“Gıda sistemini biz değiştireceğiz”: 2. Gıda Toplulukları Çalıştayı üzerine – Umut Kocagöz

2.Gıda Toplulukları Çalıştayı 9 Aralık Cumartesi günü İstanbul’da, Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleşti. Yaklaşık 1.000 kişinin katılmak amacıyla başvurduğu çalıştay, çok çeşitli grupları, kişileri, üreticileri, tüketicileri, türeticileri yan yana getirdi. Bu çeşitliliğin gücü ve coşkusuyla, bir çok konuda bir çok farklı görüş ve deneyim paylaşıldı. Birbirini güçlendiren, dayanışma ve paylaşım temellerinde gerçekleşen çalıştay, bu açıdan katılımcılara umut, güç ve enerji aşıladı diyebiliriz.

Çalıştaya katılan kişi ve gruplar kadar çalıştayı organize eden grupların da çeşitliliğinden bahsetmek önemli. Bu seneki çalıştay, gıda toplulukları, tüketim kooperatifleri, kolektifleri ve kooperatif girişimleri gibi farklı örgütlenme biçimlerini ifade eden grupların ortak ürünü olarak organize edildi. Bu da, temelde farklı örgütlenme biçimlerini seçmiş olan grupların ortak bir çalışma ve dayanışma geliştirmesini ifade etmesi açısından çok önemliydi.

 

Genel bir değerlendirme olarak ne aşamadayız?

1.Çalıştay’dan bu yana, yani bir sene içinde gıda toplulukları ve kooperatiflerin sayısında artış olduğunu ve bu topluluklara ilginin hızlı bir şekilde arttığını söylemek sanırım yanlış olmayacaktır. Bu durum bu toplulukların ısrarcı bir şekilde çalışmaya devam etmesi ve dayanışma temelli ilişkiler geliştirmesine dayanmakta. Ama elbette, daha büyük sayılabilecek bazı hususları da akılda tutmak gerekir.

Öncelikle, dünyada ve ülkemizde “gıda krizi” derinleşmeye devam ediyor. Sağlıklı, nitelikli ve besleyici gıdaya erişim sorunu küresel bir olgu. Tarladan sofraya kadar bütün süreci kapsayan gıda sistemi, mevcuttaki endüstriyel biçimiyle bu krizin en temel sorumlusu. Tarımdaki şirketleşme, büyük şirketler tarafından yönetilen gıda dağıtım kanalları ve yine süpermarketlere dayanan gıda satış ağları, her gün daha fazla sayıda tüketici tarafından sorunun kaynağı olarak tanımlanıyor. Tabi mevcut şirket gıda sisteminin yeterli sayıda üretici-tüketici tarafından esas sorun olarak algılandığını söylemek imkansız. Yolun başındayız, ama çok önemli bir adım atmış durumdayız.[1]

Türkiye’nin mevcut gıda ve tarım politikaları da gıda üzerindeki inisiyatifimizi açıkça yitirdiğimizi, şirketlerin gıdanın kontrolünü ele geçirdiğini gösteriyor. Yurttaşlar adına hareket etmesi ve gücünü seferber etmesi gereken kamu, şirketler lehine politikalar geliştiriyor ve uyguluyor.

Bu koşullarda, çok basit bir tabirle, “iş başa düşüyor”. Çalıştay’ın hazırlık sürecinde yer alan ve paydaş grupların gönüllülerinden biri olan İlayda Çamlı  açılış oturumunda yaptığı konuşmasında bu durumu şöyle ifade ediyor: “Bu kararları biz vermezsek, biz değiştirmezsek kimse bizim için değiştirmeyecek”. Bu ifade durumu açıkça özetliyor. Kamunun gıda sistemini düzenleme görevinden geri çekildiği ve şirketler lehine politikalar ürettiği zamanlarda, yurttaşlar olarak gıda sistemi üzerinde egemenliğimizi inşa etmek zorundayız.

Bu açıdan bakıldığında gıda toplulukları, tüketim kooperatifleri, bir tür yurttaş girişimleri olarak katılımcı ve demokratik yapıları, inisiyatif alma kapasitesini geliştiren nitelikleri, karar alma, alınan kararlara sahip çıkma ve uygulama gibi sorumluluk becerisi geliştiren özellikleri ve daha önemlisi farklı görüş ve kültürden gelen kişilerin katılımına açık topluluklar yaratma özellikleriyle, Türkiye’de benzeri çok da görülmemiş bir örgütlenme kültürü geliştiriyor. Yani bir yandan gıda üzerinde önemli bir inisiyatif geliştirirken, bir yandan da katılımcı ve demokratik bir örgütlenme kültürü gelişiyor, güçlü bir taban hareketinin temelleri atılıyor.

Hareketin içindeki çok güzel ortaklıklar

Toplulukların ve kooperatiflerin yukarıda saydığım bir takım özelliklerinin özellikle altını çizmek istiyorum. Bu özellikler, kolay yapısı ve tekrarlanabilir özellikleriyle yeni girişimlere örnek olmakta, bir tür çalışma modeli geliştirmekte, ilham vermektedir:

  • Herkese açık olmak

Toplukların ve kooperatiflerin herkese açık olması çok önemli bir özelliktir. Çalışmalara katılmak için herhangi bir aidiyetiniz olması gerekmez. Dini, ulusal, cinsel kimlikleriniz veya politik görüşleriniz bu çalışmalar için ayrıştırıcı unsurlar değil. Her bir kişi, basit birer “yurttaş” olarak bu çalışmalara katılabilmektedir. Önemli olan, çalışmaların getirdiği sorumlulukları almak, iş yükünü paylaşmak, farklı katılımcıların katılma koşullarının önünde engel olmamak.[2]

  • Mekânsallık ve yerellik

Belirli bir tür mekâna referans vermek ve kendini bu mekânın yerelliği üzerinden tanımlamak bu çalışmaların çok önemli bir özelliği. Bu yerellik-mekânsallık bir mahalle, bir semt, bir işyeri veya bir üniversite olabilir. Yani, örneğin bir üniversitede var olan bir tüketim kooperatifi, üniversiteyi bir yerel-mekân olarak kabul ederek çalışmalarını yapıyor. Farklı üniversitelerde şubeler açmayı değil, bu üniversitelerde de benzer ilkelerle çalışan toplulukların oluşmasını destekliyor. Bu yerelliği hem “ölçek” meselesi, hem örgütlenme stratejisi, hem çalışma kolaylığı, hem de bir mekânsal sorumluluk olarak düşünebiliriz. Bir yandan basit ve katılımcı örgütlenme modelleri geliştirirken, bir yandan da bu yerellik bir tür yeni yurttaşlığın inşası anlamına geliyor.[3]

  • Katılımcılık

Topluluklar çoğunlukla konsesus diye ifade edilen yöntemleri kullanıyor. Başka bir ifadeyle, herkesin görüş ve pratiğinin yapılan çalışmaya katkı sunması, herkesin çalışmanın bir parçası hissetmesi, liderlerin veya karar vericilerin olmaması, bu oluşumların en güçlü özellikleri. Böylece, katılımcıların inisiyatif ve sorumluluk kapasiteleri gelişiyor, beraber çalışma kültürü pekişiyor, farklı insanlarla beraber çalışma önemli bir kültür haline geliyor.

  • Şeffaflık ve gönüllülük

Yapılan çalışmalar tamamen şeffaf bir biçimde ve gönüllü çalışmayla organize ediliyor. Böylece hem çalışmaya katılanlar çalışmanın bütününü denetleme şansı buluyor, hem de kendi inisiyatiflerini geliştirerek karar verme sürecinin bir parçası oluyor. Aynı zamanda kâr amacı güdülmemesi (yani bireysel artı değer sağlanmaması) bu oluşumların şirket benzeri yapılardan en büyük farkı.

Hareketin içindeki bir takım olmamasını dileyeceğimiz hareketler

Elbette her şey sütliman değil. Türkiye’nin bütün farklı türden sorunları ve insan tiplemleri bu küçük topluluklar ve oluşumlar içerisinde de karşımıza çıkıyor. Bu da son derece doğal ve hatta güzel. Diğer türlüsü, ütopik olurdu ve bu kadar gerçekçi bir çalışma bu kadar ütopik bir varoluşu pek kaldıramayabilirdi. Yine de bir takım “olmamasını dileyeceğimiz” hususları kısaca ifade etmek, bundan sonraki çalışmaları beraber düşünmek için elzem görünüyor.

Yukarıda kısaca ifade etmeye çalıştığımız en temel şeylerden biri topluluk ve oluşumlar arasındaki dayanışmacı ilişkiler, beraber çalışma kültürünün gelişmesi. Ancak tabi yine de, bazı kişi ve gruplar içinde bir tür kibirli yaklaşım, yer yer de rekabetçilik gözlemlemek mümkün. Bunun temel sebebi, yukarıda saydığımız ve önemli gördüğümüz, bu topluluk ve oluşumların en belirleyici özelliklerini taşımayan bir takım oluşumların ortaya çıkması. Örneğin bir mahallede bir kooperatif çalışması başlamışsa, orada başka bir kooperatif çalışmasının yapılması, en kaba tabirle “dükkancılık” olarak ifade edilebilir. Veya, yukarıda “yurttaşlık girişimi” olarak ifade ettiğimiz basitliği askıya alarak çeşitli siyasi grupların “kendi kooperatiflerini” veya “kendi gıda topluluklarını” kurma çabaları, hem bu oluşumların “müşterek” yani herkese ait olma ve herkese açık olma gibi en temel özelliklerinin altını oyma hem de genel olarak bir taban hareketi olarak örgütlenen ve kişilerin inisiyatif alma ve örgütlenme kapasitelerini güçlendiren bu harekete zarar verme riski taşıyor.

Kibir farklı biçimlerde de ortaya çıkıyor. Kendi hayatlarımızdan başlayarak gıda sistemini değiştirmeye çalışmak, basit ve küçük adımlarla, farklı insanlarla ortak çalışmalar yapmak güzel ve hayatlarımıza iyi gelen çabalar, ama kibir üretecek bir şey değil. İster kentsel yaşamı bırakıp kıra gitmiş ve orada bir takım üretim ilişkilerine katılmış olalım, ister kentte çeşitli topluluk ve kooperatif çalışmalarına katılarak ortak çalışma ilişkileri içinde girmiş olalım, mütevazi olmak ve elbirliğini-dayanışmayı her daim pekiştirmek en önemli sorumluluklarımızdan biri.

Hareketin Önündeki Bir Takım Görevler 

Gıda topluluklarının, tüketim kooperatiflerinin, gıda temelli inisiyatiflerin çoğalması, yaygınlaşması, ortak çalışmalar geliştirmesi, daha sağlam temelli ve somut işbirliklerini çoğaltması yine ve her zaman olduğu gibi yapmaya devam edeceğimiz en önemli şey. Ancak bunun yanında, çalıştayda ortaya çıkan bazı konuların altını çizmek belki önemli olabilir.

  • Ortak dil, ortak kavramlar

Çalıştayda konuşulan konular ve satır aralarında bahsi geçen “bilgi kirliliği” meselesini çok ciddiye almak gerekiyor. Şirket tarımcılığı, sertifikasyona dayalı organik tarım sistemleri ve kamunun bu konuda düzenleyici görev üstlenmemesi; piyasanın şirketleşmesi ve farklı enformasyonların yaygın bir şekilde kullanılması, ortada gerçekten de bir bilgi kirliliği olduğunu gösteriyor.

Ancak daha önemlisi, gıda toplulukları, kooperatifler, gıda inisiyatifleri ve kır temelli örgütlenmeler arasında bir ortaklık bulunmuyor. Biz neyi savunuyoruz? Ekolojik tarım mı demeliyiz, doğal tarım mı? Organik tarım kötü mü, yoksa atalık tohum mümkün değil mi? Elbette herkesin kendine göre bir cevabı var, ama ortak bir cevabımız olduğu söylenemez. Mevcut bilgi kirliliğine karşı hareketin tabandan, katılımcı ve kapsayıcı bir dil  geliştirmesi önemli. Daha da önemlisi, bu konuları detaylı olarak açıklayacak, mevcut çeşitliliği birbiriyle ilişkilendirecek ortak bir perspektifin inşa edilmesi. Başka bir ifadeyle, “şirket tarımcılığı” ve şirket gıda sistemi karşısında, bizim çalışmalarımızı bütün çeşitliliği içinde ortak ifade edebilecek, paradigmatik bir bakış açısı neden mümkün olmasın? Bu, hemen olacak bir şey değil elbette, bunun için zaman ve beraber çalışma kültürün gelişmesi gerekiyor. Ama bunu bir amaç olarak önümüze koymak zorundayız.

  • Tabandan politikalar üretmek

Yurttaş inisiyatifi olma pozisyonunda ısrarcı olmak, tabandan, yurttaş inisiyatifi olarak politikalar üretmeyi de beraberinde getiriyor. Bunun temel sebebi, esas olarak mevcut topluluk ve oluşumlarının çalışma prensiplerinin aynı zamanda “kamu” denilen şeye şekil verme, onu dönüştürme ve güçlendirme iddiasını mütevazi bir şekilde taşıması. Neden, örneğin Kadıköy gibi bir ilçe, ekolojik tarımı ve küçük üreticiyi destekleyen, taban örgütlerine ve yurttaş inisiyatiflerine dayanan, katılımcı ve demokratik bir mantıkla yönetilmesin? Bu durumda, zaten “yönetim” denilen şeyin mantığında bir değişiklik olmaz mı? Tabandan politikalar üretmek ve bunları uygulayacak inisiyatifler geliştirmek, Türkiye’nin geleceği, gıdamızın geleceği, yani kendi geleceğimiz için hakiki, güçlü ve renkli bir alternatif olabilir. Nihayetinde, açılış oturumundan aktardığımız gibi, gıda sistemini biz değiştireceğiz, başkası değil.

[1] Gıda krizi kavramı için Kadıköy Kooperatifi’nin düzenlediği atölye raporuna bakılabilir: https://www.karasaban.net/gida-krizi-ve-gida-egemenligi-atolye-raporu/ Ayrıca bu konuda Abdullah Aysu’nun kitabı da fazlasıyla bilgilendirici: http://www.metiskitap.com/catalog/book/6088

[2]  Hatta söylemek gerekir ki, bu çalışmalar çoklukla bir tür “arkadaş çevresi” olmanın ötesine gitme imkanı da taşıyor. Yani arkadaşlıklara bağlı kapalı grup oluşumları ve birbirini seven insanlar/cemaatler olmak ötesine geçerek, ihtiyaç temelli bir biraradalığı mümkün kılıyor.

[3] Yukarıda bahsettiğimiz güçlü bir taban hareketi oluşturma kapasitesi, tam olarak bu farklı, çeşitli mekânsallıklarda örgütlenen taban-temelli toplulukların beraber çalışmalar yapması ile gelişiyor. Tabi bu yerele yapılan vurguyu bir tür “yerelcilik” olarak düşünmemek gerekir. Yerel, esasında coğrafi ve siyasi olarak tanımlanmış bir takım “alanları” ifade ediyor. Bu alanlarda çalışma yapmak, o alanların geçici veya kalıcı mensupları olmanın basitliğinden ve bu alanlara duyulan ortak sorumluluktan faydalanmak anlamına gelir. Örneğin, bir mahalle kooperatifi, içinde bulunduğu mahalleye ve mensubu olan mahalleliye karşı ilk elden sorumlulu duyar. Yoksa, gıda toplulukları ve kooperatifler, küresel ağların, hareketlerin takipçileri, paydaşları ve destekleyicileri. Bir örnek için bknz: https://www.karasaban.net/avrupa-nyeleni-gida-egemenligi-forumu-romanyada-toplaniyor/

 

Umut Kocagöz

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page