafta “Our World in Data” tarafından hazırlanan bir grafikte, fasülye veya bezelyeden bir gram protein üretmek için ortalama olarak 0.01 m2 araziye ihtiyacınız olduğunu, ancak bu 1 gram proteini sığır veya koyundan üretmek için 1 m2 alana ihtiyacınız olduğu gösteriliyor: Arada 100 kat fark var.

Sığır ve koyun tarafından işgal edilen otlatma alanlarının çoğunun ürün yetiştirmek için kullanılamadığı doğrudur. Aksi takdirde yaban hayatı ve ekosistemler ayakta kalırdı. Bunun yerine, otlatma sistemi yaygınlaştığı için bataklıklar kurutulmuş, ağaçlar kesilmiş ve fidanları yem olmuş, yırtıcılar yok edilmiş, yabani otoburlar çit ile çevrilmiş ve diğer canlılar giderek silinmiştir. Madagaskar ve Brezilya’daki yağmur ormanları gibi şaşırtıcı yerler daha fazla sığıra yer açmak için yerle bir edilmektedir.

İnsanların ihtiyacını ve açgözlülüğünü karşılayacak yeterli alan olmadığı için, hayvan eti tüketimine küresel geçiş fakirin ağzından ekmek kapmak anlamına geliyor. Bu aynı zamanda, gezegenin hemen hemen her köşesinde ekolojik “temizlik” anlamına da geliyor.

‘Son zengin ekosistemlerin tükendiğini gördüm, küresel megafaunanın son – aslanlar, filler, balinalar ve orkinos – kayboluyor’ Fotoğraf: Douglas Klug / Getty Images

Beslenme düzenindeki bu değişim, insan nüfusunda herhangi bir artış olmasa bile sürdürülebilir değildir. Ancak insan sayısı ne kadar fazla olursa, et tüketim oranımız da o kadar yüksek olur. BM, 2010 yılından itibaren et tüketiminin 2030 yılına kadar %70 oranında (bu insan nüfus artışı oranının 3 katı) artmasını ön görüyor. Sonuç olarak, dünya çapında bitkisel ürün talebi (2005 yılından itibaren) 2050 yılına kadar iki katına çıkabilir. Ancak bu ürünleri yetiştirmek için gerekli olan tarım arazileri artık bulunmamaktadır.

Geceleri bu konunun beni uyutmadığını söylesem abartmış olmam. Silahlı polisler tarafından dövülerek gri atıklardan kurtulmak isteyen açlık çeken insanları rüyalarımda görüyorum. Rüyamda son kalan verimli ekosistemlerin tükendiğini görüyorum, küresel megafauna -aslanlar, filler, balinalar ve orkinoslar – yok oluyor. Ve uyandığımda, bunların sadece birer kabus olduğundan emin olamıyorum.

Başka insanların farklı hayalleri olabilir: Bitmeyen bir beslenme çılgınlığı fantezisi, ekonomik büyümenin yaşayan bir dünya ile sürdürülebilir olduğunu anlatan bir uzlaşma masalı. İnsanoğlu toplumsal bir çöküşe girerse, bu rüyaların hepsi birer sebep olacaklar.

Cevaplaması kolay değil, ancak en önemli nokta hayvansal ürün tüketiminden ziyade bitkisel ürün tüketimine dayalı bir beslenme şekline geçilmesidir. Hem hayvan eti üretimini, hem de biyo-yakıt üretmek için tarım arazilerinin kullanılmasını durdurmak, 4 milyar insan için gerekli olan kaloriyi sağlayabilir ve insan tüketimi için mevcut protein miktarını iki katına çıkarabilir. Yapay et bu konuda yardımcı olacaktır: Bir araştırmada, yapay et üretiminin su kullanımını en az %82 ve arazi kullanımını %99 oranında düşürdüğü öne sürülmektedir.

Bir sonraki yeşil devrim sonuncusu gibi olmayacak. Bir sonraki devrim toprağı ölüme terk etmeyi değil, onu nasıl ve neden kullandığımızı yeniden düşünmemizi sorgulayacak.Bunu biz yapabilir miyiz yoksa şu anda yaşayan gezegeni tüketen daha zengin insanlar olarak diyetimizi değiştirmekten çok toplu ölümler üzerine kafa yormayı daha mı kolay buluyoruz?

 

Haberin İngilizce orijinali

Yazar: George Monbiot

Yeşil Gazete için çeviren: Sinem Ercan Güleç

 

(Yeşil Gazete, The Guardian)

 

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page